Volume I: Miles Ahead

Jazz severler için 2016 yılının özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Jazz’ın kötü çocuğu Miles Davis ve duygusal adamı Chet Baker filmleri (Miles Ahead / Born To Be Blue), dünya çapında sessiz sedasız, jazz toplulukları ve hayranları arasında ise oldukça gürültülü bir şekilde karşılandı.

Bu yazıda Miles ve Chet’in anısına çekilen ve biopic özelliği taşımasından çok, subjektif bir portre çizen filmleri inceleme cesaretinde bulunacağım. Cesaret diyorum çünkü filmleri kronolojik bir biyografiden çok, figüratif bir sanat eserine dönüştüren yönetmenlerin bu atılımı da oldukça cesur geliyor bana. Altından kalkabilmişler mi? Artistik dokunuşları ve bu müzik ilahlarının protagonist ve antagonist personalarını yansıtış ve anlatış biçimi ile yeterince isabetli bir film sunduklarına inanıyorum.

Miles Ahead, anlattığı karakterle oldukça paralellik gösteren, amacın da bu olduğunu yapımda, yazımda, yönetmede ve rolde emeği geçen Don Cheadle (Miles Davis) tarafından belirtilen, kaotik ve adil bir film olmayı başarıyor. Miles’ın hayatının bazı dönemlerinde meydana gelen önemli olayları temel alarak, bunun üzerine kurgu inşa ediyor, yüzde yüz aynı olmasa da, gerçek olayları ve ruh hallerini süsleyerek, gerçeği makyajlayarak sunuyor, hem müzisyenin tacını cilalıyor hem de adını onurlandırıyor.

Filmde Miles Davis ile (Don Cheadle) röportaj yapıp iyi bir haber sunmak isteyen gazeteci Dave Braden (Ewan Mcgregor), Miles’ın düzenlediği ev partilerinden birine katılır. Hırsına yenik düşüp Miles’ın henüz piyasaya sunmaya hazır hale getirmediği demo kayıtlarından plakçılara bahseder. Miles bunun üzerine sinirlenir ve bu gazeteci ile arasında nefretle başlayıp dostlukla devam eden bir süreç başlar. Miles ile bu fiktif karakterin başından geçen olaylar, Miles’ın karakterine dair detaylarla seyirciye sunulur. Filmdeki aksiyon sahneleri, duygusal sahneler, Frances Taylor aşkı, olabildiğince Miles’ın gerçek kişiliği etrafında anlatılmaya çalışılır.

10 senelik bir çalışma sonunda meyve veren bu proje hakkında Don Cheadle şunları söyler:

“Biyografik bir film yapma niyetim yoktu. Amacım bir kılavuz yaratmak değildi, zaten Miles’ın da bununla hiç alakası yoktu. Özellikle bu sanatçı için standart bir şeyler yapmak, onun şahsına bir tecavüz olurdu.”

Bir başka röportajında ise şöyle konuşur:

“Onun müziklerini dinlediğimde kafamda hika

yeler döner ve haliyle müziğin o hikâyeleri desteklemesini istedim. Bize söylendiği gibi kronolojik, beşikten mezara biyografik bir yaklaşımda bulunsaydık, müziğin yarattığı o özel anlara haksızlık etmiş olurduk.”

untitled_shoot-4652.jpg

Cheadle’ın filmine baktığımızda bu düşünceleriyle ne kadar paralel bir eser ortaya koyduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Ortada tarih dersi verir gibi kronolojik bir biyografinin yerine, tıpkı Miles’ın trompetindeki doğaçlama tarzı gibi, ihtiraslı ve hırslı bir hayat hikâyesi olduğunu fark ediyoruz.

Cheadle’ın sıkı bir Miles hayranı olması kendisini, onu taklit edişindeki ustalık yaratımının merkezine oturtuyor. Onun gibi konuşması, “cool” tavırları, manik depresif davranışları, arzuları ve ihtirasları ve müziğe olan ihtiyacının dışavurumunu son derece başarılı bir oyunculukla göz zevkimize sunuyor.

Miles’ın karakterini yansıtan giyim kuşamı da filmin kostüm seçimi başarısını ve karakterin real life accuracy’liğini (gerçek yaşam eşdeğerliği) kanıtlıyor. Uyuşturucu düşkünlüğü, melakonlizmi ve hırçınlığı aynı tepside yoğruluyor ve Miles’in kendisinin de dediği “Ben ikizler burcuyum” lafını çok iyi bir şekilde betimleyerek, Miles’ın iki kişilikli olduğu gerçeğini -kızgın ve savaşçı, değer veren ve seven, içsel ve yüzeysel- ustaca anlatıyor.

Film Miles ve müziği gibi doğaçlama takılmakla kalmıyor elbette. Bazı sahneler, Miles’ın bazı biyografi kitaplarında geçen enstantanelerle son derece benzer çekilmiş. Mesela Miles’ın Gil Evans’la beste yaptığı sahne. Yine Miles’ın büyük aşkı balet Frances Taylor (Emayatzy Corinealdi) ile olan sahneler gerçek tutkuyu ve ihtirası son derece iyi resmediyor.

Miles’ın kullandığı uyuşturucuların da etkisiyle bir gece evde halüsinasyon görüp Frances’e saldırması, başarılı bir şekilde işleniyor. Miles’ın hayatındaki önemli birkaç olay filmin climax noktaları haline getiriliyor ve izleyiciyi içine çekiyor. Miles’ın ırkçı polislerce “tutuklamaya direndi” gerekçesiyle başına darbe alıp nezarete atılması olayı da yine filmde nerdeyse birebir ele alınıyor.

İki arada bir derede bu Miles Ahead, tutarsızlıklarıyla, tutarlılıklarıyla, kesinliğiyle, gerçekçiliğiyle, atmosferi ve kurgusuyla jazz severlerden tam puan aldığı gibi, müzisyen dünyasında yeterli bir biopic olmadığı noktasında da eleştiriliyor. Ben de IMDB puanına aldanmaksızın izlemeli, kendiniz karar vermelisiniz diyorum. Bir sonraki Chet Baker – Born To Be Blue incelemesinde görüşmek üzere.