Ahraz ile tanışıklığımız yedi yıl öncesine dayanmakta. Yedi yıl sonra tekrar karşılaşıyor oluşumuz, uzun süredir görülmeyen çok değerli bir dosta rastlamak gibi, mutluluk ve heyecan verici. Ahraz, çok iyi bir metnin yıllar geçtikçe nasıl daha da değerli olabildiğini anlayabilmemiz açısından çok kıymetli. Hele de hikayesi Ahraz olan bir metnin göremediğimiz fakat orada olduğunu bildiğimiz köklerinin toprağın altında yıllar geçtikçe nasıl da güçlendiğini hissediyor olmak bir okuyucu için ayrıca besleyici bir deneyim. Ahraz’ı var eden şey doğanın ta kendisi çünkü. Hatta doğanın bilmediğimiz, kendini gizleyen, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gizemli noktalarının, kuytu köşelerinin hikayesi. Yani Ahraz, aynı doğa gibi insanın kendisi ile ilgili hiçbir zaman keşfedemeyeceği kuytu köşelerini bize fısıldayan, değerini sadece ve sadece kendisiyle karşılaştırabileceğimiz bir metin.

Ahraz’dan sonra gelen YerKuşAğı için de aynı tespitleri yapabilmek mümkün. Çünkü Deniz Gezgin şimdiye kadar yazdığı her metinle, her kitabıyla bambaşka bir yerde durduğunu, derdinin şimdiye kadar bildiklerimiz dışında, bize öğretilenlerin aksine bambaşka olduğunu anlatabilmiş bir yazar olarak karşımıza çıktı. İyi ki de çıktı. İyi ki de yazdı.

Kendisiyle yapmış olduğum bu söyleşinin benim için anlamını, değerini buraya yazabilmem çok zor. Sadece bu çok güzel söyleşiyi, sorularıma karşılık verilmiş olan içtenlikli cevapları okumanızı çok istediğimi bilmenizi isterim. Deniz Gezgin kitapları -ve tabii ki kendisi- bir okuyucu olarak hayatımın en önemli detayı olacaklar. Daima…

Buyurun lütfen…

Aynur Kulak: 2007 yılında Bitki, Su ve Hayvan Mitosları kitaplarınız yayımlandı. Ahraz 5 yıl sonra geldi ve aslında roman olmasından dolayı salt bir edebiyat metniyle ilk defa karşımıza çıkmış oldunuz. Bu anlamda neden mitosları yazmakla başlamak istediniz? Derdiniz neydi veya neyleydi; dille miydi, söylencelerle miydi, tarih öncesi dönemle miydi ya da tarih öncesi tanrılarıyla mıydı? Mitoslarla aranızdaki bağı nasıl anlatırsınız? Çünkü okuyucularınız Ahraz’la ilgili bir şeyden bahsederken mesela hala Bitki Mitosları ve Hayvan Mitosları kitaplarınızdan da bahsetmeye devam ediyorlar.

Deniz Gezgin: İnsanın doğayla kurduğu ilişki ve ona dair algısıyla hep ilgiliydim. İçinde bulunduğumuz kültürü, insanı anlamanın, dil ve sınırlar üzerine düşünmenin mitoloji üzerinden olması kavrayışımda büyük bir rol oynadı şüphesiz. Bu aynı zamanda hayatımı nasıl yönlendireceğime dair de bir karardı çünkü her şeyin başındaydım henüz. Hayvan Mitosları, Bitki Mitosları ve Su Mitosları’nın yazılma süreci bir arkeolojik kazı çalışmasına benzetilebilir, çünkü malzememi oluşturan mitoslar binlerce yıllık dilsel buluntular. Bugün türümüze kendimize dair algımızı, dünyaya açıklığımızı, dilimizi, içinde yaşadığımız kültürü, inancımızı yönlendiren mitosları nasıl okuduğumuz çok önemli. Bütün yerleşik çıkmazlarımızın, değer ve yargılarımızın kökeni mitoslarda. Binlerce yıllık anlatıları derlerken onları üreten yapıyı da başka bir açıklıkla görebildiğimi sanıyorum. Bu üç kitaplık doğa mitosları dizisi bu konuda birer kaynak oluşturma isteğimin yanı sıra bana itirazı nereden yapacağımı da göstermiş oldu. Bu dilin tersine gidecektim. İlk romanımın bu çalışmalardan sonra gelmesi edebiyata yer açmanın zorluğuyla ilişkili. Yoksa bu çalışmaların çok öncesinde de bir yazı dünyam vardı ancak bir edebi metni yazabilecek zamanı “dünya zamanından” kopartmak kolay olmadı.

