Hayatın geştalt prensiplerine göre kurgulandığını, oyun teorisinin gölgesinde yoğrulduğunu çok geç-belki de erken- fark ettim. Ya da ettiğimi zannettim. Aslında insanlar arasında, hayvanlar doğasında, yıldızların ışığı altında kötü olan hiçbir olgu yokmuş. Sadece sınırdaki, uçlardaki, yok olmaya ramak kalmış norm dışındaki duygular zannımca kötü olarak tanımlanabilir. Hayat iki ya da daha fazla uçlu, gözlü, kulaklı bir nesneydi. Ne olduğundan tam olarak emin olmamakla birlikte hayatın bu kutuplarına, bu ayrışmalarına, bu savaşımlarına hâkim olabildiğimi düşünmekteyim.

Hayat kara bir güneş gibiydi… Görüyorduk görmesine, yürüyorduk yürümesine, sevişiyorduk sevişmesine fakat neyi nasıl görüyorduk? Nasıl seviliyorduk, gökyüzü ne ara bu kadar güzel olmayı başarabilmişti? Bu sorular başka bir bilim dalına aittir. Felsefeyi sevmediğimi düşünüyorum. Sorgulama yapmaktansa aksi gibi büyük keyif alıyorum. O zaman bu ne perhiz bu ne lahana turşusu bu ne sorgulayıcı bir bakış… Hayat zıddıyla bakiydi, hayat eşiyle güzeldi; hayat bir etkileşim, bir iletişim örüntüsüydü. Hayatının ne olduğu bir türlü anlamlanmıyor… Hayat hakkında bu kadar çok kanıya ve yargıya ve iddianameye sahip olan benin bu anlamsızlığı biraz saçma. Nasıldı? Diğerleri nasıl anlam verebiliyordu? Tek anlamsız ben olamazdım. Hayat neydi? Ne ara doğrulmuştu? Biz ne ara bu raddeye gelebilmiştik? Bu çok geniş bir bakış açısına sahip bir sorgulama. Yüksek ihtimalle işin içinden hiçbir zaman çıkamayacağım. O kadar geniş açılı ki içine koca bir evren sığabilir. O kadar yanıtsız ki filozoflar ihtilafa düşeceklerdir… Ve işin acı yanı herkes bir doğruya ulaşacak. Herkes kendi penceresinden bakmaya, kendi penceresinden baktığı yetmezmiş gibi kendi penceresinden görmeye devam edecek. Bu güneşin doğudan doğması kadar kaçınılmaz bir fiil.

Ben hep aynı, hep deniz, hep kasaba, hep orası… Gözlerim kafatasıma, yani benliğime, yani insanlığıma mühürlü bir vaziyette doğruldu… Benliğim hiç başka bir benliğe konu edilmedi. Esamesi bile okunmadı. Hep ben olarak baktı, baktığı yetmezmiş gibi hep ben olarak gördü. Şimdilerde insanlar birbirlerini anlayamamaktan ilgisizlikten, yorulmuş zihinlerden bahseder oldu. Ne hoş… Ve fakat hayat yalnızca inişlerden yalnızca yokuşlardan yalnızca gökyüzünden oluşmadı, oluşamazdı. Oluşsaydı şayet farklı bir dünyada yaşıyor olurduk. Kanunlarımız, ilkelerimiz, çocuklarımız, yarınlarımız bambaşka olurdu. İşte o zamanda oraya dünya demezdik. Hayat bu şekilde meydana getirildi, bu şekilde önümüzdeki tabaklara servis edildi. Bu yemekten yemeye mecbur bırakıldık. Kimi lokmalarda tat alırken kimilerinde kustuk. Kimileri başımızı döndürürken kimileri gözlerimizi açtı. Anlatmaya çalıştığım, hayatın bir geştalt olduğudur. Şimdi farklı bir pencere açıldı, doğudan gelen ilk güneşin ışıkları eşliğinde. Şimdi o ışıklar aydınlatmakta benliğimizi.

