Okuma süresi: 4 dakika

17’nci yüzyılla beraber, felsefede yeni bir dönemin açıldığı yönünde ortak bir kanı mevcuttur. İyi bir felsefecinin böyle keskin bir tarihi ayrımın olamayacağı yönündeki ilkesel tavrını bir kenara bırakacak olursak, “modern felsefe” denilen bu dönemde, farklı soru ve sorun alanlarının açıldığını ya da bazı Antik soruların daha derin bir problem alanı hâline getirildiğini söyleyebiliriz. Ve bu soruların ya da problem alanlarının en önemlilerinden birisi “bilginin kaynağı”na yönelik, bütün bilgi felsefesinin temelinde duran sorudur.

17’nci yüzyılla birlikte, iki farklı felsefi eğilim, bilginin kaynağına yönelik soruya iki farklı cevap verirler. Bunlardan birisi Rene Descartes (1596-1650), Baruch Spinoza (1632-1677) gibi filozofların da içinde bulunduğu rasyonalist akımdır. Bu akım, çok kabaca söyleyecek olursak, bilginin kaynağı olarak aklı gösterir. Onlara göre doğru bilgi, ancak zihinsel yolla kavranabilir. Bu akımın tam karşısında ise John Locke, George Berkeley (1685-1753), David Hume (1711-1776) gibi filozofların temsil ettiği empirizm vardır. Empirizm ise bilginin yegâne kaynağının deneyim olduğu görüşünü savunur. Biz ise bugün, empirizmi 17’nci yüzyıldaki yeni felsefede yeniden kuran John Locke’u anlatarak, ölüm yıl dönümünde onu anmaya çalışacağız.

John_Locke

Hayatı

29 Ağustos 1632 tarihinde, İngiltere, Wrington’da doğan John Locke, Oxford Üniversitesi’nde doğa bilimleri ve tıp alanında eğitim gördükten sonra yazarlık ve siyaset alanlarında çalışmaya başladı. 1661 senesinde babasının vefatı üzerine çalışmaya bir süre ara verdi. Çünkü babasının vefatı onu oldukça yaralamıştı. Daha sonra, İngiliz elçiliği kâtipliği ve özel doktorluk yaptı. 1675 senesinde profesörlük görevine atanan Locke, İngiltere’nin gergin ortamından bunalıp üç seneliğine Fransa’ya gitti. Londra’ya döndükten sonra ise düşüncelerinden ötürü Hollanda’ya sürgünü istendi. Hollanda sürgününden ancak yedi sene sonra Londra’ya dönüş yapabilen Locke 1690 senesinde en ünlü kitabı olan İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme yayımlandı. Bu kitap onun en olgun fikirlerini sergilediği kitaptı. Tarih 28 Ekim 1704’ü gösterdiğinde ise John Locke Essex’te hayata gözlerini yumdu.

Felsefesi

John Locke, modern felsefe denilen dönemde farklı bir boyut kazanan empirist akımın en önde gelen isimlerinden birisidir. Öncelikle, John Locke, zihnin, ilk doğduğu anda boş bir levha ya da klasik söylemle “tabula rasa” olduğunu düşünür. Ona göre doğuştan gelen hiçbir bilgi yoktur. Bütün bilgilerin kaynağı deneyimdir ve duyusal yolla kazanılmıştır. Locke felsefesinde, zihnimiz, edindiğimiz deneyimler sayesinde bazı ideler oluşturur. Bu idelerin ise iki kaynağı mevcuttur: Birinci kaynak dış kaynaktır ki, bu hepimizin aşina olduğu, beş duyuyla elde edilen deneyimlerdir. Bu deneyimlerde insan edilgen durumdadır. Çünkü duyumsadığımız bir deneyimi, duyum aracını işlevsizleştirmeksizin yok etmemiz mümkün değildir. Örneğin; beyaz bir duvara bakıyorsak, ne yaparsak yapalım, o duvarı siyah görmemizin olanağı yoktur. Locke, ikinci bir kaynak olarak refleksiyon ya da içebakış deneyimini gösterir. Refleksiyon, dış kaynaklı duyumdan farklı olarak, bir iç algıyı, iç duyumu işaret eder. Burada ise insan, dış duyumun aksine etkin bir rol oynar. Hülâsası ise, insan, idelerini ya dış duyumla, ya da refleksiyon denilen iç duyumla elde eder.