– Ahraz kafanızda nasıl şekillendi? Bu soruyu sormaktaki derdim şu: İçinizde Ahraz’ın hikayesini nasıl biriktirmeye başladınız; kaç yıl sürdü ya da ay? Böyle bir hikayeyi karakterlerini, doğa olaylarını, çöp dağlarını, denizini, dilini, dili olmasına rağmen ifade edilemeyen cümlelerini ve buna karşılık -insanın saf kötülüğünü de katarak- kötülük kusulan cümlelerini; Ahraz ile ilgili bunca şeyi yani, içinizde nereye sığdırdınız ve yazmaya başlayana kadar ne kadar süreyle taşıdınız?

Deniz Gezgin: Bizi biz yapan bağlar ve toplumsal sınırlar bir tür söz ve suç birliğinden besleniyor. Toplum ve ona temel oluşturan aile varlığını muhtaç olduğu ötekilere borçlu. Onları bir arada tutan şey kan bağı ve mülk sahipliği ama bir o kadar da dil birliği. Bu yüzden soysuzlar, dilsizler, yeri yurdu olmayanlar, yabancılar ve öteki canlılar toplumun kendi varlığını güçlendirmek için dışladığı, kara çaldığı günâh keçilerine dönüştürülüyorlar. Kötülüğü hep dışarıda arayanlar bizzat dışarıyı yaratanlardır. Sesi duyulmayan, varlığı görülmeyenlerin sürüldüğü yer de burası. Ahraz hem içeridekilerin sünmüş bağlarını hem de dışarıda bırakılan kimsesizlerin başka dünyalarını mesele ediyor. Bu kendimi bildim bileli dert edindiğim şeydi. Ahraz’ı duyarak yazdım diyebilirim, zaman aldı, beş yıla yakın bir süreçti.

-“Ağır bir karanlık göğü örtmeye hazırlanıyordu.” cümlesiyle başlıyor hikaye. Aslında bu cümle ile çok ilgilenmiyorum. Siz bu cümle ile başlayan hikayenin -daha doğrusu bahsettiğiniz ağır karanlığın- üstüne avcunuzun dolusuyla tuz serpiyorsunuz. Denize batmış bir kasabaya, tuz içinde kalmış yaşamlara hazırlıyorsunuz bizleri. Roman ilerledikçe burnumuza gelecek olan kokuyu bu şekilde bastırmak mı istiyorsunuz? İsrafil de henüz doğmamışken üstelik. Aslında kokuları bastırmak gibi de bir niyetiniz yok değil mi? Aksine ilk paragraflardan itibaren kasabayı saran kesif ve iğrenç kokuyu solumaya başlıyoruz. O halde tuz bütün hikaye içerisinde neyi sembolize ediyor?

Deniz Gezgin: Çağlar boyu kötülük kovma ritüellerinde hep tuz var. Ahraz, günâh keçilerinin tarafından yazılmış bir roman, denize kovulanların, rüzgârda savrulanların göze görünmeseler de orada oldukları ve bir gün elbet kıyaya vuracakları ortada. Kapıları sımsıkı örtülü bir toplumdan söz ediyoruz, içeri gireceklerin korkusundan kötülükle birlikte hapsolmuşlar, kendilerinden başka her şeyi herkesi dışarıda bırakmışlar, tuz da bunlardan biri. Ahraz’da tuzun neyi sembolize ettiğini söylemek bana düşsün istemem, İsrafil’den Adile’den Mavi’den ve diğerlerinden sonra dile getireceklerim hep bir fazlalık olacak sanki.

