İlkel kültürlerin, mit ve dinsel görüngülerin incelenmesi çağdaş sosyal bilimlerin köklerine dair önemli bir genel özellikti. Durkheim, Weber, Spencer ve Simmel gibi yazarlar 19. yüzyıl ve din sosyolojisinin klasik dönemi boyunca devam eden daimi bir temayı temsil ediyor ve Avrupa sömürgeciliğinin yükselmesiyle ve diğer toplumlarla yakınlaşmalarla birlikte ilkel kültürler yoğunlukla meşgul olunan konular arasında kendini gösteriyordu. Öte yandan uzak topraklardaki sömürgelerde yaşayan ilkel insanların “tuhaf” adetleri, Avrupamerkezci gözlemciler için ötekiliğin adeta canlı bir deneyimi niteliğindeydi. Üstelik 19. yüzyıldaki bu Avrupamerkezci karşılaştırmalı incelemeler, modern oryantalist ve ilkelliğe ilişkin artan bir ırkçı bakış açısının temelini oluşturuyordu.

Batı’nın biricikliği ve evrimsel ölçekte önde oluşuna yönelik şarkiyatçı bakış açısı kendini baskın bir şekilde gösterirken, bir yandan da ilkel kültürlerin inanç sistemlerine daha kültürel göreceli hassasiyetiyle yaklaşan nispeten daha olgun bir sosyoloji de gelişiyordu. Diğerine nazaran daha bütüncül ve içten yorumlayıcı bakış açısının gelişmesinde antropolojinin de rolü oldukça güçlüydü. Sosyoloji ve antropolojinin ilk çalışmalarının hatırı sayılır bölümünü ilkel kültürlere ait dini inançlar oluştursa da mevcut çağa akseden Hıristiyanlığın rolü ve doğası üzerine bir inceleme ve araştırma gayreti taşıyordu. Her iki bilim dalı da ilkel din ve pratiklerinin hakikat değeri üzerine sorgulamalar yaparken, Hıristiyan pratiğinin rasyonelliğini ve geçerliliğini de değerlendiriyordu. Nitekim bu karşılaştırmalar yansımalı olarak Batı’nın kendine yönelik eleştirel olabilmenin yolu açıyor hatta ayna görevi görüyordu.

Turner’a göre, din antropolojisinin ve sosyolojisinin ortaya çıkışını, 19. yüzyılın öne çıkan evrimci anlayışla şekillenen bilimsel kuramsallaştırma zemininde anlamamız gerek. Sosyal Darwinizmin evrimin motoru olarak nitelediği çatışma ve koşullara karşı adaptasyon üzerinden etkilenen Karl Marx toplumların tarihsel gelişimini diyalektik materyalist çerçevede, üretim tarzları üzerinden biçimlendiriyor, ilkel komünizmden feodalizme, oradan kapitalizm ve sosyalizme evrilen bir toplumsal diyalektik kuramı oluşturmaktaydı. Öte yandan Marx’a göre dini inanışlar o toplumun oluşagelmiş iktisadi ilişkileri ve üretim tarzları ile yakından ilişkiliydi ve bu ilişki üzerinden okunmalıydı. Roma Katolikliğinin feodalizm ile, Protestan Hıristiyanlığın bireyci inançları ile rekabetçi kapitalizmin iktisadi bireyciliği arasındaki uyum bu yüzden anlamlı bulunmalıydı. Ayrıca Marx, Engels ile beraber dinin geleceğine yönelik materyalist bir görüşle, bilimin ve rasyonelliğin gelişimiyle dinin etkisini kaybedeceğini düşünüyordu.

