Bir yol öyküsü ile tanıştırmak istiyorum sizi. Bu öykü daha başlamadı ama farklı olduğu apaçık ortada olan bu yolculuk, “hayallerinin peşine düştü” cümlelerinden biraz farklı gelişen bir yolculuk. “İlgi alanlarının birleşmesiyle ortaya çıkmış” yorumunu yapmak daha hoş olur. Tabii çoğunlukla da cesaret işi. Bu yolculuğu gerçekleştiren kişi ise Mahmut Koyaş.

Yüzyılımızın yaşantısında kendine alternatif hayat kurabilenlerden bence. Ben Doğa Okulu’nda tanımıştım onu, daha sonraları mailime düşen projesi ilgimi çekti. Videosunda kendini tanıtıyor ve projesini anlatıyordu. Ben de size daha ayrıntılı bir şekilde duyurmak istedim.

Afganistan’da takas sistemiyle yaşayan bir topluluğu duyduktan sonra bir proje fikri doğuyor. Orada hem bu toplulukla yaşayacak, hem de onların yaşamlarını fotoğraflayacak. Döndüğünde ise fotoğraflarından bir kitap oluşturmak istiyor. Destek olursanız çok güzel işler ortaya koyabilir. Onunla şöyle bir röportaj yaptık:

Kendini biraz tanıtabilir misin? Fotoğraf ile olan ilişkinden bahseder misin?

Ben Mahmut. Magma Dergisi, Seferihisar Doğa Okulu ve Doğa Derneği fotoğrafçısıyım. Marmara Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf bölümünden mezun oldum. Yaklaşık 10 yıldır fotoğraf çekiyorum. Başta Anadolu olmak üzere, doğa ve doğa kültürü üzerine belgesel fotoğraf projeleri üretiyorum. Fotoğraf çekmenin bana kazandırdığı en güzel şey, günlük hayatta fotoğraf çekmediğim zamanlarda gözümü daha iyi kullanabiliyor olmak; ben fotoğraf çekmiyor olsam da etrafa büyük bir keyifle bakıyorum, görme eyleminin hazzına doyasıya varıyorum. Biriyle konuşurken veya bir nesneye bakarken refleksif olarak üzerine düşen ışığı görüyorum. Görmek, fotoğraf çekmekten çok daha keyifli, Çünkü fotoğraf makinesini gözüm kadar iyi kullanamıyorum; bakarken her ışıkta her durumda güzel fotoğraflar görüyorum.

Göçebe topluluklarla çalışma fikri nasıl ortaya çıktı? Bazı çalışmaların var, bunlar senin için nasıl deneyimlerdi? Burada ilgini çeken ama şu an dünyayı algılayış şeklimizle farklı olan neler vardı? 

Yaşar Kemal’i çok severim ve Adanalı olduğum için hep ”Toroslar” üzerine çalışmak vardı aklımda. Fakat geniş bir coğrafya olduğu için hep gözümde büyüyordu ve cesaret edemiyordum başlamaya. Okuldan Uğur Yurdakul arkadaşıma bahsettim. İlgisini çekti, beni de yanımda ikinci bir can olması cesaretlendirdi ve yörüklerle ilgili fotoğraflar çekmeye karar verdik. Yörüklerle beraber yaşayıp fotoğraflarını çekecektik. Fakat onlarla yaşarken o kadar etkilendik ki Mersin’den Karaman’a kadar 20-25 gün boyunca yörüklerle beraber göçtük. Daha sonra Magma Dergisi için Konya’da yaz için konakladıkları yerlerde de misafirleri oldum 10 gün kadar. Beni bu deneyimde en çok etkileyen şey zaman algısıydı. Bizim kullandığımız rakamlardan oluşan sanal zaman algısı yerine doğa zamanını kullanıyorlar. Gündelik hayatta da saate gerek olmuyor; uykumuz gelince uyuyor, dinlenince uyanıyoruz, acıkınca yiyoruz. Sade ve insani bir yaşam biçimi. Magma Dergisi’nde yayımlanan yazısında Doğa Okulu’ndan Güven EkenSarıkeçililer‘i çok güzel anlatmıştı:

Türkiye’nin son göçebeleri Sarıkeçililer. Baharla birlikte dirilir, kışın durulurlar. Dağlar, yaylalar, birbirine suyla bağlanan topraklar onların yurdudur. O yurtta, keçiler otlar için dua eder, otlar yağmur için; göçebeyse hepsi için… Dünyanın hali onları yerleşmeye zorlasa da bir nehir gibi akmaya, göçebeliği sonsuza dek sürdürmeye kararlılar.

Sarıkeçililer’le göç etmek nasıldı? Sonuçta dışarıdan birisin, yabancılık çektin mi aralarındayken?

