Edgar Allan Poe’nun en çok okunan Kuyu Ve Sarkaç öyküsü, “Poe psikolojik gerilim öykü ustasıdır” bilineninin kanıtıdır adeta. Öykünün en önemli ve en detaylı kısımlarını konuşmadan önce, tekniğinden, içeriğinden ve gidişatı üzerine okuyucuları bekleyen kavramlardan kısaca söz edelim.

Hikâye, temelinde Orta Çağ Fransasının engizisyon mahkemelerini ve engizitörlerin işkencelerini konu alır. O dönemde engizisyona ait ne varsa, Poe’nun dehşet verici hayal dünyası ve kelimelerle oynayıp insanın içine işleyebilme özelliği ile karşımıza çıkıyor. Elbette gerçekte olanların kan donduruculuğu, ne kadar Poe tarafından da olsa kaleme dökülen herhangi bir cümlenin yapaylığı ile kıyaslanamaz, bu noktada kelimeleri özenle seçmek gerekir. Ancak insanın hayal gücü de, gerçeğin koridorlarından geçip sonsuz uzay boşluğuna açılan kapıdan geçerek özgürlüğüne kavuşup başlamıyor mu? Biz gelin, engizisyon cehaletinin ve dehşetinin, Poe birikimi ve ustalığıyla birleşip gerçeğin farklı bir noktadan tüyler ürperticiliğine bir kere daha tanıklık edelim.

Öykü, 1600’lerin ortalarında yaşamış Latin şair Jean-Baptiste Santeuil’e ait bir dörtlüğün, Paris’teki Jakoben Kulübü’nün yerinde kurulacak bir çarşının büyük kapılarına, büyük ihtimal Fransız hükümeti tarafından yazılmış Latince dörtlükten bahsederek başlar. Bu dörtlük bu öyküde boşuna yer almamıştır. Önce bu dörtlüğün Hasan Fehmi Nemli çevirisine bakalım:

“İşte, masumların kanına duydukları nefretle beslenen huzur bulmaz caniler sürüsü;
Kurtuldu artık vatan, katillerin ini dağıtıldı;
Bir zamanlar zalim ölümün kol gezdiği bu yerden
Artık yaşam ve sağlık fışkırıyor.”

Özünde Kuyu ve Sarkaç öyküsünde bahsi geçen engizisyon sahnelerinden ve engizitörlerin işkencelerinden bahsediyor gibi görünse de bu dörtlük aslında yukarıda bahsi geçen Latin yazarın Apollo’nun Uyanışı (The Awakening Of Apollo) adlı şiirinden bir dörtlüktür. Poe bu dörtlüğü, öykünün temeline tabirin tam anlamıyla en uygun haliyle yerleştirmiştir. Bu dörtlüğün Jakoben Kulübü (terör rejimi) yerinde kurulacak olan çarşının büyük kapılarına yazılmasının sebebi, yeni hükûmetin, geçmişte kalan bu politik ve sosyal olayların travmasının unutulmamasına dair çabasıdır.

1793’te Fransa’da oldukça kanlı ve şiddetli bir rejim tarafından (Jakoben Kulübü olarak anılırdı) başlatılan devrimin getirdiği yıkımı ve sonunda kullandığı şiddet unsurlarınca sona ermesini çok iyi anlatan bu dörtlük Poe’nun bu öyküsüne de uygun bir biçem ve içeriğe sahiptir. Haliyle Poe, öykünün henüz başından okuyucularına ekstra bilgiler ve tiolar veriyor, hem okuyucuyu araştırmaya teşvik ediyor hem de bilgi birikimi zaten yüksek okuyucuların tarih bilgilerine göz kırpıyor. Poe’yu güzel yapan da üstün bilgi birikimini kaleminden okuyucularına fazlasıyla yansıtıyor olmasıdır.

Öyküye Poe için ilham olan şey ise -Hasan Fehmi’nin tahminine göre- Poe’nun Thomas Dick adlı yazarın Din Felsefesi kitabında bulunan bir paragraftır. Paragrafta kısaca bir generalin engizisyon sarayına girip işkence aletlerini tasvir ettiğinden bahsediliyor. Bu generalin gerçek adı hikayede kullanılmıştır ve generalin hikayede mahkumun elinden tutup, bulunduğu ortamdan kurtarma gibi bir rolü vardır.

Öykümüzün kahramanı engizisyon mahkemesinde yargılanıp ivedilikle hapsedilmiş, “işkence ile yavaşça ölüm”e mahkûm edilmiş bir adamdır. Engizisyon mahkemeleri bilindiği üzere Orta Çağ insanlarının din adına kurdukları bir insan avı mahkemeleridir. Kilise mahkemeleridir. Bu mahkemeler büyücülük, cadılık gibi din dışı işlerle uğraşan insanları sözüm ona yargılar ve çok şiddetli işkencelere tabi tutardı. Elbette koydukları kurallar kendilerince oldukça genişletilmişti. Nitekim büyücülük yapmıyor olsalar da farklı düşünen, zamanının ötesinde düşünen ve dinle çakışan fikirlere sahip insanlar da bu süreç boyunca yargılanmış, haksız işkence görmüş ve büyücü, cadı diye damgalanıp yakılarak ya da giyotin ile idam edilmişlerdir.

