“sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.”
Sokrates.

1906-1975 yılları arasında yaşamış, geçen yüzyılın en etkili siyaset felsefecilerinden biri olan ünlü düşünür Hannah Aredt yaşadığı dönem içerisinde çarpıcı ama bir o kadar da doğru ve keskin düşünceleri ile varlık bulmuştur. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği için birçok zorluk ile karşı karşıya kalan Arendt, yaptığı çözümlemeler ve eserleri aracılığı ile bugün de kendimizi sorgulamamız gerektiği gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bu makalede “sıradanlık maskesi” kavramı ile kast edilen ‘iyilik’ durumunun özyitimi, “Kötülük problemi” nin doğuşudur. “Sıradanlaşma problemi” (özyitim) insanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olan Yahudi soykırımı ile ve ilk kez 1963 yılında Arendt aracılığı ile “kötülüğün sıradanlığı” (1) kavramı ile gün yüzüne çıkmış olsa da bununla sınırlı kalmayıp geçmişten günümüze varlığını korumuştur.

Yahudi soykırımı sırasında toplama kamplarına götürülen Yahudilerin nakledilmesinden sorumlu olan Adolf Eichmann İsrail mahkemesi tarafından yargılama sürecinden geçirilirken Arendt The New Yorken için dava sürecini izler ve kaleme alır. Eichmann yargılama sırasında, işlediği cinayetleri “iyi bir devlet memuru ve yurttaş olarak görev bilinciyle”(2) yaptığını ve suçlu olmadığını söylemiştir. İnsanın zihninde hayretler yaratan ve yüzünde donuk bir ifade bırakan bu açıklama, yozlaşmanın ve insanın kendisine yabancılaşmasının başlangıcıydı. Yozlaşmanın ilk hedefi dil ama en büyük hedefi ise zihindi. Yozlaşmanın dili ile yaşanılan durum “nihai çözüm”, tahliye” ve “özel muamele” iken gerçekte olan “ölüm” “gaz odaları” “tecavüz” “imha” “soykırım” ve “katliam”dı. Yozlaşma önce dile yerleşmişti daha sonra zihne, bedene ve insan vücudunun kök hücrelerine kadar yerleşecekti. Önce bir insanda sonra bir toplumda ve daha sonra bir bütün olarak yaşamda varlık bulacaktı. Korkunç! Yahudileri vurup öldürmek zorunda kaldığına inanmak, cinayetlerin suç ortağı olma durumundan arınmaya çalışmanın adı idi. Körü körüne itaatini anlatan Eichmann “Yasalara bağlı bir vatandaş olarak görevini yaptığını” belirten ifadeleri kullandı yüzünü daha önce hiç görmediği kadın, adam ve çocukların ölümüne ortak olurken,

“Eichmann bir anda üstüne basa basa hayatı boyunca Kant’ın ahlak kurallarına ve özellikle de Kant’ın görev tanımına uygun yaşadığını ilan etti. İlk bakışta tam bir rezaletti, üstelik bu duruma akıl erdirmek neredeyse imkânsızdı; zira Kant’ın ahlak felsefesi insanın muhakeme yetisi ile yakından ilişkilidir ve bu yeti de körü körüne itaati imkânsız kılar.”(3)

Burada Arendt’in “das banale des böse” “kötülüğün sıradanlığı” kavramını kullanmasının en büyük nedeni Eichmann’ın yaptıklarının kaçınılmaz görev ve yasa olduğuna kendini inandırmasıydı. Kendi zihni ile düşünmeyi, vicdanını, muhakeme yetisini bırakmış, kendisine yabancılaşmış ve ona verilmeye çalışılan zehri derinliklerine kadar çekmiştir. Bu da yaşanılan her türlü suç durumunu, bu suça ortak olanlar tarafından meşru kılmaktadır.
Arendt, ‘görevini yapan yurttaş’ kelimesinin ardındaki antisemitist(2), ırkçı / milliyetçi, kişisel vicdan ve kişisel muhakeme kabiliyetlerini yitirmiş, kendi gerçekliğine yabancılaşıp iliklerine kadar yozlaşmış olan bir durumdan ve bu durumun açığa çıkardığı sıradanlıktan bahsediyor. Bu sıradanlık yüz binlerce Yahudi’nin katlini meşru kılmış oluyor. Bu sıradanlık nedeni ile Eichmann yalnızca kendisine öğretilmiş kelimeleri kullanıp, yaşanılan durumu sıradan bir konuşma ve sıradan tavırlar ile açıklıyor. Arendt bu sebeple Eichmann’ı ‘duyarsız- sıradan bir hiç kimse’ olarak tanımlıyor. Arendt bu tanımlamayı derin bir çözümleme süzgecinden geçirirken ‘Kötülük ve düşüncesizlik’ kavramları arasındaki ilişkiyi ele alıyor tarih boyunca meydana gelen ve meydana gelmesi itibari ile yaşanılan sarsıntı ve hayretlerin düşüncesizce hareket etme ve yaşanılan durumun hangi sonuçlar doğuracağını düşünmeme durumundan kaynaklandığını belirtir.

