Modern Alman tarihindeki en özgürlükçü dönem olan Weimar Cumhuriyeti 1918’de Alman İmparatorluğu’nun sona ermesinden 1933’te Nazi partisinin seçimlerle iktidara gelmesi arasında varlık gösterir. Weimar ismi 1919’da Weimar şehrinde yazılan anayasaya atfen kullanılır. Weimar anayasası tüm yurttaşlara eşit düşünce ve ibadet özgürlüğü sağlar…

1920’li yıllarda meclisin en büyük partisi olan SPD (Socialdemokratische partei Deutschlands) 1919’dan 1933’te iktidara gelen Nazilere kadar her seçimde 100’ün üzerinde vekille temsil edilir. Marksist sendikal hareketten ondokuzuncu yüzyılda doğan parti ağırlıkla işçilerin desteğini almış, orta sınıf seçmene uzak kalmıştı. Parti zamanla şiddetli devrim fikirlerinden uzaklaşmış, sosyal reformları savunur olmuştu. Eleştirel teori kuruluşu Frankfurt Okulu’nun doğumu da Weimar Cumhuriyeti döneminde olur. Frankfurt Okulu’nun etkili isimlerinden Herbert Marcuse, partinin sol kanadında yer alan ve Ocak 1919’da Spartakist grubuyla başarısız bir devrim girişimi gerçekleştiren Lüksemburg ve Liebknecht’in öldürülmeleri(cinayetten SPD’nin sorumlu olduğu iddia edilir) sonucu üyesi olduğu Sosyal Demokrat Parti’den ayrılır. Marcuse’a göre Sosyal Demokratlar Prusya askeri kadrolarıyla beraber hareket etmekteydiler ve sosyalistlere sırt çevirmişlerdi. Zira SPD 1913’te Kayzer ikinci Wilhelm’in askeri genişleme politikası için vergi artışını destekler.

Kültür ve Sanatta Altın Dönem

Weimar Cumhuriyeti’nin altın dönem olarak anılması yaratıcı sanatlarda yaşanan patlama nedeniyledir. Walter Benjamin’in de 1927’de ziyaret ettiği Moskova’da tanık olduğu, kısa süren Sovyetler yaratıcı gelişmeleri Weimar kültürel hayatına doğrudan etki eder. Tiyatrolar, kabareler, caz kulüpleri, dans salonlarıyla, hazcı ve dekadan atmosferiyle Berlin Avrupa’nın kültür başkenti haline gelir.

Modern Sinemanın Cesur Örnekleri

1930’da çekilen “Der Blaue Engel” (Mavi Melek) filminde yaşlı bir profesörün düzenli yaşamını altüst eden Marlene Dietrich’in kabare şarkıcısı Lola Lola’yı canlandırdığı film bugün sinemanın klasikleri arasında. 1920’li yılların kayda değer belgesel filmleri arasında şehirde bir günü anlatan 1927 tarihli Walter Ruttman’ın Berlin: Sinfonie einer GroBstadt (Büyük Şehrin Senfonisi) filmi var. Hareketi merkeze alan film şehirdeki hayatı tasviriyle Dziga Vartov’un 1929 tarihli Chelovek s kino apparatom (Kameralı Adam) filmini anımsatıyor. Film teorisyeni ve eleştirmen Siegfried Kracauer, Ruttmann’ın filminin Vartov’un başarısına erişemediğini düşünür. Ruttmann filminde şehir insanlarının saatin diktası altındaki yaşamlarını, insanların toplumdaki varoluşlarını iş ve boş zamanı birbirinden kesin çizgilerle ayırarak gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Öyle ki hayatın hızlı ritmi gece yaşamını bile belirliyor. Yönetmen bir sahnede müzikholde danseden kızların görüntüsünü dönen tren tekerlekleriyle ilişkilendiriyor. Aynı yıl yapılan bir diğer önemli film Alman bilimkurgusunun ilk örneklerinden olan Fritz Lang’ın Metropolis’i. Filmde iki sınıflı bir toplumdan bahsediliyor: Yönetme iradesi olan sermaye sınıfı ve makineler tarafından domine edilmiş bir hayat yaşayan sömürülen kitleler.