Üstelik bu tutum sadece Marx’a özgü değil 19. yüzyıl sosyal bilimciler arasındaki yaygın bir seküler görüştü. Öyle ki, sekülerleşme ile endüstriyel gelişim, kilisenin hâkim olduğu alan ile kırsal toplumun izdüşümü paralel olarak görülüyordu; kapitalizmin gelişimi ile kentsel toplumun oluşumu, kilisenin toplum üzerindeki denetimini azaltıyordu. Üstelik bu evreleri kronolojik olarak ayrı çağlara bölen toplum bilimciler de vardı. Bunlardan biri de Saint-Simon “feodal-teolojik sistemin yerini, endüstri ile bilimin yüce birlikteliği ile toplumsal üretim ve düzenin daha determinist ve mekanik bir düzende yönetilebileceği endüstriyel sınıflar ve pozitivist bilime dayanan yeni bir toplumsal düzene bırakacağı” yönünde bir görüş öne sürüyordu. Hatta bunun da ötesinde hümanizm ve bilime dayanan yeni bir dinin ortaya çıkacağına inanıyordu.

Comte ise endüstrinin gelişimiyle, Katolik kilisenin ve militarizmin hakim olduğu ortaçağ toplumunun rollerinin hızla gelişen bilim ve endüstri-bilimden faydalanan sanayiciler ile değiştiğini belirtiyordu. Diğer yandan Spencer’a göre ordunun sanayi toplumundan ayrılması, eski askeri-teolojik sistemin çöküşü muhafazakarlık açısından, toplumsal örgütlenme ve bireysel bilinçte genel bir krize yol açmıştı. Eşgüdümlü hareket ettiği düşünülen antropoloji, sosyolojiye daha ampirik ve denetlenebilir somut tanıklıklar ve bilgiler kazandırıyordu. Bu rasyonalist görüş, 19. yüzyılın sanayi toplumunda deneysel bilimin önemli bir kabulüydü. Deneysel bilimin müdahalesi ile insan hakiki bilgiye ulaşabiliyordu ve ilkel insanların inançları bilimdışı ve dolayısıyla irrasyonel görülüyordu. İlkel toplumlar hakikate ve bilgiye doğa bilimlerini kullanarak ulaşabilmekten mahrum olduğu için kendi irrasyonel ilkel inanç sistemlerini (sanrılarını) oluşturmuşlardı. İlkel toplumların ve inanç kurgularının üzerine Levy-Bruhl kitaplarında kendi incelemelerini kapsamlı bir şekilde sunuyordu.

Diğer önemli bir kabul de toplumların belirli dönemler boyunca basitten karmaşık toplumlara evrildiği yönündeydi. Bu evrimsel döngü içinde insanlık ilkel inanç ve fetişizmden dine ve sonra da çağdaş ve pozitivist bilime doğru bir çizelgede ilerlemişti. Son olarak üçüncü kabul ise ilkel toplumların kendi doğal çevrelerinde yalıtılmış halde büyü ve inanç sistemi etkisinde dünyayı ve yaşamı anlamlandırma çabası içinde olduğu yönündeydi.

20. yüzyılda ise antropoloji ve sosyolojinin gelişimiyle bu kabuller, alan araştırması metodolojisindeki iyileşmeler ve daha güvenilir karşılaştırmalı etnografik verilerin sayesinde etkisini yitirdi. Rasyonel olmayanın daha fazla farkına varıldığını, ampirik doğa bilimleri kriterlerinin dışında kalan ilkel inançlarının rol değerinin daha iyi anlaşıldığını etkileşimci bir perspektiften görebiliriz. Dolayısıyla artık sosyal bilimciler, inanç sistemlerinin hakikat değeri, doğruluğu ya da yanlışlığını değerlendirmek yerine dini sistemlerin toplumsal işlev ve reaktif sonuçları üzerine meselelere yoğunlaştılar ve 19. yüzyıl doğa bilimcilerinin evrimci kabul ve öngörülerinin çoğunu reddederek, genel bir kapsam içinde dinin bir dizi aşama sonrası fetişizm, çoktanrıcılık, tektanrıcılık ve en sonunda daha rasyonel bir çerçeve sunan protestan teolojiye evrildiği üzerine ortak bir paydada buluştular. Alman düşünürler ise avcı-toplayıcı toplumların insan varoluşunun en aşağı tabakasını oluşturduğunu kabul gören evrimci bir görüş öne sürüyorlardı. Bu toplumlar üç hat boyunca gelişim sürdürüyordu: Anasoylu ve tarımsal, babasoylu ve totemik ve göçebe.