Öykünün kahramanı aynı zamanda anlatıcısıdır. Öykünün başında bunu, kâğıda dökerek yaptığına dair bilgi veriyor Poe. Ve öykü gidişatta yer alacak en önemli iki tasvirle başlıyor. Bunlardan ilki bir işkence aletinin (ileride değineceğimiz) sesleri ve bu seslerin mahkumun zihninde bir şüphe oluşturacak ve psikolojisinde bir nokta kadar iz bırakacak, büyüme potansiyeli yüksek bir paranoya yaratacak kadar derinden ve birkaç kez duyulmasıdır. İkinci tasvir ise engizitörler üzerinedir.

Kendinizi bir duruşmada düşünün. Hakkınızda verilecek olan hükmü tahmin ediyor olmanızdan ötürü içinizde büyüyen o korkunun zamanı nasıl yavaşlattığını ve gördüğünüz her karenin zihninizde ne kadar detaylıca yer edindiğini ve bunlara ne kadar takıntılı olmaya başladığınızı hayal edin. Poe bu duyguyu, engizitörlerin soluk tenlerine, çatık kaşlarına, ince ve kıvrımlı, o dehşetli kararı açıklayan dudaklarına atıflarda bulunarak yapıyor. Ölüm kelimesini kullanan her dudak aslında bir an için korku salmaz mı içimize? İşte o korkunun daha ilk satırlarda okuyucuya yansıtılması oldukça anlamlıdır. Çünkü öykü başından sonuna kadar korku öğelerini ve psikolojiyi stimüle edecek unsurları veren, yoğun bir öykü.

Mahkûm, hükmedildikten kısa bir süre sonra bayılmıştır. Baygınlık anını, baygınlıktan öncesini ve sonrasını anlatırken verdiği detaylar öykünün ilerisine bir ısındırmadır adeta. Poe’nun bu bayılma sahnesine özellikle önem verdiğini bariz bir şekilde görebiliyoruz. Çünkü Poe için ölüm teması, öykülerinini vazgeçilmezidir. Bu öyküde bayılan mahkûmun baygınlığı anlatış tarzı, adeta bir ölüme hazırlanış, küçük, ani, geçici ölümü tecrübe etme durumudur aslında. Öyle ki baygınlıktan kurtuluşu yeniden dirilmeye, bilinçsizlikten bilince ulaşmaya, ölmüş gibi hissedip, ölmemiş olma gerçeğini kanını donduracak şekilde anlamaya ve hissetmeye odaklayarak okuyucuya sinyaller veriyor. Ölüm korkusuna dair daha ne tür travmatik anlar yaşayacağına hazırlıyor okuyucu adeta.

Poe’nun okuyucuya hissettirdiği klostrofobik satırlar, mahkûmun gözlerini karanlık bir ortama açmasıyla başlar. Mahkum gözlerini açmıştır ancak ışığa henüz kavuşamamıştır. Zifiri karanlık bir ortamda, korku ile karışık merak duygusuna kapılan bu adamın, onca korkuya rağmen merakına yenik düşüp bulunduğu ortamın nasıl bir yer olduğunu anlamaya çalışması üzerine sistematik bir hamle planlaması da insanın merak duygusunun korku anında bile birçok diğer duyguya üstün geldiğini kanıtlayan muazzam bir tespittir. (Aslında belki de bu merakın kaynağı, bilinmeyene karşı duyulan korkuyu bastırma güdüsü de olabilir. En azından ne ile karşı karşıya olduğunu bilen insan, korkusunu dizginleyebilir. Bunu bilmeyenin korkusu ile bilenin korkusunun arasında sanıyorum büyük farklar vardır.)

Bu hamle, bulunduğu yere üzerindeki çaputumsu giysiden bir parça koparıp koyması ve ellerini ıslak duvarlardan ayrımadan yavaş adımlar atmasıyla ilerlemektir. Böylece ortamın şekli hakkında kabaca bir fikir sahibi olacaktır. Eğer yere bıraktığı bez parçasına tekrar ulaşırsa dairesel bir ortamda bulunduğuna dair çıkarım yapacaktır. Beze ulaşır ancak bazı hatalar yapmıştır. Zaman sonra ayağı takılıp yere düşer.