Arendt düşünmeyi reddetmeyi, insan olmayı reddetme olarak kabul eder. Çünkü insanın en büyük özelliği olan ve diğer hayvanlardan farkını sağlayan düşünme durumunu reddetme insanlık durumundan çıkışı içerisinde potansiyel olarak barındırır. O halde insanın içerisinde bulunduğu canlı türü olan düşünme özelliğini yitirmiş hayvandan bir farklı kalmamış olur. İnsan bazı zamanlar sağlıklı ve mantıklı düşünebilme yetisini kaybeder çok kısa anlarda olsa bile bu durum ile karşı karşıya kalır ve düşünebilme kabiliyetinden yoksunmuş gibi hareket eder. Bazen çok büyük öfke durumlarında düşünme durumu ortadan kalkar ve şiddet, körü körüne saldırma hali varlık gösterir. Düşüncesizlik halinin yarattığı durumun sonrası, Arendt’in tanımladığı insanlık durumundan çıkış ile karşı karşıya kalmak kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Düşüncesizliğin içerisindeki kölelik halinden uyanıldığında da elde kalan tek şey ise sıradanlık maskesi ve ardında kalmış olan gerçekler olacaktır.

Kaynak

Üzerinde düşünülmesi gereken konu, insanlar tarafından sergilenen kötülüğün gündelik faaliyetlerimiz içerisinde ve sıradan bir şekilde gerçekleşmesidir. Bazen uzaktan bazen de yakından ortak oluruz yapılanlara, düşünme yetimizi askıya alarak yanı başımızda duran kötülüğün vücut bulmasını sağlamış oluruz. Yaşanılan durumlara uzaktan seyirci kalanlar çevresinde meydana gelen ve olup biten her şeyden sorumlu olmak ile birlikte yaşanılan her duruma o durumun faili kadar ortaktır. İtaat eden bireyler var olan düzenin devamlılığını sağladığı gibi yaşanılan durumlara seyirci kalan bireyler de var olan düzenin devamlılığını sağlayıp içerisinde bulunulan kötülük durumundan o kötülüğe itaat edenler kadar sorumludurlar. Belirtilen durumlar içerisinde bulunan hiç kimse kendisini açığa çıkan kötü sonuçlardan muaf tutamaz. Bulunduğumuz alanda yalnızca siyahi olduğu için ötekileştirilen ve hakarete, hatta fiziksel şiddete maruz kalan bir insan ile karşılaştığımız zaman, karşılaştığımız duruma ne kadar müdahale etmiyor ve seyirci kalıyorsak o duruma o kadar çok ortak olmuş oluruz.

Özünde insanlığı felakete sürükleyen şey “kötülük” kavramının var olması değil, insanların kötülüğe direnmekte ısrar etmeyip; bazen seyirci kalarak, bazen emirleri yerine getirip itaat ederek var olan düzenin devamını sağlayıp işlenen suça ortak olunmasıdır. Arendt’in de belirttiği gibi kötülük ve düşüncesizlik hatta düşüncesizlik ve insan olmayı reddetme durumları birbiri ile iç içe ve birbirine kaynaklık eden durumlardır. Bireyleri duyarsızlaştıran, kendi var oluşunu ve kendi benliğini yitirip sıradan bir hiç kimse formuna sahip olmasına neden olan antisemitist, totaliter (5) düzen sıradanlık durumu var edip, önce aklımızı sonra da ruhumuzu esir alır ve köleleştirir. Bizi kendi benliğimiz ile keşfetme ve düşünebilme hakkımızdan men eden ve düşüncesizliğin hapsettiği köleliğin içerisinde sıkışıp var olan bütün suçlara ortak olmamızı sağlayan toplumsal ve ahlaki çöküntüdür. Toplumsal ve ahlaki çöküşü kendisinde gerçekleştirip, totaliter düzene kendini teslim eden “ben” kendinden, eylediklerinden, gerçekte olup bitenden ve düşünebilmekten uzak, insanlık durumunu yitirmiş bir varlık haline gelir. Böylece birey özgür isteme, özgür irade ve toplumsal vicdan ve muhakemeden muafmış gibi davranmaya başlar. İçerisinde bulunduğumuzu sorunlara ve felaketlere karşı duyarsız kalıp hiçbir şey yapmadığımız yani aslında kötülüğe katılmış olduğumuz anlarda bireye gösterilen ya da dayatılan sahte gerçekliğin itaatkâr, özgürlükten yoksun, düşünme kabiliyetinden yoksun, insani onurunu yitirmiş bireyleri haline gelir.

Tarihe ve insanlık durumuna bakışımızı değiştiren Arendt, içerisinde bulunduğumuz insanlık durumunu sorgulayıp kendimize, kendi özgürlüğümüze ve düşüncelerimize adım attığımız yüzümüzdeki sıradanlık maskesini çıkartıp köle olmuş ruhlarımızı ve akıllarımızı ardımızda bıraktığımız bir sürece ve maskemizin altında yatan nedenleri anlamlandırabilmemize kapı aralamıştır.

Arendt’in dediği gibi ‘‘Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir’’(6)

DİPNOT:
1.Arendt Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı, Çeviri: Özge Çelik, Metis Yayıncılık, 2014.
2.A.g.e., s. 142.
3.A.g.e., s. 143.
4. Antisemitizm: Politikada ırkçılığın aşırı şekillerinden biri olarak Yahudi düşmanlığı.
( Ahmet Cevizci, Felsefe sözlüğü, Paradigman yay., İst., 2013, s. 118. )
5. Totalitarizm: Tek bir partinin egemenliği altında, hertürlü, siyasi, ekonomik ve toplumsal faliyetin devlet tarafından düzenlenip muhalefetin baskı altında tutulduğu ve ezildiği, özgürliğe yer bırakmayan siyasi yönetim tarzı.
( Ahmet Cevizci, Felsefe sözlüğü, Paradigman yay., İst., 2013, s. 1530. )
6. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 33.

KAYNAKÇA:
1.Arendt Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı, Çeviri: Özge Çelik, Metis Yayıncılık, 2014.
2.Arendt Hannah, İnsanlık Durumu, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay.,İstanbul.

Kapak görseli