Cinsel istismar, travmaları beraberinde getirirken çocuklara cinsel istismar, travmanın boyutunu artıran, bir çocuğun hayatına mal olan ve vahim sonuçları da beraberinde getiren bir insanlık suçudur.

Bir hayat, çocuğun elinden “namus” normalarını kaybettiği an değil, travma yaşadığı an gidiyor. Ve tartışmasız, o olgunluğa erişemediği için rıza koşulu söz konusu çocuksa, devre dışı kalıyor. Dolayısıyla, hangi koşul öne sürülürse sürülsün bir istismar ve beraberinde bir travma söz konusu oluyor.

Özellikle son zamanlarda yanlış yönde olsa da, fazlaca dikkat çeken çocuk istismarları kanayan yaramızdır. Cinsel istismarların büyük bir çoğunluğu bildirilmeyip gizli kaldığı için kesin bir oran vermek mümkün olmamaktadır. Ancak görünen artış hiç de dikkatten kaçacak durumda değildir.

Türkiye’de son yıllarda çocuk istismarındaki artış, artışın nedenleri (hiçbir nedenin istismarı meşrulaştırmayacağının altını çizelim) ve istismarların önüne nasıl geçilebileceği üzerine ciddi araştırmalar yapılması gerekiyor. Türkiye’de cinsel istismar ve ensest sorunu ile ilgili çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Dünya çapında yapılan çalışmalar da görüldüğü üzere yeterli değildir. Eğitim, bilinçlenmek ve bilinçlendirmek için çalışma yürütülmesi ve sağlanması gereken koşullardır. Bu noktada toplumsal cinsiyet eğitimi, çocuğun vücut dilini ve psikolojisini anlayabilme uğraşı, medya okur yazarlığı dersi, toplumsal yeniden inşanın mümkün olduğu gerçeği ve uğraşı kökten çözüm için büyük kazanımları beraberinde getirecektir.

Çocukların hayata katılımını, çocukların söz sahibi olmasını olanaklı hale getirmek, onların bakış açılarına değer vermek cinsel istismarların ve çocuklar üzerindeki hak ihlallerinin önüne geçebilmek için çok büyük değere sahiptir. Ayrıca bunun dışında ciddi bir eylemlilik hali çok önemli oluyor. Tanık olmak, mağdur olmak gerekmiyor. “Yüksek sesle” olması daha hızlı bir engellemeye karşılık olacaksa da yaşanan ve yaşanacak istismarların karşısındaki güçlü duvar olabilmek çok ciddi bir sorumluluk oluyor.

Çocuk yetiştirirken sergilenen -ataerkil toplum çerçevesinde gelişen- tutumlar, gündelik hayatın içinde kulağımıza çok olağan gelen, aslında kanayan yaraların tuzu olan söylemler, tehlikeli ama çok alışılmış taciz, tecavüz üzerinden yürütülen mizah anlayışı… Daha ileriye gidersek çocukların ebeveynin “malı”, “namusu”, “yüz akı” ya da “yüz karası”  olduğu fikriyatı, toplum koşullarında pozitif ayrımcılığın öneminin kavranamayışı ve hatta pozitif ayrımcılığın çok yanlış anlaşılması… Bu böyle uzayıp gider. Uzayıp gitmemesi asıl önem teşkil eden, çocuk hakları ihlali ve istismarlarıdır.

Her gün bilmediğimiz yüzlerce istismar vakası yaşanıyor. Bildiğimiz?

Örneğin geçen yıl Sur’da polis tarafından istismar edilen çocuğun durumu nasıl? Vaka ne kadar soruşturuldu ya da soruşturuldu mu? Mamak’ta tecavüze uğrayıp parka atılan çocuğa tecavüz eden erkek nerede? Daha önce çocuklara zarar verdi mi ve verdiyse kimler tarafından korundu? Aile içinde babasının istismarına uğrayan kaç çocuk annesinin sessizliğinde boğuluyor? Dayısı tarafından cinsel istismara maruz bırakılan kaç çocuk “madem öyle bu zamana kadar neden sustun” diye sorgulanıyor?

Çocuk susar, sen susma!

