İçinde bulunduğumuz çağın, zamanın doğal akışı gereği, Dünya’nın varoluşundan bu yana en gelişmiş çağ olması beklenir. Sözgelimi, zaman günden geleceğe akar. Geçmişle gelecek arasında, yaşamak eylemini gerçekleştiriyor olduğumuz an vardır. Yani şimdi; günümüz… Gün, dünden gelmektedir; yarına uzanmaktadır. Öyle ise insanlık dünden aldığı mirası büyüterek yarına devredecektir. Bu bağlamda günden geçmişe bakan insanlığın, bir önceki nesli her zaman kendinden eksik ve ilkel görmesi kaçınılmazdır. Buna karşın, insanlığın üzerine tuğla koyarak büyüttüğü yapının temeli, bir önceki neslin hak bilincine sahip olan bir bölümü tarafından atılmıştır. Üstelik o yapıların altı, hak almak uğruna kendini feda eden insanların cesetleriyle dolu bir mezarlıktır. Mezarlık betimlemesiyle kast ettiğimiz gerçeği inceleyelim. 

Dünyanın her yerinde cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak için hâlâ mücadele verdiğimiz günümüzün temelinde, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün varlığına sebep olan, yanarak can veren işçi kadınların ruhları vardır. Günümüz hukukçularının eski Türk Ceza Kanunu’nda (Vücut Dokunulmazlığını İhlal Eden) Cinsel Suçların,  “Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhinde Cürümler” olarak düzenlenmesini şiddetle eleştirdiği bir hukuk düzeninin altında bedeni toplumun ahlakını ve namusunu temsil eden, cinsel dokunulmazlığına ailesi üzerinden değer atfedilen binlerce (çoğunlukla kadın) ceset yatmaktadır. Kız çocuklarının okumasına yönelik projelerin varlığı bizlere cinsel istismar suçunun mağduru olan sayısız çocuğun yok olan hayatını hatırlatmaktadır. Kadınların eşit olabilme, var olabilme mücadelesi vahşi, sayısız geleneğin(!) yarattığı enkaz üzerinden devam etmektedir. 

2019’da hukuk düzenine bağlı yaşamak zorunda olduğunu bilen yahut kendini geliştiren bireylerin farkında olduğu büyük bir gerçek vardır ki:
-beyaz tenli insanların siyah tenli insanlara
-erkeklerin kadınlara
-yetişkinlerin çocuklara
-üniformalıların sivillere
-heteroseksüellerin LGBTİ+ bireylere, kendini diğerinden güçlü görmesi sebebiyle şiddet uygulama hakkı yoktur. Çünkü hukuk düzeni tam da bunun için vardır. Bireylerin dokunulmazlıklarını korumak, fiillerin özgürlük sınırlarını yasa ile belirlemek ve kontrolsüz gücün önüne geçmek için… Bir devlet, çatısı altındaki bireyler sayesinde devlettir. Devlet güç, birey ise hak sahibidir; fakat devlet gücünü toplumu oluşturan bireylere karşı değil bilhassa onların haklarını korumak maksadıyla kullanmakla yükümlüdür. Bu yükümlülükler eksiksiz yerine getirildiğinde toplumun refah seviyesi kendiliğinden istenilen noktaya ulaşacaktır.

Cinsel Saplantılar, Cinsel Suçlar ve Hayvan Hakları:

Nekrofili, zoofili ve pedofili arasındaki ortak noktayı bulmak hukuk sistemlerini bir temele dayanarak eleştirmek ve daha iyi bir sisteme ulaşmak adına faydalı olacaktır. Cinsel saldırı suçu, mağdurun cinsel dokunulmazlığını ve vücut dokunulmazlığını ihlal yoluyla işlenir. Bu suçun çocuklara karşı işlenmesi durumunda saldırı, istismar başlığı altında incelenir. Bir failin bir ölüyle cinsel ilişkiye girme çabası(!), bir hayvana saldırması ya da çocuğu istismar etmesi arasında şöyle bir ortaklık vardır: fail bilir ki; ne bir ölü, ne bir hayvan ne de bir çocuk saldırıya güçle karşılık verip kendini savunabilir. Bu yüzden psikolojik ayrıştırıcı faktörlerden bağımsız olarak fail, üzerinde güç uygulayabileceği bir “kurban” seçmektedir kendine. Tıpkı insanların parçalayıp yemek için kendine kurban ettiği savunmasız hayvanlar gibi…