Şimdi geştalt nedir? Neye yarar, nereden patlak vermiştir? Bu soruların yanıtını vermek için biraz kuram kitabı karıştıralım. Geştalt kuramı insanın bir bütünden meydana geldiğini ve o bütünü oluşturan parçaların olduğunu söylemektedir. İnsan kutuplarıyla yani negatif ve pozitif yönleriyle vuku bulmuştur. Söylemeye çalıştığı şey budur. Benim anlatmaya çalıştığım şey ise, geştaltın hayatın her alanına sirayet etmiş olmasıdır. Bugünümüze, odaklanır geştalt… Bu minval üzere yazmaktayım. Hayat iyinin, kötünün ve arafın boyutlarını içinde barındırmaktadır. Hayat yalnızca sola veya yalnızca sağa giden bir gemi değildir. Hayat sağa kırılışların, sola savrulmaların; düşüşlerin, yaralanışların gölgesinde yol bulurdu. Bu hayat, bu evren, bu insanlık… Şu geştalta da bir bakın… İnsan kutuplarıyla bakidir. İnsan gökyüzünü ve yeryüzünü göğsünde aynı anda barındırır. Geştalt bu noktaya parmak basıyor. Ne hoş…
Ve fakat bazı insanlar sadece gökyüzünü istemekte, bazıları ışık bazıları nefes, hayat… İşte teorinin sıkıştığı nokta burası… Bu istekler, arzular ne olacaktı? Nasıl bu şey bu göz yanılsaması veya bu gerçek nasıl sindirilecekti? Bu geştaltı, bu zıtlıkları, bu hainlikleri, bu kötülükleri, bu iyilikten ilham alan haksızlıkları anlamlandırmak… İşin zor olan kısmı burası… Böyle kalmaya devam edebilir. Belki dokunmak pimini çekmektir dünyanın, belki sürüye kurt salmaktır, belki pusulayı güneysiz kılmaktır. Ve değersiz kalsın kötülükler, hırsızlar hala kol gezmeye devam etsin, yıldızlar hiç gökyüzünü terk etmesin. Bunları söyleme cesaretini kendimde nasıl bulabiliyorum. Hangi yetkinliğe sahibim? Hangi diplomayla bunları yazıyorum? Şimdi psikoloji insanları bunları okusa bana ne derlerdi? ‘sen mi çözeceksin bu dünyanın gizemini’ mi derlerdi? Sağlık olsun…

Sadece iyicil ve kötücül bir bakış açısıyla yazmaya çalışıyorum. Koca, şişman göbeğimi yerinden oynatmaya çalışıyorum. Bir kere de batıdan bakayım gökyüzüne, bir kere de yürünmeyen bir patika keşfedeyim ormanın derinliklerinde… Ve patika beni bilmediğim bir ülkeye bilmediğim bir fikre bilmediğim bir zamana götürsün. Geştalt kuramını bir de Ernest Hemingway’in alıntısı ile anlamlandırıyorum. “Ah şimdi, şimdi, şimdi; şimdiden başka şimdi yok. Ve şimdi senin peygamberindir’ Müthiş. Hangisi önce doğdu bilmiyorum ama sanki ikisinin de söylemeye çalıştığı şey aynı. Yarın yok, geçmiş yok; gelecek, geniş zaman yürürlükten kaldırıldı. Sadece –yor, sadece an, sadece yaşanılan var. Ah şimdi sen nelere gebesin böyle? Hem geçmişin soğuk limanlarını hem de geleceğin bulantılı günlerini göğsünde taşıyorsun. En büyük yük şimdide… Bu yüzden anı yaşaması bu kadar zor… İçinde ihtilaflar var. İçinde günahlar ve sevaplar ve geştalt var. Şimdi ve burada olmak… Sadece şimdiyi düstur edinmek var. Sadece şimdinin boyunduruğu altında olmalı insan ki bu sayede özgürlük…

İnsan, hoyratça olmasa da yani en azından keyfince yaşayabilmeli. ‘Şimdiden başkaki şimdi, hiçbir zaman ele geçmeyecektir.’ Yapay şimdiler, yalancı yarınlar ve bozulmuş geçmişler para etmeyecektir. ‘Şimdiden gayri şimdi yok’ geştalt ana odaklanıyor. Ve aynı zamanda yeraltından görüyor. Dostoyevski’ye bir saygı duruşu… Sadece yeraltından görülemez dünya; yapraklar ve ışıklar; gökyüzü ve iyilik var. İyi her şey iyi hayat iyi belki ölüm biraz kötü-kalanlar için, ölenleri bilmiyoruz- Kahramanlar, yolcular, dilenciler, diplomatlar, yalancılar ve pollyannacılar ile var olmaktadır, dünyamız.

Her şey düzeninde bu yüzden şikâyet edemiyorum artık. Şikâyetlerim ve yakınmalarım anlamsız durumdalar. Ne yani ben bu eleştirdiğim olgulardan daha iyisini ve daha güzelini mi ortaya koyacağım? Ben bu düzene çomak sokamam ki, düzen beni kırar ve az kalsın kırıyordu. Geştaltı görebilmek bu yıkımın önüne geçti. Ya da yardımı dokundu. Ama asıl eziyet zihnimdeydi. Asıl yıkım orada oldu. Depremin ilk yıktığı kasabaydı. Merkez üssüne en yakın bölgeydi. Şimdilerde yeniden yapılmaya, yeniden kurgulanmaya ve yeniden hayata başlamaya çalışıyorum. Umarım zıddımla baki olmayı, yarını umursamamayı ve geçmişe gömülüp kalmamayı başarabilirim. Hayat bir denge tahtasında… Bir o tarafta bir de -az da olsa- bu tarafta… Minnet duyuyorum hayata ve getirdiklerine…

Hazırlayan: Aydın Sevin