Filmdeki mimari Lang’ın hayranlık duyduğu New York’taki gökdelenler örnek alınarak tasarlanmış. Restore edilen tam versiyonu 2010’da Berlin film festivalinde ilk defa gösterildi. Siegfried Kracauer filmin Hitler’i iktidara taşıyan paralize olmuş kolektif zihni temsil ettiğini düşünüyordu. Bir diğer Weimar dönemi filmi, dışavurumculuğun sinemada iyi bir örneği olan Robert Wiene’nin Das Kabinet des Dr.Caligari (1920)’si sessiz sinemada ses getiren bir yapıt olarak hafızalarımıza kazındı. Amerikalı ünlü film yönetmeni Billy Wilder Weimar döneminin Berlin’inde gazeteci olarak bulunur. Wilder 1930’da Berlin’deki genç, şehirli tiplerin hayatını anlatan Menschen am Sonntag (Pazar günü İnsanlar) adlı sessiz filmin senaryosunu yazar.

Alışılmadık bir Opera Deneyimi

Siyasi taşlamanın iyi örneklerinden 1930’da ilk defa sahneye konan “Brecht ve Kurt Weill operası ‘Aufstieg und Fall der Stadt Mahoganny’ Mahoganny Şehri’nin Yükselişi ve Çöküşü) ilk gösterimi Weimar Cumhuriyeti hükümetinin iflas etmek üzere olduğu bir dönemde Leipzig’de gerçekleşir. Opera üç kanun kaçağının kamyonlarının bozulması sonucu Amerika’nın ortabatısında kurgusal bir şehir kurmalarıyla başlar. Bu şehirde her türlü zevk ve eğlenceye yer vardır; tek bağışlanamayan suç parasız kalmaktır. Mahoganny’de insanlar çalışmak zorunda değillerdir, canları ne istiyorsa yapabilirler. İnsanlar tükettikleri kadar var olurlar. Theodor Adorno Mahoganny için şöyle der; … “sıradan burjuva dünyası absürt görünür… var olan sistemin ahlakı, doğrularıyla ve düzeniyle anarşiden ibaret olduğu ortaya çıkar, hepimiz Mahoganny’de yaşamaktayızdır”… Opera karşıt görüşlerdeki seyircilerin yumruklaştığı durumlara sahne olur. Üçüncü bölümde gürültü o denli artar ki orkestra şefi müzisyenleri duyamaz hale gelir. Modern müzikte Alban Berg, Arnold Schöneberg ve Kurt Weill gibi bestecilerin atonal müzikleri konserlerde çalınmaya başlar. Richard Strauss bu dönemde 50’li yaşlarını sürmektedir, o da bestelerine ağırlıklı olarak operada devam eder.

Edebiyatta yeni bir yaklaşım

Alman modernist edebiyatının en iyi romanlarından birisi Alfred Döblin’in 1929’da yayınlanan Berlin, Alexanderplatz romanı olur. Roman Ahmed Arpad çevirisiyle Türkçe olarak 2013’de yayınlanmıştı. Romanın teknik yeniliği Döblin’in edebi montaj kullanımıydı. Yazar anlatıya haber parçacıkları, reklam metinleri, incilden alıntılar, istatistikler gibi öğeler ekler. Bölüm başlıkları içerik hakkında detaylı bilgi vererek okuyucuyu hazırlar. Roman Weimar döneminin en önemli dışavurumcu metinlerinden birisi sayılır. Dönemin bir diğer önemli romanı 1929 yılında yayınlanan Menschen im Hotel kitabıydı. Vicki Baum Berlin’de Ullstein yayınevinde editör olarak çalışırken her yıl bir roman yazmayı başarır. Menschen im Hotel Yeni Gerçekçilik akımının gerçeğe bağlı temsil estetiğini taşır. Viyana doğumlu bir Musevi olan yazarın kitabı Döblin kadar çok modernist temalara yer vermese de bir zeitroman(zamanın ruhunu yansıtan roman) olarak kayda değer bir başarı göstererek uluslararası çok satar konumuna ulaşır. 1929 baharında popüler renkli ‘Berliner Illustrirte Zeitung’da tefrika edilen roman yazarın onuncu kitabıydı. Bu kitabıyla Baum’un bir kitabı ilk defa olarak İngilizce’ye çevrilir. Kitabın Hollywood film versiyonu Grand Hotel ismiyle (İngilizce roman da bu isimle yayınlanır) 1933 en iyi film Oscar’ını alır. Filmin başrolünde Joan Crawford ve Greta Garbo oynarlar.