john locke

İşte dış ya da iç kaynaklı deneyimlerin oluşturduğu bu ideler, John Locke felsefesinde, basit ideler ve karmaşık (kompleks) ideler olarak iki kategori altında işlenir: Basit ideler, duyu organlarımız aracılığı ile doğrudan edindiğimiz idelerken, karmaşık ideler, bu basit idelerin zihnimizde işlenmesi, karşılaştırılması ya da birleştirilmesi yoluyla elde edilen kompleks idelerdir. Açıkçası, basit ideler her zaman karmaşık ideleri öncelemek zorundadır. İşte bu ayrımdan yola çıkarak John Locke, basit bir bilgi teorisi ortaya koyar: Bilgi, basit idelerin zihinde işlenmesi, karşılaştırılması ya da birleştirilmesi yoluyla elde edilir. Zihin, öncelikli olarak algı yoluyla ideyi edinmektedir. Daha sonra bellek o ideyi kaydeder ve diğer idelerden ayırt eder. Sonunda ise birleştirme ve karşılaştırma yoluyla bilgiye ulaşılır. Buna ideleri kategorize etme süreci de denilebilir. Bu süreç tamamıyla deneyimsel bir süreçtir. Doğuştan getirilen hiçbir ide ve bilginin mevcut olmadığı görüşü, John Locke felsefesinde böyle temellendirilir.

“Hiçbir insanın bilgisi, edindiği tecrübenin ötesine geçemez.” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, II. Kitap.)

Locke’un bilgi felsefesinin yanında, çok bilinir bir siyaset felsefesinin de bulunduğunu kısaca eklememiz gerekir. Zirâ, Locke, liberalizmin temellerini atan filozof olarak anılmaktadır. Ona göre insan, otoritenin boyunduruğu altında kalmamalı, tek rehberi olarak aklını kabul etmelidir. Güçler ayrılığı ilkesini de ateşli bir şekilde savunan Locke, doğal hukuk ve doğal din teorilerinin de öncü isimlerinden birisi olarak kabul edilebilir. Bunların yanında, Locke’un ünlü mülkiyet teorisi, mülkiyetin doğal bir hak olduğunu vurgularken, Devlet Üzerine İki Deneme eserinde Locke, devletin yegâne görevinin, mülkiyeti korumak ve kollamak olduğunu söylemektedir. Hatta Locke, mülkiyetin devleti öncelediğine dair bazı dipnotlar bile düşmüştür. Onun siyaset felsefesi, günümüz için önemsiz ve ayrıntı gibi görünebilir ama şunu bilmek gerekir ki, günümüz siyaset teorilerinin birçoğu, Locke felsefesinin bir reddi ya da Locke felsefesine bir eklemedir. Günümüz siyaset felsefesine yapmış olduğu etki, yadsınamayacak ölçüde büyük gözükmektedir.

John-Locke

“İnsanların siyasi topluma girmelerinin nedeni mülkiyetlerinin korunmasıdır.”

Bütün bu kısa değerlendirmelerin sonunda şunu basitçe söylemek gerekir: John Locke felsefe tarihindeki kırılmalardan birisidir. Gerek bilgi felsefesi alanında, gerek dil felsefesi alanında, gerek siyaset felsefesi alanında, bir baştan sona okuma yapılacaksa, Locke, en önemli uğrak noktalarından birisi olmalıdır. Çünkü John Locke’u atlayarak yapılan bir tarihsel okumada, Antik Çağ’dan modern döneme geçişte bir kopukluk mutlaka hissedilecektir. Locke’un kendinden sonraki felsefeye derin bir etki yaptığını söylememiz haksız bir tespit olmayacaktır. Gerek onun felsefesini temele alıp, eklemeler ya da çıkarmalar yapan empiristler, gerekse onun görüşlerini çürütmek isteyen rasyonalistler Locke felsefesine büyük ilgi gösterirler.

Bazı Eserleri:

İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme
Hoşgörü Üzerine Bir Mektup
Eğitimle İlgili Bazı Düşünceler
Hükümet Üzerine İki Deneme