Bu korkutucu gerçekten hareketle bir tavuğa ya da eşeğe tecavüz eden kişinin, toplumun tamamı için tehlikeli, potansiyel suçlu olduğu açıktır. Kişi zaten toplumca suçludur ama hukuk düzeni ancak “sahipli mal” niteliğinde bir hayvan zarar gördüyse “sahibinin mal varlığını korumak maksadıyla” tecavüz eden faili para cezası ile ödüllendirmektedir. 

Pier Paolo Pasolini’nin “Salo ya da Sodom’un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma)” adlı filminde bu konuya örnek verilebilecek bir replik geçmektedir: “Ceza almamış ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.” 

Hukuk sistemi zımni olarak demektedir ki: “Bizce de hayvanların değerli bir canı yoktur. Bu yüzden onlara tecavüz edebilirsin, onları dövüştürebilirsin, onlara işkence edebilirsin. Senin ne kadar tehlikeli olduğunu gördüğüm halde seni kısıtlamayacağım.”

Devlet hayvanları yok etme özgürlüğünü insanlara bir de şu yolla tanımaktadır: Av mevsimi, avlanması yasak hayvanlar… Avlanmanın bir spor sayıldığı günümüze yüz yıl sonradan bakabilseydik kendimizden tiksinirdik. Öyle ise şimdi neyi normalleştirdiğimizin farkında mıyız? Ölümü… Avcı kelimesinin varlığı insanın kulağına tetikçi, tecavüzcü gibi gelmelidir. Kelime, yapısı itibariyle suçu meşrulaştıran, bozuk bir formdadır. Avcı… Yani; yasal öldürücü. Devlet belirli zamanlar ve hayvanlar seçiyor; avcılar(!) ellerinde tüfekle hayvan katletmeye gidiyor. Yanlışlık olur da avlanması yasak bir hayvanı avlarsa devlete para ödüyor. Bu size adil geliyor mu? 

Hayvan Seçen Hayvanseverlerin(!) Yarattığı Büyük Tehlike: Türcülük

Ezilen tüm türler için aynı duyarlılığı göstermiyorsak ve ses çıkarmıyorsak o suça ortak olmuş oluruz. “Kadının adı yok.” Diyerek topluma ayna tutan Duygu Asena’nın ruhuna selam göndererek tam da şu anda kendimize soralım: Hayvanın adı var mı?

 “İnsanlık acımasızca kendinden zayıf olan canlıları öldürmeye devam ettikçe, hiçbir zaman sağlık ve barış nedir bilmeyecek. (Pisagor)”

Hayvanlar evrende bizler için değil, bizimle birlikte varlar. Bilim kanıtlıyor ki: hayvanlar yaşamının farkında olan, acıya duyarlı, tehlikeden kaçan, bilinç sahibi canlılardır. Kendi kültürel evrimleri oranında gösterdikleri eğlenme, oyun oynama, bağlanma, sevme, mutlu olma, ağlama hallerine ve annelik içgüdülerine tanık oluyoruz. Kendimize yakın gördüğümüz insan dışı hayvanların bir kısmını koruyup kollama telaşı içindeyken niçin diğer kısmını yok ediyoruz? Kediler ile köpekleri, “evcil hayvan” yahut “sokak hayvanı” statüsünde merhametle sahiplenirken ve Yulin Köpek Yeme Festivali’ne ateş püskürürken, niçin bir buzağıdan kıyma, tavuktan but, balıktan tatlı su balığı diye bahsederek onları metalaştırıyoruz? Tabağınızdaki bir biftek mi, yoksa henüz bir hafta evvel nefes alan bir dananın cesedinin bir parçası mı? Kapitalist sistemin ve endüstriyel hayvancılığın bizlere paketleyerek sunduğu ‘et’ parçaları bilinç sahibi canlıların işkence sonucu katledilen bedenlerinin bir parçası iken; mezbahaların kalın duvarları ardında çığlıklarını duymadığımız hayvanların yaşam hakkını, bizim onları “ürün olarak talep ediyor olmamız” ellerinden alırken; kaz tüyü yastıklara başımızı koyup, Adalar’da nostalji(!) için faytona binerken; erkek civcivlerin katledilmesine sebep olan yumurta üretimine sahanda ya da rafadan destek verirken; çocuğumuzu kahkahalar atması için sirke, hayvanlarla duygusal bağ kurması adına(!) yunus parklarına götürürken; yüzlerce hayvanın işkenceye maruz kaldığı deneyler sonucu yüzümüze sürdüğümüz kremle cildimizi nemlendirirken; aynaya hangi yüzle bakacağız ey insan? 

