Taşınmaktan nefret ederim. Kutulardan, banttan, makastan, kitapları raftan indirip paketlerken elinize bulaşan tozdan, sizi yutacakmış gibi bir hacimdeki kıyafet kalabalığından, ağır valizlerden, eşyaları taşıdıktan sonra eski mekânı temizlemekten, taşımanın yarattığı ter kokusundan, merdiven inip çıkmaktan nefes nefese kalmaktan, taşınma sonrası oluşan açlıkla ayı gibi yemekten, yemeğin ağırlığı ile uyuyamamaktan! Atladığım bir detay kaldı mı? Kesin kalmıştır!

Ben bir kediyim. Kaldığım mekân imkânlarımın elverdiğinin en iyisi olmasa bile, sırf bir kere oraya alıştım diye elimdekine razı olur, getirdiği dezavantajlarla mücadele etmek için hayatımda beni mutsuz edecek değişiklikler yaparım. Ben bir kediyim. Kimse, asla sahibim olamaz. Ama başımı sokup bir parça yemek bulabildiğim, biraz da huzur hissettiğim mekâna hemen alışırım ve orayı asla terk etmek istemem. Çocukça mutluluklarımı evin duvarlarına bağırır, gözyaşlarımla yerleri yıkarım. İşten ya da okuldan eve yorgun döndüğümde, insan olmaya dair tüm kıyafetlerimden soyunur, yatağıma kıvrılır, huzurla mırıldanırım. Bazen insanlar beni mutsuz eder, o zaman yine eve koşar kendi kendime tıslarım. Tıslar tıslar, en sonunda acıkırım. Mama kabıma yumulur, ardında da suyumu içer, yine pufidik yatağıma koşarım; mayışırım.

Bir yatak, üzerinde rahatça oturup film izleyebileceğiniz, kitap okuyabileceğiniz ya da sadece gebeşebileceğiniz bir kanepe ile mutfak ve banyodaki en temel ihtiyaçlar olduktan sonra insan her yerde yaşayabilir. Yeter ki kışın soğuğundan, yazın sivrisineğinden sizi korusun. Büyük mesele değil yani. Buna rağmen evlere arabalara sahip olmak için güzelim hayatlarımızı çürütüyoruz. Oysa herkesin başını sokacağı böyle mütevazı mekânları sağlayacak kadar zengin bir dünyada yaşıyoruz. Koşullar buyken, sürekli başımızı sokacak bir yer bakmak zorunda olmamızı aklım almıyor. Hiçbir zaman da almayacak. Bu kadar aza razı iken sürekli taşınmak zorunda kalmak ise insanlık suçudur. Buna kadar çok daha ağır dramlar var elbette. Ama her şeyin temelinde dünyada yeterince kaynak yokmuş gibi imkânı olanın her şeyi yağmalaması, kapışması, üleşmesi yatmıyor mu?

Kitaplar dışında bir mülkiyetim kalmadı hayatta. Aktif olarak kullanmasaydım onları da bağışlardım. İnsanın fazla bir eşyası olmayınca taşınmak da kolay oluyor aslına bakarsanız. Yine de taşınmaktan nefret ediyorum! Tamam mı! Hıh!

Eve tanımadıkları bir misafir geldiğinde kedilerimden dişi olanın ilk tepkisi kaçıp saatlerce saklanmak olurken erkek kedim, özellikle de gelen misafirler arasında hemcinsi varsa salonun ortasına kurulur, 8 kiloluk gövdesini ormanlar kralı gibi yere yayardı. “Bütün buralar hep benim, ayağını denk al” dercesine. Bilge ve erkek olan bir arkadaşımın dediği gibi “Erkek inatlaşması işte”! (Sözün devamını getirmemişti ama masadaki herkes “5 yaşında çocuk gibi, anlamsız, saçma ve hatta komik bir inatlaşma” demek istediğini hemen anlayıp kahkahalara boğulmuştu). Misafirlerin kalışları birkaç günü bulursa kedilerim de onlara alışır, hatta beni unutup misafirlerle uyumaya başlarlardı. Haftalarca kalan misafirler olduğunda ise dünyanın en mutlu yaratıklarına dönüşürlerdi. Evrim zincirinde nasıl bir HATA varsa artık, insan denen bu türe olan sevgileri, sadece onları besliyor olmamızla ilgili değil. Bunu kedilerle 33 yıllık yaşama deneyimime dayanarak söylüyorum. Yani mesela sokağa çıkabilen, kendini dışarıda besleyebilen kediler bile hala eve döner, yine sizinle uyur. Size fiziksel olarak hiçbir ihtiyaçları yoktur. Bütün o gırıldama, kendini sevdirme ya da hastalandığınızda üzerinizde uyuyarak sizi iyileştirme mucizelerini sizinle paylaşmalarının onlara sağladığı hiçbir avantaj olmasa da onlar yine de bunu yaparlar. Sınırlarına saygılı olduğunuz sürece elbette. Kedilerle olan sevgileşme, onların BİREYSEL alanlarına olan saygınıza koşulludur. Fazla üzerlerine giderseniz, dünyada bir tek size aşıklarmış gibi size baksalar da, tırmalarlar! Döverseniz evi terk ederler! Bazen kedi gibi tırnaklarım olsun istiyorum.

