Feminizm ve Tiyatro, alanında bir ilk olan ve kendisinden sonra doğacak çalışmalara bir tür ilham olması düşünülerek hazırlanmış, Sue- Ellen Case’nin kitabıdır. Kitap, Ayşan Sönmez tarafından dilimize kazandırılmış olup, 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bu yazı, çiçeği burnunda feminizm için onun estetik yansımalarına ve oradan da günlük hayata dönen sarmal ilişkilere dair bir izlek olabileceği düşünüldüğünden yazılmıştır. Kitabın öz suyundan bir avuçla şu sıcaklarda serinlemek isteyen dostlarla öncelikle kitabın Elaine Aston tarafından yazılmış ön sözünden geçmek isterim.

Feminizm ve Tiyatro’nun Ön Sözünden

“Feminizm “başladığı” her yerde, bir dışlanmışlık duygusuyla yola çıkar. Kadınların toplumsal ve kültürel yaşamlarının ve etkinliklerinin, erkek egemen toplumsal sistemler ve kültürel değerler tarafından görmezden gelinmesi, tecrit edilmesi ve değersizleştirilmesine karşı bilinç geliştirir.” diyor Tiyatro ve Feminizm kitabının ön sözünde Elaine Aston.

Aston, feminizm ve tiyatro ilişkisinin ilk dönemlerinin bir varlık ve kendine alan açma mücadelesi olduğunun altını çizerek sözlerine devam ediyor. Aynı zamanda bu ilk dönemin “meşru görülen’ sahne dışında kalan “diğer” yerlere, sokaklara ve kişisel meskenlere bakmayı öğrenmek anlamına geldiğini göster”diğini söylemektedir. Bu noktayı çok önemli buluyorum. Çünkü, varsayalım bütün bir hayat büyük bir oyundur. Bu oyunda yaşamın süregeldiği kişisel alanlarımıza bir sahne olarak dışarıdan bakmayı başarabilirsek varsa ataerkil sömürünün hemen gün yüzüne çıkacağı aşikardır. Tiyatro da bu bakışa bir davet, bunun sunumu ya da tersine çevirme deneyimlerinin paylaşımları olarak estetikle, gündeliğin ilişkisini ortaya koymaktadır.

Tıpkı ikinci dalga feministlerinin söylediği gibi:

“özel olan politiktir.”

Aston’un belirtiği gibi Case’de tam burada devreye girer;

“‘kadınların’ önceden belirlenmiş, nesneleştirilmiş, geleneksel toplumsal rollerine çare olarak estetik.”

Feminizme egemen üç temel görüş; burjuva, radikal ve sosyalist görüş; ilk dönemde genel anlamda feminist tiyatro eleştirileri yaparken ve ilk başta kendisini yok sayan ataerkil değerlerle meydan okurken artık kendi içinde bir tartışmaya geçmek durumundadır. Case’in yeni bir poetika olarak savunduğu noktanın gerekçesini bu iddia oluşturmaktadır.

Bu tespitin ardından Aston,

“Feminizmin geleceği, tiyatro ve performans alanındaki “feminist kalıntıyı” ele alan bu kısa araştırmanın bazı önemli meseleleri tartışmaya açması kadar, onun kadınların toplumsal ve kültürel hayatlarında etkili ve etkileyici bir rol oynama becerisine bağlıdır. Özellikle, feminizm kendine “seyirci” veya genç kadın kuşağı topluluğu bulmalı ve tanımlamalıdır.” der.

Feminist Tiyatronun İzinden

Case, çalışmasını: Geleneksel Tarih: Feminist Bir Yapıbozum, Kadın Öncüler, Kişisel Tiyatro, Radikal Feminizm ve Tiyatro, Materyalist Feminizm ve Tiyatro, Renkli Kadınlar ve Tiyatro, Yeni Bir Poetika’ya doğru başlıkları altında toplamıştır.

Case, bu çalışmada yapmak istediğini şöyle vurgular; “tanımlayıcı hiçbir beyanda bulunma hedefim yoktu, yalnızca bir başlama noktası ya da bir çalışma yöntemi önermek istedim.”

Yazının devamında tarihsel süreç ve farklı deneyimlere yakından bakmaktansa yazarın özellikle üzerinde durduğu, yeni bir poetika kavramına bakmak istiyorum.

Feminist Tiyatro’da Yeni Bir Poetika

“Tiyatro açısından, feminizm için temel kültürel proje, Aristotales’in Poetika’sındaki kavram ödünç alınarak, “yeni bir poetika” terimiyle ifade edilebilir.” diyor Tiyatro ve Feminizm kitabı. Alıntının yer aldığı paragrafın sonunda şöyle devam ediyor:

“Bu “yeni poetika,” kadınların temsili ve algısıyla ilgili geleneksel sistemleri yapıbozumuna uğratacak ve kadınları özne konumuna yerleştirecekti.”

Bunun için anlam üretimine odaklandığımızda, gösteren ve gösterilenle karşılaşırız. Ataerkil bakışın içinde kadın temsilleri belli kalıplara sığdırıldığı gibi beklenen oyunculukta “kadın imajının” dışında değildir. Burada feminizm açısından önemli ve göstergenin kendisine yerleştirilen bir kavramdan bahsetmek gerekir.

“Kültürel kodlama, ideolojinin gösterge üzerinde tam olarak görünür hale gelmesidir; göstergenin kültürün genelinde çağrıştırdığı anlamı kontrol altında tutan değerler, inançlar ve görme biçimleri setidir.”

Tiyatroda kadın göstergesi eril bakışın yansıması olduğu kadar eril bakış için de üretilmiştir. Hatta izleyici bu eril bakış gözlüğüyle bakmaya alışmıştır.

Case’e göre bu durum, “hem sahne üstündeki kadın temsilleri hem de kadın oyuncuların bu tür rollere hazırlıkları ve oyunculukları açısından gerçekliği kadınlar için bir “sanat hapishanesine” çevirir.”

Buna karşın, “geleneksel biçimlerin politik doğası hakkındaki keşifler, şu soruyu ortaya atar: “Bir kadın biçimi, dişil bir morfoloji var mıdır?” Kadınlar artık kültürel üretimin nesnelerinden ziyade özneleri olacaksa, bu kültürel devrim yeni bir biçim ve hatta belki yeni bir kadın söylemi gerektirmez mi? Bu soru feminist eleştirel kuram içindeki en temel tartışmalardan birini ortaya çıkarmıştır.”

Bu tartışmalar ekseninde birbiriyle iletişim içinde kışkırtıcı pek çok tavır bulunabilir. Çağımızda göstergelerin geldiği noktadan bakınca yeni poetika, gerçekliği yansıtan değil yaratan noktasına gelebilir. Bu yeni imkana dair Case kitabını şu sözlerle bitirir:

“Tiyatro alanındaki feminist, en etkili tek baskı unsurunu, toplumsal cinsiyeti, açığa çıkarabileceği, bozguna uğratabileceği ve kaldırabileceği laboratuvarı kurabilir. Keza aynı laboratuvar, geçmişin baskılarından kurtulmuş ve hem kadınlar hem de erkekler için yeni bir çağı müjdeleyebilen bir özne temsili üretebilir.”

Estetik formda üretilen nice yeni çağ müjdesi göstergelerin gerçekliğin yaratılmasına olumlu katkılar sunması dileğimle yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalın.

Case, Sue – Ellen, Feminizm ve Tiyatro, Çeviren: Ayşan Sönmez, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010. s. 10, 12, 13, 24, 32, 161, 172, 176, 182