Marx’ın yabancılaşma teorisini açıklamada değindiği ilk nokta: insanın doğaya yabancılaşmasıdır. Sahiden de insan önce doğadan kopmuş; sonra sistem tarafından kendine, kendi doğasına yabancılaştırılmıştır. Kapitalist sistemin sömürdüğü insan, hayvanı bir üretim aracı/ürün olarak görerek hayvana da yabancılaşmış ve hayvanı doğadan koparmıştır. İnsan dışı hayvanların köleliği, sosyalist ve komünist çevrelerce de devrilmesi gereken bir sistemdir. En azından etik anlayışları ile tutarlı bir yaşam sergilemek isteyen bireyler zulmeden erkten yana olmamalıdır. Her gün milyonlarca hayvanın sistemli işkence ile katledildiği duvarları yüksek, bahçeleri demir parmaklıklı, yerleri kanla yıkanmış, cellat dolu mezbahaların 2019’un Auschwitz Toplama Kampı olmadığını kim iddia edebilir?   

Şüphe yok ki bir sandalye en az üç ayak üzerinde durur. O sandalyeyi ayakta tutan en güçlü ayak kim dersiniz? Biziz. Hayvan köleliğinin varlık sebebi,  Dünya’daki her canlının yalnız insanların konforu için var olduğuna inanan acımasız insan egosu değilse nedir? Peki, hayatının her alanında hayvanları sömüren insanlık nasıl olur da sokaktaki kedi ve köpeklere şiddet uygulanmaması için yasa çıkarılmasını ister? İnceleyelim…

Vegan Olmayanlar ve Yıllardır Askıda Olan Yasa Tasarısı

“Türk Ceza Kanunu m.151:
Mala zarar verme

(1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

 (2) Haklı bir neden olmaksızın, sahipli hayvanı öldüren, işe yaramayacak hale getiren veya değerinin azalmasına neden olan kişi hakkında yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.” (htt)

Vegan olmayan bir bireyin TCK m.151/2’ye itiraz ederek, hayvanlar mal değildir deme hakkı olup olmadığını bir düşünelim. Türk Dil Kurumuna göre mal kelimesi şu şekilde tanımlanıyor:

1. isim Bir kimsenin, bir tüzel kişinin mülkiyeti altında bulunan, taşınır veya taşınmaz varlıkların bütünü:
      “Mal vardı, mülk vardı. At vardı, araba vardı.” – Ömer Seyfettin

2. isim Büyükbaş hayvan:
      “Boz atlar yağız değildi artık; mallar erimiş, zayıflamıştı.” – Nezihe Araz

3. isim, ticaret Alınıp satılabilen her türlü ticaret eşyası, emtia. (TDK)

Veganlık sistem tarafından bir beslenme biçimi olarak lanse ediledursun, yaşam hakkının kutsallığına, türlerin eşitliğine dayanan, türcülüğü/sömürüyü/köleliği reddeden etik bir anlayıştır. Evrensel eşitliğe hizmet eden bir adalet anlayışı vardır. Yaşam haklarının dokunulmazlıklarını koruyamayan hayvanlar adına mücadele etmektedir. Veganlık bu günden geleceğe aktivizm yoluyla taşıyacağı meşale dolayısıyla da bir devrim ateşidir. 

Uygulamada veganlar hayvansal kaynaklı (herhangi bir hayvanı kullanarak elde edilmiş) hiçbir gıdayı tüketmez, ürünü kullanmazlar. Hayvanların masum canı ile insanların sofraları, kıyafetleri, eşyaları arasındaki acı dolu bağı koparmışlardır. 

