Okuma süresi: 5 dakika

Sosyolog Manuel Castells’in Kent Sınıf İktidar kitabı ismi ile ve kitabı elinize alır almaz gördüğünüz kapak illüstrasyonuyla, yaşadığınız kentin gerçeklerini, kentsel yapı, bu yapılanma içerisinde oluşmuş sosyolojik/ekolojik unsurlar ve tabii ki siyasal yapılanma seçimleri bağlamında oluşturulan düzen, yaşadığınız şehrin hafızanızda canlanma biçimini belirliyor. Hafızada canlanan manzara hangi kavram üzerinden bakarsak bakalım hiç de iç açıcı değil. Üstelik kitabın 1976 yılında kentler, sınıflar ve iktidarlar üçgeninde oluşan sorunsal sentez üzerine yazılmış bir dizi makaleden oluştuğunu okuduğumuzda aradan geçen 45 yıl boyunca dikkat çekilen konu başlıkları adına bırakalım biraz da olsa iyileştirici adımlar atılmasını, içinden çıkılmaz bir biçimde karmaşık ve zorlayıcı bir noktaya geldiğini dehşetle fark ediyoruz. O zaman bizler nasıl bir üçgenin (Kent-Sınıf-İktidar) içinde yaşıyor ve ne için mücadele ediyoruz? Bu kent yaşamlarının sürdürülebilir yanı kaldı mı ya da bizler sürdürebilir miyiz?

21. yüzyılda yaşam kavramının birinci sırasında yer alan “Küresel Kent” kavramı yaratılan yeni global dünya düzeni içerisinde kendini hemen kabul ettirdi.  Örnek vermek gerekirse bu tanım içerisinde yer alan İstanbul kenti, kent-sınıf-iktidar kavramları düşünüldüğünde, -son 20 yıl içerisindeki yapılanma hızına da bakarak- başlı başına ele alınması gereken, üzerine yeni kavramlar türetilmesi gereken bir metropol olarak yerini aldı. İstanbul kentinde yaşayan bendenizin aklına kitabı elime alır almaz  üşüşen  kavramları sıralayacak olursam; metropol, hızlı büyüme, kentsel dönüşüm, çılgın projeler, atılımcı politikalar, her köşe başında inşaatlar,  iktidar ve muktedir ayrıcalığı taşıyan adamların birbiri ardına kestiği kırmızı kurdeleler, yaşam alanları, çoklu yapılanma alanları adına altında bireyselleşme illüzyonları…  Kapitalizm, globalleşme, küresel bazda kentleşme, iktidar ve sosyolojik unsurların görünmeyen dayatması , satın alarak sahip olma veya kiralayarak sahip olmalara binaen kurguladığımız yeni dünyaya “küresel kentler” diyoruz. Yeni kent sosyolojisi kavramının kurucularından olan Manuel Castells kitabı Kent Sınıf İktidar içeriğinde incelenecek çok ayrıntı var. Buyurun başlayalım.

Yeni Kent Yeni Sosyoloji Yeni İktidar Yeni Eşitsizlik

Kentler adına, kentlerde yaşayan sınıflar adına ve hükümetlerin kentleri yeniden ve yeniden ve yeniden inşaya kalkışması adına artık yeni kuramlardan bahsedilmenin gerekliliğini ortaya koymak isteyen bir kitap ile karşı karşıyayız.  Sorulması gereken önemli bir soru olarak; küresel kentlerin anlamsal inşası nasıl oluştu ve nereye doğru yol aldı? Bu sorunun cevabı yeryüzünde yer alan ve küresel kent kavramı içerisine giren her bir şehir adına, coğrafi, sosyolojik yapı ve siyasal oluşumlar adına değişebilir.  İlk olarak 1976 yılında Le Monde Diplomatique dergisinde bir dizi makale olarak yayınlanan Kent, Sınıf, İktidar ele aldığı sorunsalı senteze ulaştırma amacı ile yazılmış. Nihayetinde kitap olarak elimize aldığımız bu makaleler dizisi kitap içeriğinde toplamda dokuz bölümden oluşmakta  ve Manuel Castells bölümler boyunca toplumlar, sınıflar ve iktidarlarca belirlenen kent kavramının tutarlı analizlerinin yapılması gerektiğine dikkat çekip, bu tür analizlerin eksikliğinin kentler açısından olumsuz sonuçları olabileceğine işaret etmekte. Manuel Castells  kitabın daha ilk sayfasında, kentsel kriz ve çevre sorunsalını kast ederek; “İlk olarak, siyasi çatışmalar ve özellikle de liberal demokratik devletin karar alma sürecinin merkezinde yer alan seçim politikaları, bu konulardan derinden etkilenmiştir.” tespiti yapmış ve kitabın ana katmanlarından birini oluşturan orta sınıfların çok duyarlı oldukları kentsel gelişme ve “yaşam kalitesi” konularını nasıl bir kapsayıcılıkta ele alacağının sinyallerini vermiş.