2014 yapımı Grand Budapest Hotel filmi de Grand Hotel‘e bir saygı duruşu niteliğindeydi. Weimar Berlin’ini yansıtan biçimde bir çok dilin konuşulduğu, hayata farklı bakış açıları olan insanların bir araya geldiği lüks oteli anlatan roman, modernizmin getirdiği yeniliklerle boğuşan, eskiyle yeni arasında kalmış okuyucuların ilgisini çeker. Weimar Culture: The Outsider as Insider kitabının yazarı tarihçi Peter Gay Vicki Baum’un kitap ve yazılarını ortalama olarak nitelese de ilerleyen yıllarda Baum, saygın Alman erkek yazarlar Hans Fallada ve Erich Marie Remarque ile olumlu anlamda karşılaştırılır. İngiliz yazar Christopher Isherwood’un Berlin romanları da dekadan kabare sahnesini ve bohem Berlin yaşantısını anlatır. Isherwood’un Türkçe de yayınlanan Goodbye to Berlin romanı daha sonra Cabaret olarak sinemaya uyarlanır. Budizmden etkilenen ve doğu mistisizmine ilgi duyan Hermann Hesse, burjuva kültürünün bunalımları ve sorunlarıyla ilgilenen Thomas Mann da dönemin önemli romancıları olarak boy gösterirler. Kültür eleştirmeni Karl Kraus da bu dönemde taşlamalar içeren Die Fackel dergisini çıkarır. 30 bine ulaşan dağıtım ağıyla dergi Adorno, Auden ve Kafka tarafından takip edilen bir yayındır.

Görsel Sanatlardaki Yoğun Birikim

Alman Devrimi’nin ardından komünist, anarşist ve Cumhuriyet yanlılarının kurduğu, kendilerini avangard olarak tanımlayan 100 kadar sanatçının katıldığı Novembergruppe (Kasım Grubu) 1933’de Naziler tarafından yasaklanana değin Berlin’de 19 sergi açar. Grup Moskova, Roma ve Japonya’da da faaliyet gösterir. Dada akımı Zürih’te başlamasına rağmen uluslararası niteliğiyle Berlin, Paris, Köln ve New York’ta oluşumlara gider. Almanya’daki Dada grubunu yazar ve psikanalist Richard Huelsenbeck kurar. George Grosz ve Hannah Höch gibi ressamlar grubun üyesi olurlar. Ekspresyonist akım 1920’lerde etkili olurken karşıtı Yeni Gerçekçilik olarak yine aynı 10 yıl içinde sanat dünyasında yer bulacaktır. Ressamlar George Grosz ve Otto Dix kendilerini Verism akımıyla da özdeşleştirirler. Bu akım Latince gerçek kelimesi(verus)nden hareketle toplumsal sorunların, yoksulların durumunu ve Nazizm’in yükselişini konu edinir.