Dinin erken dönem bir ilkel hali olarak görülen büyü ile dini birbirinden ayıran 19. yüzyıl din kuramlarının devamında Durkheim “büyünün dini kilisesi yoktur …büyücünün kilisesi değil müşterileri vardır” şeklinde yanıt vermiştir. Benzer şekilde animizm birçok toplum bilimci tarafından benimseniyordu. Tylor ruh kavramına ilişkin, ilkel bir felsefe türü olarak görülen ilk dini oluşumların temel bir öncülü olduğuna yönelik bir sav sunuyordu. Buna yönelik şöyle söylüyordu: “Kadim yabanıl filozoflar ilk adımlarını muhtemelen, her insanın kendisine ait olan iki şeye, yani bir yaşama ve bir hayalete sahip olduğuna ilişkin bariz çıkarsamayla attılar.” Böylelikle Tylor dini felsefenin ilkel bir hali olarak görüyor, ilkel insanların dünyayı anlama şekillerinin ruha yönelik duyulan inançlarından başladığını savunuyordu. Öyle ki; ruh, ilkel insana uyanık olmakla uyumayı birbirinden ayırmak için elverişli bir açıklama sunuyordu. Bu nedenle Tylor, dini manevi varlıklara duyulan inanç olarak görüyordu. Ona göre, din ruha duyulan inanca yönelik bilişsel bir felsefe ise büyü “içten ama aldatıcı bir felsefe sistemi” olarak tanımlanabilirdi. Bu yaklaşımın bir başka biçimi, mana kavramına vurgu yapan Spencer tarafından benimsenmişti.

Mana kavramı, Melanezyalı dini iktidar kuramlarından alınmış ve Batılı gözlemciler tarafından ilkel dine dair bir anlam kazanması için genelleştirilmişti. Mana kutsal varlıklara özgü bir niteliktir ve Codrington tarafından “hayır ve şerre yönelik türlü eylemlerde bulunan ve sahip olmanın ve kontrol etmenin en büyük avantajlarından biri olan fiziksel güçten bütünüyle farklı bir kuvvet” olarak tanımlanmıştı. Codrington Pasifik toplumlarının bireyselleştirilmemiş ve manevi varlıklarla ilişkilendirilmemiş kutsal bir güce inandıklarını belirtiyor ve mananın neredeyse tüm nesne veya yerde bulunmaya muktedir oluğuna dair bir inancın olduğunu söylüyordu.

Müller ve Schmidt, Goode’un tanımladığı doğacılık olarak tanımladığı bir yaklaşımı benimsemişlerdi. Din doğanın haşmetine ve korkunç kudretine insani bir karşılık olarak görülür. Doğanın düzenini ve haşmetini birlikte anlamlandırmaya çalışan insanlar mucizevi görünen bu döngüyü manevi varlıklar ile birlikte açıklamaya çalışmışlardı. Müller bunu bir dil kuramıyla birleştiriyor, ruhlara ve doğaüstü varlıklara duyulan inancın, dilsel bir hatayla, terimlerin mecazi ve düz anlam kullanımları arasındaki karışıklığın bir neticesi olduğunu savunuyordu. Özellikle Müller’e göre, mit bir düşünce marazı sayılmaktaydı. Bu birçok 19. yüzyıl din kuramları etkilerini gösterdiyseler de yoğun eleştirilerle karşılaşmışlardı. Ki bu eleştiriler sosyolojide ve antropolojide dine yönelik modern yaklaşımların temelini oluşturdu.

Durkheim, Tylor’ın “asgari tanım”ını ve genel bir felsefe olarak dinin yanlış olduğu yönündeki düşüncesini eleştiriyordu. Durkheim’a göre “yanlış olan hiçbir din yoktur. Her biri kendine göre doğrudur, her biri, farklı biçimlerde de olsa, insan varoluşunun verili koşullarına yanıt verir.

