Geceye geliyoruz, hava çoktan kararmış. Bir parçam Paris’te, kulağım yaşlı bir adamın bongo’sunda. İspanyol ritmler benimle paylaşıyor geceyi, klasik gitar arkada kalır mı hiç? Şimdiden kalabalıklaştı kalbimin içi, taşanları yazmayım da ne yapayım? 

Siyah beyaz hareketli resimlerden oluşan bu seri altı dakika sürüyor. Duyguların ne kadar sürdüğünü bilemiyorum, fazla olmadı tanışalı bu “duygu” ile. Öncesinde nerede diye sorabileceğiniz türden bir şeydi bu duygu. Öncesi de ne demekse artık. Einstein duymasın, belki Neil de Grasse Tyson duysa daha merhametli davranabilir bize. Peki, daha öncesi de vardı tabii ki, daha öncesiyle bir süre öncesi arasında duygu yoktu ama. Duygular yukarı çıkmıyordu, görünür olmuyordu. Nerede bunlar diye sorardım arada, hatta kafamı çıkarır göğüs kafesimden içeri sokardım nerede bu duygular diye. 

Buradaymış.

Başlangıç ve son benim diyen sevgili kalbin bunu bilmemesi ne kadar değişik. Yukarıya duyulan sevgiden başka bir şey olmaması/azıcık olması ve sevginin yeterince genişleyememesi de ayrıca bir sorun tabii. Bunu normalleştirdim mi? Pek farkında değildim. Sanırım bir merkez bu enerjiyi çalıyordu ya da bir şekilde duygular donmuştu bir daha ya da diyelim duygularım kavrulmuştu ateşten. Her şeyden öte buna ihtiyacım varmış, çünkü ihtiyaçlar iyinin ve kötünün ötesindeki şeylerden oluşabiliyor çoğu zaman. 

Günümüz, bir süre öncesi. D&R. Gerçek bir an oluşuyor, kitapların arasından bir göz beni görüyor, ben de gözleri görüyorum. Gerçek bir şeyler oluyor. Kelime an’a düşer “kapalı gözler, ruhu seyretmenin en güzel şeklidir.” Gerçek devam ediyor, beden de bu harekete uyuyor, kıvrılıyoruz, yaklaşıyoruz, tekrar uzaklaşıyoruz tekrar kıvrılıyoruz etrafımızda. Kendi eksenimiz etrafında dönüyoruz. Gerçek bir şey görüyorum içeride, bir kalabalık beni buluyor gözlerde, oradan da kalbime duyamadığım duygularıma gidip “tık tık” diyor ev sahibine. Adam, alışkın olmayan bu zil sesine bakıyor. Kapıyı açıp açmamak bir seçenek olmaktan çıkmış artık. 

Kitapların kitabını açıp bakıyorum “herkes diyarında muhabbetinde bilmem bizi ne civara yazmışlar” kısmını yazdığımı hatırlıyorum o kitaba zamanında. Birçok mutlu ve gerçek an’ın da olduğu kitaba bakıyorum ve sözlerin altına şunlar geliyor yavaş yavaş “yazanlar leyla’yı mecnun kitabın / sümmani’yi bir kenara yazmışlar”. Tamam, neresi bu kenar diye incelemeye devam ediyorum ve kitabın ortasında daha yazılmamış/henüz yazılan bölümde buluyorum kendimi ve şöyle devam ediyor “senin adını buraya kim yazdı da çıktım geldim bu sayfaya?” Kimse bilmez mi Mehmet Güreli’den başka? Ya da fark etmeden mi oldu bu işler Fikret Abinin dediği gibi? Kozmos ne yapacağını bilir. 

Constantine’deki Papa Midnite’ın mekanına giriş kodu gibi anlıyoruz ki bir bulutta iki gemi olmuyor. Gemilerden biri ayrılıyor artık buluttan. Çünkü Papa Midnite’ın mekanında denge vardır ve nötr bir taraftır orası. Pops taraf tutmaz. Tutmasında, D&R sonrası gerçek anların bir kopyası daha yok. Sık sık yukarıya bakıyorum yazılan için, kuşkusuz güzel oldu.Bu halin tamamlanmışlığı ve eksikliği aynı anda oldu. Anlatmak değişik, dışardan anlaşılması da değişiktir muhtemelen. Çünkü bir eksiklik olmasa böyle bir oktav olmaz, bir çağrıya iştirak ettiği kesin Avni Onur varlığının. Peki, günün sonundaki çıktı nedir? Hey dostum, işte o çıktı harika. Şimdi aradaki bu farkı çağırıyorum birkaç gün daha ve bütün merkezlerin enerjisini kendi üzerimde tutuyorum ki enerjiler zamanı gelince düzgün yer değiştirebilsin. Bu zamanın en kısa hali perşembe sabahı saat 6.00.

Şefkatin gelişini ve tamamladığı halleri özleyen bir arkadaşımız olarak derim ki dostlar, devam edelim. Potansiyellerimizi açığa çıkarmaya ve mutlu olmaya, her an’ın içinde daha da tamamlanmaya gidelim. Kabımı inşa edeceğim bir toprak bana geldi? Belki de yukarısı Keter’i de getirmiştir bana, kimse bilmez … Kimse bilmez … Bulut geçti …