Dışavurumculuğun duygusal, hayali özellikleri yıllar içinde kendisini Yeni Gerçekçiliğin dikkatli ve düşünceli, aklı başında tavrına bırakır. Yeni Gerçekçilik’te sanatçılar gerçeği ve verileri değerlendirir ve yansıtırlar. Weimar sanatı deneysel, ikon kırıcı ve sol eğilimli tavrıyla büyük işletmeler ve burjuva toplumu konusunda şüphecidir. Eski otokratik Alman toplumu Hitler’in de paylaştığı bir düşünceyle bu yeni sanatı dekadan olarak niteler. Çizgi ve karikatür alanında çalışan dönemin dikkate değer sanatçılarından Max Beckmann 1884’te Leipzig’de doğar, 1950’de New York’ta ölür. 1915’te Berlin’den ayrılıp Frankfurt’a yerleşse de düzenli olarak Berlin’e dönerek bu çalkantılı dönemin sosyal ve siyasi hayatını çizer. Sakin ve tarafsız gözlem gücüyle Weimar devrimi sonrası daha iyi bir hayat beklentisi içindeki insanların hayalkırıklıklarını ve günlük ihtiyaçlarını karşılama konusundaki endişelerini çizgiye aktarır.

Mimari Akımlar

Mimarideki Neues Bauen (Yeni Bina) akımının öncülerinden Bruno Taut, Almanya’nın büyük şehirlerindeki yetersiz yaşam koşullarını iyileştirmek amacını güden sosyal reformcu bir mimari anlayışın temsilcisiydi. ‘Işık, hava ve güneş’ sloganıyla endüstriyel inşaatın en ileri yöntemleri 1920’lerin başında 100,000 yeni daire ihtiyacı olan Berlin’de de uygulanır. İnsanlara fazla lüks olmayan, temel bir rahatlık sunan toplu konutlardır bunlar. Berlin Britz’deki Hufeisensiedlung toplu konutları 1925-33 arasında Taut ve diğer mimarlarca inşa edilir. Taut ayrıca Magdeburg kentinin baş mimarı olur.Türkiye’ye de gelen ve burada mimarlık fakültelerinde okutulan ‘Mimarlık Bilgisi’ kitabı 1938’de yayınlanan mimarın buradaki önemli yapıları arasında Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesi(1936-38), Ankara Atatürk Lisesi(1937-38), Trabzon Lisesi(1937-38) ve İzmir Cumhuriyet Kız Enstitüsü(1937-38) bulunuyor. Mimar İstanbul’da birinci köprüden Avrupa yakası’na geçince sağdaki Japon esintili evi kendisi için yapar.(1938). Atatürk öldüğünde katafalkını(cenazenin üzerine koyulduğu yapı) da Taut tasarlar. Berlin’deki toplu konut projesi 1986’da tarihi değere sahip yapı kabul edilir, 2008’de UNESCO Dünya Mirası listesine girer. Frankfurt Okulu’nun Frankfurt şehrinde inşa edilen Neue Sachlichkeit(New Objectivity) tarzındaki binası bazı eleştirmenlerce Yeni Kabullenme olarak da çevrilerek Marksist aydınların sosyalist devrim umutlarının boşa çıkması sonucu içinde bulundukları ruh halini anlatmaktadır. Amerikan Wisconsin-Milwaukee Üniversitesi’nden İngilizce Profesörü Marcus Bullock’un deyişiyle Weimar kültürü modernizmin tarihteki en canlı temsilini vermiştir. Alman İmparatorluğu’ndan Nazizme giden süreçte 15 yıllık kısa bir sosyal demokrasi deneyinin beslediği kültürel yaratıcılık ortamının ancak özgürlükçü bir siyasi iklimde yeşerdiğinin kanıtlanmasıdır.                                                                     

Yararlanılan kaynaklar

1) Grand Hotel Abyss, The Lives of the Frankfurt School, Stuart Jeffries, Verso.                   2) Berlin in the 1920s, Taschen, edit. Rainer Metzger

Başlık görseli: Sabit Fikir

Bu yazı ilk olarak Yeni Papirüs‘te yayımlanmıştır.