Kadınlar; Eduardo Galeano’nun denemelerinin derlendiği bir kitabının adıdır. Kitapta binlerce yıl öncesinden başlayan hikayeleriyle bize gülümseyen kadınlar görürüz. Yılmayan, vazgeçmeyen, var olan kadınlardır onlar. Onları tanımak, onları bilmek, yerkürenin herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanında, kadın olmanın ne demek olduğuna dair bilincimizi de tazelemektedir.

Bilincimizin tazelenmesi önemlidir. Önemlidir, çünkü ancak böyle, yani; nereden geldiğimizi bilerek, ayaklarımızı bastığımız toprağa daha güçlü kök salabiliriz. Bu nedenle, Galeano’nun Kadınlar’ından bahsetmek ve onun altı denemesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kadınlar

Eduardo Galeano’nun Kadınlar başlığıyla birleştirilen denemeleri 192 sayfasında, tarihin korkunç eril tahakkümüne karşı duran kadınların hikayelerini sunar okura. Onun kalemine aşina olanlar, dil ustalığını da bilirler. Anlatıcı, damıttığı fikirlerini en arı sözcüklerle sunmaktadır okuruna. 

“Concepcion

Bütün yaşamı cezaevleri cehennemine karşı canla başla mücadele ederek ve ev kılığına girmiş cezaevlerinde tutsak olan kadınların itibarı için çalışarak geçirdi.

Genelleyerek aklama alışkanlığına karşı o, ekmeğe ekmek, şaraba şarap diyordu:

“Suç herkesin olduğu zaman, aslında hiç kimsenindir,” diyordu.

Böylece çok sayıda düşmanı oldu.

Uzun vadede tartışmasız bir saygınlık kazanacak olsa da, ülkesinde ve yaşadığı dönemde bunu elde etmesi hiç kolay olmadı.

Concepcion Arenal, 1840’larda Hukuk Fakültesindeki derslere, göğüslerini çift korseyle gizleyip erkek kılığına girerek devam etmişti.

1850’lerde, uygunsuz saatlerde uygunsuz konuların tartışıldığı Madrid toplantılarına katılabilmek için erkek kılığına girmeye devam ediyordu.

Ve 1870’lerde, saygın bir İngiliz örgütü olan Cezaevi Reformu İçin Howard Topluluğu onu İspanya temsilcisi atadı. Atama belgesi Sir Concepcion Areal adına düzenlendi. 

Kırk yıl sonra bir başka Galiçyalı kadın, Emilia Pardo Bazan, bir İspanyol üniversitesindeki ilk kadın öğretim üyesi oldu. Hiçbir öğrenci onu dinlemeye layık bulmuyordu. Derslerini boş sınıflara veriyordu.” (s.41)

İnsanlık tarihiyle kıyaslandığında çok değil yüz yetmiş, yüz otuz yıl öncesi, maalesef ki kadınlar var olmak için erkek kılığına giriyor ve dinlenmeye değer görülmüyordu. Peki ya günümüzde erkekler kadınları ne kadar dinleniyor?

“Kadın Şampiyonlar

2003 yılında Üçüncü Dünya Kadın Futbol Şampiyonası yapıldı. 

Turnuvanın sonunda Alman futbolcular şampiyon oldular; 2007 yılında dünya kupasını yine onlar kaldırdı. 

Ancak buralara dikensiz bir gül bahçesinden geçerek gelmediler.

1955’ten 1979’a kadar Alman kadınlarının futbol oynaması yasaktı.

Alman Futbol Federasyonu’nun gerekçesi şuydu: top kapma mücadelesinde kadın zerafeti ortadan kalkıyor, beden ve ruh bazı hasarlara maruz kalıyor. Bedenin sergilenmesi de ahlaken sakıncalı.” (s.44)

Zerafeti ortadan kalktığı için futbol oynaması uygun bulunmayan kadınların yaşadığı bir Almanya çok değil kırk bir yıl uzağımızda duruyor.