Fotoğraf çekmek için veya Doğa Okulu’nun arazi çalışmalarında sürekli farklı toplumlara dahil olduğum için uyum sağlama konusunda pek sıkıntı yaşamıyorum. Bundan da çok keyif alıyorum. Sürekli yaşayarak ve sözlü kültürle öğrenmek yaşadığımı daha çok hissettiriyor. Sarıkeçililer’le birlikteyken de onlardan biriymiş gibi hissettim. Onlarla birlikte göçtüm, sürüyü gütmeye, yemek yapmaya, çadırı kurmaya, eşyaları yüklemeye de yardım ettim, fotoğraf da çektim.

Türkiye’de yaşayan Afgan topluluklarla yaşadım diyorsun, bu da çok ilginç. Senin için nasıl bir deneyimdi?

Kuzey Afganistan’dan, savaştan kaçıp Hatay Ovakent’e göçen Türkistanlı göçmenlerin fotoğrafını çektim. Buradaki insanlar, Sovyetler Birliği Türkistan’ı işgal ettiğinde Kuzey Afganistan’a göç etmişler. Afganistan’daki savaş sebebiyle de birkaç sene Pakistan’a sığındıktan sonra 1982 yılında Hatay Ovakent’e göçmüşler. Ben de köken olarak Türkistanlı olduğum için bunlardan haberdardım zaten. Adana’da yaşayan birçok fotoğrafçı Ovakent’te çekim yapmıştır. Ben de yaklaşık 7-8 sene önce birkaç günlüğüne gitmiştim oraya, fakat o kadar kısa kaldığım için dışarıdan çok turistik bir gözle bakmışım gibi geliyor fotoğraflarım. Ben de bitirme projem olarak burayı çalışmaya karar verdim ve 20-25 gün kadar onlarla yaşadım. Bu tarz kapalı toplumlarda içeriden mutlaka size yol gösterecek birileri olması gerekiyor. Babamın arkadaşı Mahmut Öztürk ve ailesi hem beni misafir ettiler, hem de orada olduğum süre boyunca beni ağırladılar.

Uzun süre aynı bölgede çalışıyor olmak bir süre sonra sizi görünmez kılıyor ve aradığınız samimi fotoğrafları yakalamanızı sağlıyor. Kapalı bir toplum olmaları nedeniyle geleneklerini, kültürlerini ve yaşam tarzlarını aynen korumaya devam ediyorlar. Bu kadar göç etmeleri nedeniyle kültürel olarak karmaşık bir yapıları var. Farsça, Özbekçe ve Türkçe konuşuyorlar. Giyim kuşam olarak Afgan, yemek kültürü Özbek, düğün adetleri Özbek-Afgan karışımı; kısacası her kültürden bir parça barındırıyorlar. Ben de benzer bir kültürde büyüdüğüm için çok yabancılık çekmedim ve onlarla bütünleşmek çok zor olmadı.

Afganistan’daki takas sistemiyle yaşayan bu topluluktan nasıl haberdar oldun? Gitmeye nasıl karar verdin?

Afganistan’da babamın Mehrab adında Afgan bir tanıdığı var. Mehrab beni sürekli fotoğraf çekmeye Afganistan’a davet ediyordu. Bölgenin savaş halinde olması gözümü korkuttuğu için pek yanaşmıyordum. Son konuşmamızda Wakhan Koridoru’ndaki göçebe topluluklardan bahsetti. Çok etkilendim ve yolculuğa karar verdim. Mehrab, Afganistan’da savaş nedeniyle öksüz kalan çocukları okutan bir derneğin başkanı. Bana bu yolculuğumda eşlik edecek. Öğrencilerinden olan ve o bölgede yaşayan çocuklar sayesinde yolculuğuma dair tüm detayları önceden çözebiliyorum.

Wakhan Koridoru, Afganistan’ın kuzeydoğusunda 5.000 metre irtifa nedeniyle tarım yapılamayan, tek besin ve geçim kaynağının yaklar (Tibet sığırı) olduğu bir bölgede. Bir dönem İpek Yolu’nun en gözde noktalarından birisi olan Wakhan Koridoru şuan medeniyetin en ücra köşesinde bulunan göçebe toplulukların yaşadığı yer. Wakhiler ve Kırgızlar arasında para geçmiyor, tüm alışveriş takas yöntemiyle oluyor. Üretim, bu toplulukta paradan daha kıymetli çünkü hayatta kalmak için paraya değil bu ürünlere ihtiyaçları var. Anadolu’daki tecrübemden sonra farklı coğrafyalarda yaşayan göçebelerin yaşamlarına dahil olmak oldukça heyecanlandırıyor. Kültürlerini, hayatı ve doğayı algılayış biçimlerini anlamak ve paylaşmak güzel olacak.


Yolculuğunun sonunda kitap oluşturma fikrin var, bundan biraz bahseder misin?

Evet, proje Magma Dergisi’nde yayınlanacak. Daha çok insana ulaşması ve kalıcı olması için bir fotoğraf kitabı çıkarmayı düşünüyorum. İndigogo’da bunun için ve ekipmanlar için bir destek toplandı ama döndükten sonra yayınevleriyle görüşüp bu süreci başlatacağım.

Fotoğraflar: Mahmut Koyaş