Gelişmiş kapitalist toplumlar sorunludur. Kitapta ilk etapta bunun söyleniyor olması önemli zira,  gelişmiş toplum yapıları, siyasi oluşumları ve yerleşim yeri yaratma kavramlarıyla refah düzeyinin temsilcileridir fakat bir bu kadar da, -hatta daha da fazla- ciddi uyumsuzlukların olduğu bir yapıyı da işaret eder. Halbuki kent kavramı bütün toplumsal grupların; -konut, eğitim, sağlık, kültür, ticaret, ulaşım gibi-  günlük yaşamının temelinde yer alan ortak tüketim araçlarının örgütlenmesi ile mümkün kılınan bir yapı değil midir?(!) Gelişmiş kapitalist sistemlerde bu durum hem tüketimin artan toplumsallaşma eğilimlerini hem de tüketim araçlarının üretimle bölüştürülmesindeki uçurumun mantık dışı çelişkisinin ifadesi olarak oluşmaktadır maalesef ve hiç şüphesiz.    

Oluşturulan yeni sınıfsal yapı, yeni kentsel yapı ve devletlerin yeni rollerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurgulanan neoliberal siyasi düzende nasıl bir kurguyla belirleyici olduğunun temelinde aslında kent manzarasında gördüğümüzün tam aksine (Işıl ışıl, dinamik, üretken ve ürettiğini tüketen)  ciddi eşitsizliğin yattığını anlıyoruz. Kitabı okudukça kent-sınıf-iktidar nezdinde önümüzde beliren asıl manzarayı görmemiz açısından Manuel Castells’in şu sözleri önemli bir perspektif oluşturuyor: “Toplumsal katmanlaşma sistemi ile toplumsal sınıf sistemi arasındaki içsel ilişkiyi reddedip, ilkini ikincisine bağımlı kıldığımız noktadan itibaren, bu toplumsal eşitsizliğin özel durumunu üretim tarzının dönemlerine ve toplumsal sistemin tarihsel biçimlenişine göre ifade etmek zorunda kalırız. Dolayısıyla, artık hakim sınıflar açısından mükemmel sonuçlar veren bir kaderciliğe dayanan “zengin” ve “ fakir” arasındaki ezeli farklılığı ifade eden tarih anlatısından, tüketim düzeyinde farklılaşmanın toplumsal olarak üretilişinin kesin olarak analiz edilmesine ve baskıcı günlük yaşam biçiminde kendini gösteren belirli bir tür toplumsal ilişkinin temel mantığının incelenmesine geçilmektedir.”

Buradan ortak tüketimin neokapitalist ekonomilerdeki stratejik rolüne ve “kitlesel tüketim” olarak adlandırılan bir kavrama ulaşmaktayız. Oluşan yeni yapılarda zengin-fakir ayrımı ve buna istinaden oluşan gelir uçurumları kapsayıcılığında kapitalist sistem için  “Hane halkı tüketimlerinin” ne kadar büyük rol oynadığını biliyor muydunuz? Oluşturulan devasa sistem içerisindeki devasa uçurumlar ve yarattığı çelişkilerin adı olarak karşımıza çıkıyor “kitlesel tüketim.” Dolayısıyla oluşturulan bu devasa düzen sosyal yapı ve sosyal yapıda ifade bulan; sosyal konutları, sosyal çevreyi, sosyal-siyasal erki de temsil etmiş oluyor. Bu bağlamda kurgulanan sosyal konutların sadece bir tür “ihtiyacı karşılama alanı” olmayıp “toplumsal ilişki alanı” olarak da düşünülürse devletlerin müdahaleleri için bir formül olarak üretildiğini ve üretilen bu yapılara bizlerin, tüm sınıflarla beraber bağımlı hale getirildiğimizin altı kitabın en önemli tespiti olarak kalın uçlu bir kalemle çiziliyor.  Yeni eşitsizliğin toplumsal belirleyicileri Manuel Castells’in 45 yıl önce dikkat çektiği konular üzerinden 45 yıl sonunda artık değişmez bir şekilde yerli yerine oturuyor: Sınıfsal yapı, kentsel yapı ve gelir eşitsizliğine rağmen ortaklaşa yaşamdan doğan kitlesel tüketim.