Kitaplarla olan ilişkimi de işte kedilerin insanlarla kurduğu bu ilişkiye benzetiyorum. Yeni bir kitap aldığımda iki kedim gibi tepki vermiyorum aslında. Sanırım daha çok meraklı ve korkusuz bir yavru kedi gibi sağını solunu kurcalıyorum. Ancak kitaplığımda sevebileceğim ne kadar çok kitap varsa, tıpkı ev kedisever insanlarla dolu olduğunda kedilerimin yaptığı gibi ben de mutlu mutlu yeni cicilerimi kurcalıyorum. Çünkü kitaplar iyi ve kötü insanlarla doludur. Çünkü insanlar hem iyidir hem de kötüdür. İyi yazarlar bize evrenin bu karmaşık düzensizliğinin içindeki güzelliği anlatırlar. Düşüp dizlerimiz uf olduğunda, büyüyünce ne kadar iyi bir sporcu olabileceğimizi hatırlatırlar. Sümüğümüz aktığında utanmamamız gerektiğini, akşama kadar sokakta top oynarsak başımıza bunun geleceğini saçlarımızı okşayarak aktarırlar. Bazen bizi korkuturlar; sonra karanlığın sadece bilinmez olduğu için ürkütücü olduğunu hatırlatırlar. Yaşamın tam da bu gizemler sebebiyle ilgi çekici olduğunu, hürriyet peşinde koşarken dizimizin kanayabileceğini, sümüğümüzün akıp rezil olabileceğini kulağımıza fısıldarlar. Yazarlar bazen bizi iki kolumuzdan tutup sarsarak “Ne duruyorsun be! At kendini denize” diye yüzümüze haykırırlar. Yüzme bilmiyorsak, bizi suyun içinde bekliyorlardır. Dalgalarla biraz boğuşuruz. Böyle, nasıl desem… ölüm korkusunu hafiften koklarız. Ama yazar dostumuz bizi mutlaka bir kulaç mesafede bekliyordur. Fazla su yutmamıza izin vermeden bizi güvenli bir kıyıya çıkarırlar…

Taşınmak berbat bir şeydir. Kitaplarınızı koyduğunuz kutular asla geometri kurallarına uymaz –evet, kutular suçludur, boyutları değişken olsa da asla kitapları suçlayamazsınız! Ben yasakladım! Türkiyeliyim sonuçta, işime gelmezse yasaklarım!- ve kalan boşluklardaki o karanlık, yeni taşınacağınız mekân mevcut yerinizden daha güzel bile olsa, bilinmezliği ile sizi ürkütür. Kimi insanların mekân değişikliğinden çok hoşlandığını bilirim. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” mottosudur bu insanların. Benim konuya yaklaşımım şehir ya da ülke değişikliğinin böyle olduğu yönündedir. İmkânım olsa, kaplumbağa gibi bir kedi olmayı seçerdim. Sırtımda evim, dünyayı dört döner, yine alıştığım mekânda, kitaplarımın gözetiminde huzurla uyurdum. Hayat maalesef pek de bu tanıma uygun bir şey değil. Bunun kirası var, depozitosu var, nakliyatı var, boyası, badanası var. Var allah var!

Taşınma arifesinde, bu huysuz zamanımda, hepinizin aklına geldiği gibi ben de rest çekiyorum bu mülkiyet meraklısı dünyaya, “Ne kitapsız, ne kedisiz” ulan! Hodri meydan! diye en cadaloz halimle çemkiriyorum penceremden. Bilge Karasu meşaleyi Michael Ende’ye devrediyor ve Momo beni kitaptan yapılmış, sırtımda taşıyabileceğim büyüklükte bir kaplumbağa kabuğuna davet ediyor. 55 kilo ağırlığında bir Bombay kedisiyim en nihayetinde, böyle bir evi rahatlıkla sırtımda taşırken kitaplığımdaki evrenleri ziyaret edebilirim! Evin ve kedinin tasarımı Hayao Miyazaki’ye ait! “Ahhhh… lar ağacı”! Yolculuk etmek gibisi var mı! “Gerçek yolculuk (eve) dönüştür” en nihayetinde. Taşınmak da neymiş! Peh!