-Bizi hikayeye dört gün önce kuzeyden esmeye başlayan rüzgar hazırlıyor ve aynı zamanda söz konusu olan bir mevsim dönümü de var. Bu kitap boyunca sürüyor. Hikayenin kırılma noktalarına, eşik atlama yerlerine öncelikle hep doğa yardımıyla hazırlanıyoruz. Daha doğrusu doğa bize duyuruyor. İlkin rüzgarın sesiyle, denizin gürültüsüyle, toprağın uğultusuyla dinlemeye başlıyoruz hikayeyi. Ahraz’ı doğanın döngüsü üzerine kurguladım diyebilir misiniz?

Deniz Gezgin: Bu Ahraz’ın kendiliğinden oluşturduğu bir şey. Nasıl her metin kendi diliyle doğuyorsa aynı biçimde kendi doğasını, ışığını, mevsimini, coğrafyasını da beraberinde getiriyor, en azından benim için yazmak böyle bir şey, tüm duyuların açıklığıyla mümkün aksi halde cansız, hayatsız bir şey olurdu.

-Yine olaylar patlak vermeden önce yatılan uykular ve uyanmadan hemen önce görülen rüyalar var. Bu rüyalarda beliren hayvanlar var. Doğanın içinde genelde çok da haz etmediğimiz hayvanlar bunlar. Ahraz içerisinde bu rüyaların yorumları hiç de hayra alamet olamıyor bu yüzden. Rüyalar bir şeyler olacak hissini uyandırıyor elbet ama asıl olarak kasabanın yani toplumun kimselere göstermediği, aslında kendilerinin de çok farkında olmadıkları (Grup Psikolojisi) bilinçaltını tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Rüyalar ve rüyalarda beliren hayvanlar hikayenin perde arkasını göstermek için mi var?

Deniz Gezgin: Bilemiyorum, ben bir metni bu şekilde kurgulamıyorum. Demek istediğim rüyadaki hayvanlar bir şeyi ifşa ediyorsa bu hayatta da böyle olduğu içindir. Mitoslar nasıl toplumsal bilinçdışının ürünleriyse rüyalar da bireylerin bilinçdışından doğar. Dile getirilmeyenlerin, korkuların, bastırılmış arzuların türlü biçimde açığa çıktığı kontrolsüz ayrıca arkaik de bir alandır rüya. Ahraz’daki rüya ağırlığını belki şöyle açıklayabilirim, yok sayılanlar yok olmazlar, bir kasaba halkı sus birliğiyle görmezden geldiklerini, yerinden ettiklerini karanlıkta karşısında bulur, rüzgârın sesiyle, depremin sarsıntısıyla yanı başında duyar. Çünkü karanlık ve sessizlik tıpkı rüya yüzeyi gibi kültür dışıdır, yabanıl ve kontrol edilemezdir, her şeyi geçirir.

-Bir söyleşinizde; “Sağır, dilsiz İsrafil’i yazmaya başlamış, birden sırtında dünya yüküyle dolaşan Adile adlı bir kadınla karşı karşıya kalmıştım.” diye belirtmişsiniz. İsrafil için bir anne düşünmemiş miydiniz en başta? Sağır, dilsiz, anasız, babasız bir İsrafil! Bayağı zorlanırdınız, çok yük yüklenmiş olurdunuz diye düşünüyorum Adile çıkıp gelmeseydi. Dünyanın yükünü sırtında taşıyan Adile yükünüzü hafifletti mi yoksa hayır daha da bir yük bindi omuzlarıma mı dersiniz?

Deniz Gezgin: Söylediğim gibi ilk başta Adile’yle karşılaşacağımı düşünmemiştim. Sağır dilsiz kağıt toplayan İsrafil’i anlatacak onun sessizliğiyle duyacaktım. Öyle de oldu, İsrafil önce Adile’yi tutup getirdi sonra da ağaçadam Yusuf’u, Mavi’yi ve diğerlerini yani dünyayı, dünyasını. Adile’yi yük olarak görmedim hiç ama onunla karşılaştığım andan itibaren hep benimle kalacağı aşikârdı. Bununla baş edebilmek başlangıçta çok kolay olmadı tabii.