Son yıllarda, sosyal olayları ekolojik bir yaklaşımla açıklamaya alıştık. Açıkçası ben de akademide ev içi şiddetten, gençlerin sorunlarına kadar pek çok konuyu ekolojik yaklaşımla anlattım durdum. Bu hafta bir süredir, literatürde ilgi çekici ancak, Türkiye’de çok da dillendirilmeyen bir konuyu sizlere anlatmayı istedim. Çevre sorunlarının oluşmasına neden olan insan davranışlarının psikolojik alt yapısı üzerinde yapılan araştırmalar, çevreye zararlı, yansız ve faydalı diye sınıflandırılan insan davranışlarının, hem dış hem de içsel faktörlerin, özel bir örgütlenme biçimi olan egoyla kontrol edildiğini ortaya koymaktadır. Ego günlük yaşamda sıklıkla kullandığımız bir kavram. Anlamı, “ben, benlik” olan ego; aslında insanı koruyan bir kafes gibidir. Adına “ekolojik ego” ya da ekopsikoloji denilen bu içsel faktör ise; “düşünce, duygu ve davranışları ile doğaya zarar vermeyen, doğadaki canlı-cansız bütün varlıklara saygı duyan dengeli özellikteki ego“yu tanımlıyor. Bir başka deyişle, insan halihazırda doğayla iyi ilişkiler kurabilecek ekolojik egosu ile dünyaya gelmekte diyebiliriz. Bir anlamda ekolojik ego doğuştan insanda zaten var. Öyleyse, şu soruları yanıtlamayı neden istiyoruz, birlikte düşünelim…

Madem ki; doğayla iyi ilişkiler kurabilecek bir ekolojik egomuz var, neden insan; bir kuşu, kediyi, köpeği öldürüp, işkence edip, ağaçları kesip, ormanları yakıp, denizleri kirletip “betonu sev çimentoyu koru” mottosuna büyük bir adanmışlıkla uyumlu davranmaktadır? Arabasıyla çarptığı insanı hastaneye götürmesi gerekirken pek çok insan neden kaçıp gidebiliyor? Tonlarca gıdayı çöpe dökerken, nasıl oluyor da açlıktan ölen çocuklara kayıtsız kalabiliyor? Yeryüzündeki varlığını tehlikeye soktuğunu bildiği halde ozon tabakasının incelmesine, asit yağmurlarının ve küresel ısınmanın oluşmasına sebep olan tüketim alışkanlıklarını neden değiştirmiyor? Üstelik de eğitimin, çeşitli iletişim kanallarının son derece geliştiği ve yaşam kalitesinin/standardının yükseldiği bu yüzyılda, biz hala bu soruları nasıl sorabiliyoruz? Bana öyle geliyor ki; bu soruların cevabı; insanın betonlaşan ekolojik egosu.

Madem ki; doğayla iyi ilişkiler kurabilecek bir ekolojik egomuz var, neden insan; bir kuşu, kediyi, köpeği öldürüp, işkence edip, ağaçları kesip, ormanları yakıp, denizleri kirletip "betonu sev çimentoyu koru" mottosuna büyük bir adanmışlıkla uyumlu davranmaktadır?
Madem ki; doğayla iyi ilişkiler kurabilecek bir ekolojik egomuz var, neden insan; bir kuşu, kediyi, köpeği öldürüp, işkence edip, ağaçları kesip, ormanları yakıp, denizleri kirletip “betonu sev çimentoyu koru” mottosuna büyük bir adanmışlıkla uyumlu davranmaktadır?

Artık çocuklarımız komşumuzun bahçesinden elma, armut, kiraz ya da erik çalamıyor. Benim çocukluğumda evimiz bahçe içindeydi, ben de meyve ağaçlarının tepesinden inmezdim. Hayatımın, çocukluğumun en güzel anıları o bahçededir. Yakalanmadan yan bahçedeki ağaçtan Ankara armutlarını nasıl aşırabileceğimizi planlar, toprakla oynardık. Kaç kez toprakla oynarken toprak yuttuğumu hatırlamıyorum bile. Hanımelinin çiçeklerinden az şekerli özünü emer, asmanın ince yapraklarının liflerini yerdik.