Durkheim 1912 yılında Avustralya Aborjin topluluklarına dair etnografik araştırmalar ile totemizm üzerine temel teşkil eden çalışmalar sunmuştur. Bu araştırmanın üç temel amacı vardı. İlki, dinsel yaşamın temel biçimlerini anlayabilmek için en basit sistemi, yani Avustralya totemizmini araştırmaktı. İkincisi, kutsal ve dindışı arasındaki ayrımı araştırmak ve son olarak üçüncüsü, tüm insan toplumlarında toplumsal ilişkiler hakkında genellemeler yapmaktı.

Durkheim bu çalışmada, Frazer, Tylor, Müller ve Spencer’ın bireyci, bilişsel ve evrimci argümanlarına karşı çıkıyordu. Kutsal/dindışı ayrımının tüm dinsel sistemlerin temel bir biçimi olduğunu kabul gören, evrenselci bir din tanımını gözetiyordu. Bunu da Smith’in adımlarını takip ederek şöyle sunuyordu: “Kutsal şeylere, yani bir kenara konulmuş ve yasaklanmış şeylere ilişkin birleşik bir inançlar ve pratikler sistemi – ona bağlı olan herkesi kilise adı verilen tek bir ahlaki cemaatte birleştiren inançlar ve pratikler.” Durkheim, dinin toplumsal yaşamın temel işlevlerini, yani toplumsal dayanışma ihtiyacını yerine getirdiği için varlığını sürdürdüğünü öne sürüyordu.

Turner’a göre, ritüel yaşamın kolektif galeyanı kişileri yeniden bir grup halinde bütünleştiriyordu. Dolayısıyla din, bir tür toplumsal tutkaldı. Bu nedenle ritüel esnasında tapmanlar tanrıya değil, toplumsal gruba saygı gösterisinde bulunuyordu. Durkheim’ın kuramı, dinî sistemlerin inanç ifadelerinin yanlış olduğu, çünkü tanrısal bir kimseye değil, bizzat topluma atıfta bulunduklarına dair geleneksel kabulü, en azından örtülü olarak, sürdürüyordu. Öte yandan, sosyalizmin, ileri sanayi toplumunun toplumsal tutkalı olarak geleneksel dini sistemlerin yerini alması evrensel nitelikte kabul gören bir söylemdi. Ayrıca modern toplumlarda futbol kulüplerine duyulan bağlılıktan gelen coşku ve müşterek duygular, bu bağlamda çoğu kez dini adanmışlıklarla karşılaştırılır.

Sonuç olarak değerlendirmek gerekirse, çağdaş sosyoloji ve antropolojinin düşünsel gelişimi, erken dönem “ilkel dinler” çalışmalarına yönelik 19. yüzyıl sonlarından itibaren önemli ölçüde değişmiştir. Antropoloji bu yönden, toplumların kültürleri üzerine göreceli olmaya daha duyarlı kılmış, öteki kültürlerin kendi içlerinde anlamlı duran nüanslarına hassasiyet kazandırmıştır. Bu nedenle, toplumların ilkel sistemlerden daha karmaşık sistemlere evrildiği üzerine sav olarak kullanılagelen sosyal evrimcilik etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Son olarak, Turner’a göre, Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” söylemi, son asırda felsefe için yeni bir bakış atsa da çağdaş sosyologlar modernleşme içinde İslamın direncinden ve post-komünist toplumlarda dinin yeniden etkisini göstermesinden daha fazla etkilenirler.

*Bu yazı; Bryan S. Turner’ın Klasik Sosyoloji kitabı içindeki Din Sosyolojisi ve Antopolojisi bölümünün bir okuması olarak görülmelidir. Yine de bu yazı, Turner’ın aktarımına sadık kalınarak ve yorumlanarak derlenmiştir.