Türkiye’de son yıllarda artan çocuk istismarından bahsederken başta Suriyeliler olmak üzere mülteci çocuklara değinmek gerekiyor. Bu çocuklar her türlü istismarın savunmasız kurbanları durumundalar. Her gün yanlarından “bunun annesi babası yok mu ya” diye sıyrılıp geçtiğimiz çocuklar istismara karşı sıfır korumaya sahip.

Suriyeli dilenci, Suriyeli hırsız, Suriyeli katil, pis Suriyeliler diye başlayan cümlelerin gittiği yer elbette bellidir ama çocuk istismarı gibi mühim bir konuda elbette her söylem için ayrıntılı düşünmek gerekir. Sebep sonuç ilişkisini ciddi kurmak gerekir. Çünkü, hayır! Evsiz Suriyeli, boğulan Suriyeli, istismar mağduru Suriyeli ve Suriyeli’nin yaşadığı travma… İstismarcılar pusuda! Çok acil korunması gereken çocukların yanından geçerken hayatların yanından geçildiği unutulmamalıdır. Derhal önlemler alınmalıdır.

Türkiye’nin mevcut duruma dur deme vakti geldi ve çoktan geçiyor bile.

Birleşmiş Milletler, 20 Kasım 1989’da Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi kabul etmiştir. Bu sözleşme Amerika Birleşik Devletleri ve Somali (tanınan bir devlet olmadığı için sözleşmenin onaylanması aşamasına geçememiştir) dışındaki devletleri bağlayıcı, uluslararası yasal bir belgedir. Dolayısıyla Türkiye’yi de bağlar.

Sözleşmenin maddi hakları düzenleyen 41. Maddesinden dördü sözleşmedeki diğer bütün hakların uygulanması için temel oluştururlar. Sözleşmenin “genel ilkeleri” olarak bilinen bu maddeler şöyledir:

Madde 2: Sözleşmenin güvence altına aldığı bütün hakların herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bütün çocukları kapsaması gerekir.

Madde 3: Çocuklarla ilgili her türlü faaliyette çocuğun yüksek yararı temel düşünce olmalıdır.

Madde 6: Her çocuğun yaşama, hayatta kalma ve gelişme hakkı vardır.

Madde 12: Kendini ilgilendiren her konuda çocuğun görüşünün dinlenmesi ve dikkate alınması gerekir.

Bu maddeler gerçekten uygulanıyor mu(?)

Yine son günlerde medyayı sıkça meşgul eden bir cinsel istismar haberine de değinmek şart oldu. Oğuz Bulut’un yaptığı cinsel istismar vakası… Bu, elbette medyada karşılık bulmak zorundadır. Elbette Oğuz Bulut’un ifşası ve cinsel istismarların varlığının görünürlüğü önemlidir. Ancak medyada birçok haber, paylaşım Sedat Peker’in nasıl arkadaşları olduğunu, mağdurun ailesinin Bulut’u nasıl yakaladığını gösterir oldu.

Çocuk odaklı habercilik, bir istismar durumunda çocuğun kimliğini koşulsuz saklarken, istismarcının kimliğini açıklamak zorunda olan haberciliktir. İstismara uğrayan çocukların isminin baş harfini, okulunun ismini dahi yazmak çocuk açısından tehlikelidir. Çünkü çocuğun yakın çevresindekiler okuldaki çocuğun eksikliğini ya da atıyorum adı A ile soyadı B ile başlayan çocuğun kim olduğunu anlayabilir. Oğuz Bulut’un yaptığı istismarı ortaya çıkarmak elbette çok önemlidir. Ancak, annenin sesinin çok net duyulduğu, evdeki eşyaların çok net görüldüğü videonun dolaşıma sokulması ne kadar doğrudur? Aynı şekilde yakın çevresi çocuğun kim olduğunu videoyu izlediğinde anlayabilecek ve bu da çocuğun yaşadığı travmayı artırmaktan başka bir şey olmayacaktır. Üstelik evet, istismarcı Oğuz Bulut’un, Sedat Peker’in sağ kolu olduğu gerçeği önemsiz değil ama bu durumda “en çok” konuşulması gereken Sedat Peker de değil.

Kanayan yaralara tuz olmasak keşke…

Çağrımızdır: “Bir çocuğun çıkaramadığı ses olmak zorundasın!”