Vegan olmayan biri, hayvanın bir parçasını (ölüsünü yahut direkt kendisini) para verip satın aldığı için onu mal statüsünde gördüğünü tasdiklemiş olmaktadır. Hayvanın gebelik döneminden sonra yalnızca yavrusu için ürettiği süte bile “bu süt bana lâzım” diyerek el koyan insanlık, kedi ve köpekleri korumak için türcülükten ve zulümden vazgeçip, tutarlılığa adım atmak zorundadır. Aksi hâlde hukuk sistemine “Ben şimdilik hayvancılık endüstrisine gerekli tüm katkıyı sağlayacağım ancak benim seçtiğim birkaç hayvanı koruyun, onlar mal değil can, onlara yazık…” diyen hayvan seçerler kendini gülünç duruma düşürecektir. Üstelik salt türcülük nedeniyle korumak istediği hayvanları da koruyamayacaktır. 2005’ten bu yana bekletilen “hayvanlar için eksik” yasa tasarısı hangi parti hükümete gelirse gelsin, toplum dönüşmez ise maalesef bir on dört sene daha bekletilecektir. Bu on dört senede birikecek cesetlerin hesabı sorulacak mı peki? 

Birbirimizi anlamamız için aynı dili konuşmamıza gerek yok. Ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız. (Kâzım Koyuncu) 

Güngör Dilmen’in kaleme aldığı “Canlı Maymun Lokantası” adlı oyunda bir petrol milyarderinin eşiyle birlikte, canlı maymun beyni yemek için Hong Kong’a gitmesi anlatılır. Oyunun sonunda kafası (maymun canlıyken) parçalanıp, beyni servis edilmesi beklenen maymun kaçınca, Çinli bir ozan evde aç bekleyen çocuklarına para gönderilmesi koşuluyla zengin müşterilere kendi beynini takdim eder. Oyun Amerikan kapitalizmine absürt bir eleştiri niteliğindedir. 

TCK m.91 Organ veya Doku Ticareti Suçunu düzenlemektedir. Buna ek olarak Türk ceza hukuku sisteminde, kişinin kendi yaşam hakkı üzerinde hiçbir surette tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Yaşam hakkı öyle kutsaldır ki, kişiyi kendinden bile korumak üzere yasalar yürürlüğe konulmuştur. Güngör Dilmen’in oyunu, varsayalım Türkiye’de gerçekleşmiş olsun. Bir baba kendi yaşam hakkından vazgeçtiğini beyan ederse, onu öldürüp yiyenlerin fiili suç olmaktan çıkar mı? Elbette hayır. Kişinin ölmeye rıza göstermesi bir hukuka uygunluk sebebi olamaz. 

Sizce tehlikeden içgüdüsel olarak kaçan hayvanlar yaşamaktan vazgeçmeye rıza gösteriyor mu? Bir köpek gözleriyle “bana tekme atma”, “bir kap su koy” derken, siz bunu sezinliyorken; bir oğlak “derimi yüz koltuk yap”, bir hindi “içime pirinç doldur beni fırında yak” diye yalvarıyor mudur? Yoksa “Yaşamak istiyorum!” diye haykırıyor mudur aynı bir çift göz? Sistem bizi onlardan uzak tutup yabancılaştırsa da, evinizde çocuğunuz gibi gözünün içine baktığınız kedi ile çiftlikte kesime giden bir kuzunun aynı masumiyete, ayı yaşamsal güdülere sahip olduğunu görmek zorundasınız. Toplum kamuoyu oluşturmaz ise, hukuk sistemi hiçbir hakkı altın tepside sunmayacaktır.  Dünya her zaman adaletsizliklerle doludur. İnsanlık sahip olduğu gücü, yok etmek için değil yaşatmak için kullanmalıdır. Vegan bir dünya için mücadele sürecektir. Tüm mezbahalar kapanana, tüm kafesler kırılana dek…

Başvurular

(tarih yok). https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.5237-20140302.pdf adresinden alındı

TDK. (tarih yok). https://sozluk.gov.tr/?kelime=mal adresinden alındı