O günlerde belki de farkında değildik; ama bu sırada ağaçlara sarılıp, tırmanır, salyangozla, uğur böcekleri, elma kurtları, solucanlar, kirpiler, kelebekler ve kertenkelelerle göz göze gelirdik. Yani doğadaki diğer canlılarla tanışırdık. Muşmula ağacının çok uzun dikenlerinin olduğunu, incir ağacının dallarının çabuk kırıldığını, yapraklarının yapışkan bir madde içerdiğini, olgunlaşmamış inciri yediğimizde ağzımızın yara olduğunu, ham şeftalinin kekremsi tadını yaşayarak öğrenirdik. Kazara komşunun köpeği ağacın altında ise durum başkalaşır, kaçacak delik arar, fareleri görünce kaçmazdık.

Anlayacağınız birlikte yaşamayı bilirdik. Özgür ve mutlu çocuklardık. En teknolojik ortak faaliyetimiz ise kitap okumaktı. Şimdilerde ise çocuklarımızın, bilişsel, sosyal ve fiziksel gelişimlerine çok önemli etkide bulunan, doğa ile birlikte büyüme şanslarını yok ettik. Çocukların, gençlerin kendileri dışındaki canlıları tanıma ve sevme fırsatı, ağaca kurulan salıncakta sallanmanın zevki, sabahları kuş sesleriyle uyanmanın mutluluğu, toprak kokusu, bahçedeki güllerin yapraklarından yapılan reçelin tadı bizim çocuklarımıza yabancı.

Komşular bahçelerindeki ağaçlardan izinsiz meyve çalındı diye şikayete gelmiyorlar, çocuklar da akşamları eve elbiseleri çamurlu ya da yırtılmış olarak girmiyorlar. Çünkü bahçelerin yerini beton binalar aldı. Meyvesi çalınacak ağaç kalmadı. Kentlerimiz, beton binalarla doldu. Çocuklarımızın ekolojik egosu, artık sadece yere çöp atmamak ya da evde hayvan bakmaktan ibaret. Bütün bunları; İtalyan mutfak dolabı, banyosu granit olan, garajından asansöre binince oturulan kata çıkılan beton binalarda yaşama uğruna kaybettik. Üstelik çocuklarımızın çocukluklarını alıp, yerine ne koyduğumuzun farkında bile değiliz.

ABD’de hastaların farklı iyileşme süreleri üzerinde yapılan bir araştırmaya göre; odalarında bitki olan, pencereleri, çiçek ve kuşlarla dolu bahçelere bakan hastaların, bina ve otopark manzaralı odalarda kalan hastalardan daha hızlı iyileştikleri saptanmış.

Doğaya Saygı

Ekopsikoloji

Doğa ile aramızdaki bağların bu şekilde kopmuş olması; bazı bilim insanlarına göre, insanlığın içine düştüğü bütün bunalımların temel nedenini oluşturuyor. Ekopsikoloji, bu sorunlara çözüm arayan yeni bir bilim dalı. İnsan ve doğa ilişkisini karşılıklı etkileşim içinde ele alan ve yapıcı yaklaşımlar üreten ekopsikolojide, insanın doğadan kopmasının bedelinin mutsuzluk ve psikolojik hastalıklar olduğu, dengesi bozulan insanın içinde yaşadığı dünyaya yabancılaşarak kendine bile sorumsuzca zarar verdiği belirtiliyor.