Bu düşüş hikâyenin ilk önemli detaylarından birisidir. Nitekim mahkûm, hikâyenin adında yer alan kuyuya rastlamıştır. Ve eğer ayağı takılmasaymış bu kuyuya düşüp ölebilirmiş. Bu durum, tam bu noktada karşılaştığımız bu ölümden kurtulma sahnesi, Poe’nun bir başka hikâyesi olan Maleström’e Düşüş’te de benzer bir şekilde okuyucuya sunuluyor. O öyküde de anlatıcı, ölümden, zor bir anda dikkat edilmesi gereksiz şeylere olan dikkatinden ötürü kurtuluyor. Bu öyküde mahkûm merakının kurbanı olmuş, bulunduğu ortamın şeklini ve hacmini ölçmeye kalkışmıştır. Bu planı yapıp duvar kenarından yürümeye başlamasaydı, zaman sonra planda uykusundan ötürü yaptığı adım sayma hatasından sonra, ayağı takılıp kuyunun tam ucunda yere düşmeyecekti ve ölümden kurtulamayacaktı.

Poe belki de hayat görüşlerinden birini okuyucuya anlatmaya çalışıyordur. Küçük detaylar, bastırılmaması, aksine üstüne gidilmesi gereken meraklar, bir şekilde hayat kurtarabilir ya da hayati bir öneme sahip olabilir.

Poe bu düşüşe kadar olan sahnelerin verdiği heyecanı, bu noktada doruğa ulaştırmaktadır. Mahkûmun ölümle tekrar burun buruna gelmesi, hikâyenin ilk climax’i, yani zirve noktasıdır. Her hikâyenin bir zirve noktası olsa da Poe söz konusu iken bu sayıyı bir ile sınırlandırmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Kaldı ki Poe’nun hikâyeleri edebi değeri yüksek olduğu kadar, görsel ve kurgusal yönden de oldukça zengindir. Artık ne ile karşı karşıya olduğunu bilen mahkûm, ilk başta hapsolduğu o duvar kenarında bilinçli olarak kalmaya devam edecektir.

Mahkûmun durumu hakkındaki geçişler ise adeta film tadındadır. Poe bu geçişleri mahkûmu her uykuya daldırdığında yapar. Her uyanığında farklı bir pozisyonda ve şarttadır.

Son uyanışında, hikâyenin sonuna kadar mahkûmun maruz kaldığı o dehşetli işkence ortamında olduğunu okuruz. Mahkûm bir zemine yatırılmış, kolları ve bacakları bağlanmış, tepesinde sağa sola doğru sallanan ve zaman sonra aşağıya doğru inen, ucu hilal şeklinde çelik bir kesiciye sahip sarkaç bulunan bir pozisyondadır. Tam bu noktada ölümünün şeklini anlamıştır. Poe burada “işkence dahisi keşişler” tanımını yaparak dönemin yobaz din adamlarına oldukça sert bir eleştiri getirmiştir. Kaldı ki Poe’nun materyalist bir monist olduğu bilinmektedir.

Mahkûmun sarkaçtan kurtuluşunun kasvetli, gerilimli ve gerçekçi anlatımından sonra Poe okuyucuyu, öykünün başında sunduğu kuyuya tekrar yönlendirir. Mahkûm her ne kadar sarkaçtan kurtulmanın sevincini yaşasa da, hâlâ engizisyonun elinde mahkâm olduğu gerçeğini hatırlayıp hayal kırıklığına uğramaktadır. Zaman sonra ortam duvarlarının ısınmaya ve üzerine doğru gelmeye başladığını fark eden mahkûm, yanmak ile kuyuda ölüme terk edilmek arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır. Kuyuya atlasa aşağılık bir ölüme mahkûm olacak, atlamasa akkor olmuş duvarlarca yanıp kül olacaktır. Bu zorlu ikilemde kalan ve kuyunun çeperlerine gelene kadar karar veremeyen mahkûmu bu durumdan kurtaran, başta bahsini ettiğim generalden başkası değildir. Nitekim Fransız ordusu işgal altında olan Toledo’ya girmiş ve mahkemenin bu zindanını baskına uğratmıştı.

Ölümden kurtulma umutlarını artık tamamen öldürmüş mahkûmun kurtuluşu bu şekilde tarihten bir kesit ile sunulmuştur okuyucuya.

Poe’nun gotik edebiyatının öncüsü olması gerçeği, gotik sanatının ve mimarının öncü ülkelerinden olan Fransa’nın da hikâyelerinde sık sık yer almasına vesiledir. Bu hikâye de yine Fransa’da başlayıp bitmektedir.

Ruhu sıkan, geren, muazzam tasvirlerle her detayı tüm keskinliğiyle okuyucuya sunan Poe’nun öyküdeki referanslarının detaylarını Hasan Fehmi Nemli’nin Dost Kitabevi çıkışlı Bütün Öyküleri 1-2-3 serisinin ilk kitabından öğrenebilirsiniz.