Kent Planlamasının Toplumsal İşlevi ve İdeolojisi

Çok düz bir noktadan girecek olursak, yaşanılan kent ve kentin sosyolojisi adına olması gerekenler belirlenmeli, çevre şartları gözetilmeli, bunlara istinaden politikalar oluşturulmalı, oluşan politikalara uyulmalı ve uygulanmalıdır. Yaşanılan kentin korunması ve çığırından çıkmaması adına. Bu yorum “Kent Planlaması” adına düz ve basit bir tanım. Manuel Castells kent planlamalarının toplumsal işlevini, içinde ve etrafında kurulan ideolojileri Fransa’nın üçüncü en büyük ticari limanına sahip olan Dunkirk üzerinden ele alıyor. Endüstriyel-Kentsel gelişme üzerinden yapılan ampirik araştırmalar adına liman çevresinde kurulan Çelik Üretimi Tesisleri’nin öneminin Kent-Sınıf-İktidar üçgeninde çığır açıcı bir anlayışla kurulduğunu fakat yaşanılan bir dizi süreç sonrası Dunkirk Limanı’nın kent planlamasındaki kesin başarısızlığı üzerine önemli tespitlerde bulunuluyor. Sanayileşmenin önemli bir ölçüsü olacak Dunkirk  Limanı’nda planlamalar başlar başlamaz yapılmaya başlanan kaçınılmaz konut projelerinin, işçi-sınıfı konut sitelerinin yapılma aşamalarında hazırlanan planlarla, planlama kurumları arasındaki ilişkinin bir türlü kurulamaması Manuel Castells en çarpıcı nokta olarak belirtiliyor.  Kent üzerindeki toplumsal çıkarlar, mekânsal modeller ve tartışmaların bir kentin oluşumu açısından o kente nerdeyse iyi anlamda hiçbir şey kazandırmadığını aksine çok kısa ve uzun vadede tahminimizden daha büyük zararlar verebildiği çarpıcı örneklerle açıklanmış.  

“Kent yapısının işlemeyen yönlerini düzeltmek ya da kurumsal olarak yönetim birimleriyle ifade edilen tüm toplumsal sistemin uzun vadeli çıkarları doğrultusunda bir politikayı uygulayabilmek için, bu alanda giderek daha fazla yönetimsel müdahalede bulunmamız gerekecektir. Dolayısıyla kent planlaması kentsel gelişmenin sinir merkezi haline gelmektedir; bunun motoru olmaktan çok yaygın eğilimlerin bir yansımasıdır.”

Kentler oluşan toplumsal pratiklerimizin bir ifadesidir aslında ve kent planlamasının siyasi arka planı da buna göre oluşmaktadır. Kentlerin yapılandırılmasında oluşturulan yeniden yerleştirme mücadelesi planlama kapsamından saptığında veya çağın insanına tam anlamıyla cevap veremeyecek şekilde gerçekleştirilemediğinde protestoların devreye girmesi toplumsal işlevin ortaya çıkması adına belirleyici olacağı kitabın son çeyreğinde en çok altı çizilen konuları oluşturuyor. Kentler oluşurken devreye giren bu tip unsurlar ideolojik alanda oluşan yaşam biçimlerini de devreye sokuyor. Çevre, yaşam alanları, bahçeler, parklar… vb. Bu alanlarda gerçekleşen toplumsal hareketleri oluşan protestolar bağlamında  inceleyen Manuel Castells çevreci hareketlerin kent için ne anlam ifade ettiğini sadece orta ve altı sınıfların değil muhafazakar elitlerin de kent adına gerçekleştirdikleri itirazların kent ruhunu nasıl şekillendirebileceğini tarih içinde gerçekleşmiş tek tek örnekler üzerinden aktarıyor. 

Böylelikle…

1970’li yılların son çeyreğinde yazılan fakat halen güncelliğin koruyan, kitaplığımızın kaynak kitapları arasına girmesi gereken Kent, Sınıf, İktidar kitabı oluşmuş oluyor. Kitabı mutlaka alıp okumanız adına yazdıklarımdan daha fazlasını teşkil eder şekilde birçok öğretici ve ince detayları yazımın kapsamına almadığımı belirtmek isterim. Çünkü ülkemiz düşünüldüğünde son yirmi yılda yaşamsal, toplumsal ve siyasal anlamda yeniden yapılandırılan şehirlerimizi daha iyi anlayabilmek için Kent, Sınıf, İktidar kitabını mutlaka okumalısınız. Yaşadığımız şehir için neler yapılmaya çalışıldı ve bizler tüm yapılanlar karşısında ne yaptık?

Phoenix Yayınları’na böylesine kıymetli bir kaynak kitap için ve kitabın çevirisini gerçekleştiren Asuman Türkün’e teşekkürlerimle.