Ekopsikoloji, psikoloji ile ekolojiyi birleştirir. İnsanın doğa ile yabancılaşmasını tedavi etmek üzere sürdürülebilir bir doğa dengesi oluşturmayı gözeten politik ve sosyal kuramları inceler. Modern insanın çevreyle tekrar barışması, ekolojik bilinçaltında saklı olan, doğaya zarar vermeme ve ötekine saygı duyma güdülerini aktif hale getirmesine bağlıdır. Ekopsikolojinin amaçlarından biri, ekolojik bilinçaltında potansiyel olarak var olan, çevreye duyarlılık, sadelik ve basitlik hissini yeniden zihinlerde uyandırmaktır. İnsanın gelişiminin ve büyümesinin en kritik aşaması, çocukluk dönemidir. Bu nedenle, çocukluk döneminde ekolojik bilinçaltı gelişebilirse, çevre sorunları temelden çözülme yoluna girer.

Çocuk yetiştirme kültürümüz, çocuklardaki doğa ve çevre sevgisini bastırma ağırlıklıdır. “Aman koşma düşersin, üzerin kirlenir, yemeğini yemezsen seni köpeklere veririm” ya da “elini ağzına götürürsen midende kurtlar çıkar” gibi eğitsel olduğu düşünülen ebeveyn müdahaleleri, çocuklarda ekolojik egonun gelişmesini olumsuz etkilemektedir. Oysa sağlıklı bir ekolojik ego; hem diğer insanlara hem de gezegendeki diğer canlı ve cansız varlıklara karşı etik sorumluluğumuzu olgunlaştırır.

Ekopsikoloji/ekolojik ego kavramını ilk olarak ortaya atan Theodore Roszak’tır. Roszak, Amerika’daki karşı kültür hareketinin kuramcılarından biri olarak bilinir. Materyalist Batı kültürüne karşı, ruhu keşfetmeyi önermektedir. Bunu; “Gezegenin ve insanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir disipline muhtacız. Yaratılmış olan diğer şeylerle bağlantımızı sağlayacak, yeni bir gerçekliğe bizi götürme konusunda bize yardım edecek bir disipline ihtiyacımız var” diyerek açıklayan Roszak, psikoloji ile ekolojiyi birleştirme çabası içindedir.

Theodore Roszak
Theodore Roszak: “Gezegenin ve insanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir disipline muhtacız. Yaratılmış olan diğer şeylerle bağlantımızı sağlayacak, yeni bir gerçekliğe bizi götürme konusunda bize yardım edecek bir disipline ihtiyacımız var.”

Ekopsikolojinin amacı, insanın ekolojik bilinç dışında bulunan ve doğuştan var olan, doğa ve insanın karşılıklı ilişkisine dair mevcut bu bilgiyi uyandırmaktır. Ekopsikoloji çocuğun henüz unutmadığı çevresel bilinci, yetişkinlerde de uyandırmayı amaçlar. Çocukta bu bilincin gelişmesi içinse, doğayla ilgili hikayeler, masallar, ninniler çok önemlidir.

Sonuç olarak; ekopsikoloji kapsamında, ekolojik egonun gelişmesi ile insan, doğaya ve diğer insanlara karşı ahlaki bir sorumluluk duygusu geliştirir. Ekopsikolojinin en önemli terapilerinden birisi, doğayı bir yabancı gibi gören ve doğaya hükmetmeye çalışan, politik gücün ve endüstri kültürünün yıkıcılığını sorgulamaktır. Ancak bunu yaparken hayatımızı kolaylaştıran teknolojiye karşı değildir. Bu anlamda ekopsikoloji anti-endüstriyel değil, post-endüstriyeldir. Dünyanın ve insanın iyiliği arasında “sinerjik” bir etkileşim vardır. Bu yüzden dünyanın ihtiyaçları insanın da ihtiyaçlarıdır; insanın hakları, dünyanın da haklarıdır. Bu yüzden egonun ekolojik olanı iyidir ve korunup kollanmalıdır. Sevgiyle ve ekolojik egonuzu keşfetmeniz dileği ile…