Üstelik, şimdilerde olağan sayılan nice şey için edilen mücadeleye tanık kılıyor Galeano okuru:

“Alarm: Bisikletler!

“Dünyadaki kadınların eşit haklara ulaşması yolunda bisikletin yaptığını ne başka bir şey ne de başka kimse yaptı,” diyordu Susan Anthony.

Mücadele arkadaşı Elizabeth Stanton da şöyle diyordu:

“Biz kadınlar oy kullanma hakkına doğru pedal çeviriyoruz.”

Philippe Tissie gibi bazı doktorlar bisikletin düşük ve kısırlığa sebep olabileceği konusunda uyarırken, başka meslektaşları bu edepsiz aletin ahlaksızlığı teşvik ettiğini, zira mahrem yerleri seleye sürtündükçe kadınların zevk aldıklarını savunuyorlardı.

Gerçek şu ki, bisiklet yüzünden kadınlar kendi başlarına çıkıp dolaşıyor, evden uzaklaşıyor ve özgürlüğün tehlikeli zevklerini tadıyorlardı. Ve yine bisiklet yüzünden, pedal çevirmeyi engelleyen o bunaltıcı korse elbise çıkıp müzedeki yerini alıyordu.”

Galeano’nun bu denemesini okuduktan sonra değişen şeylerin çokluğu sizi de mutlu etti mi? Bisiklet demişken, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na katılanlara bir selam yollamak geliyor içimden. Bu selamla buralara dönmüşken bir de buralara dair bir denemeyi aktarıyorum.

“Harem geceleri

Yazar Fatma Mernissi, Paris müzelerinde, Henri Matisse tarafından yapılmış Türk odalıkları tablolarını gördü.

Onlar harem kadınlarıydı: cinsel zevk verici, duygusuz, itaatkar.

Fatma tabloların tarihlerine baktı, karşılaştırdı, kanıtladı: Matisse’in onları böyle resmettiği dönemde, yani yirmili ve otuzlu yıllarda, Türk kadınları vatandaşlık hakkına sahiptiler: Üniversiteye ve parlamentoya giriyor, boşanabiliyor ve peçeyi söküp atıyorlardı.

Kadınlar hapishanesi olan harem Türkiye’de yasaklanmıştı, ama Avrupalının hayal gücünde varlığını sürdürüyordu. Gündüzleri tek eşli, rüyalarındaysa çokeşli olan erdemli beyefendilerin, aptal ve dilsiz dişilerin zindancı erkeğe zevk vermekten çok mutlu oldukları bu egzotik cennete serbest giriş kartları vardı. Herhangi bir sıradan bürokrat, gözlerini kapar kapamaz, göbek dansı yaparken sahibi ve efendisiyle bir gece geçirebilmek için ona yalvaran bir sürü çıplak kadının okşadığı kudretli bir halifeye dönüşüyordu.

Fatma bir haremde doğmuş ve orada büyümüştü.” (s.190)

Avrupa’nın oryantalist bakışının ne ölçüde değiştiği tartışılır ama Manet’in bir tablosuna dair yazdığı denemeyle Matisse’den kısa bir süre önce yaşamış Manet’in gözünden sunulan Avrupalı kadınların durumunun da pek farklı olduğu söylenemez.

“Münasebetsizlik

Edouard Manet’i üne kavuşturan tablo tipik bir pazar günü sahnesidir: İki erkek ve iki kadın Paris’in dışında bir yerde çimenlerin üzerinde piknik yapmaktadır.

Bir ayrıntı dışında, ortada hiçbir tuhaflık yoktur. Erkekler giyinik haldeki kusursuz beyefendilerdir; kadınlarsa tamamen çırılçıplaktır. Erkekler kendi aralarında, sadece erkekleri ilgilendiren ciddi bir konu hakkında sohbet etmektedirler; kadınlar ise peyzajdaki ağaçlar kadar bile önem taşımamaktadır. 

Birinci planda görülen kadın bize bakmaktadır. Ötekiliğinin içinden sanki bize ben neredeyim, burada ne yapıyorum, diye sormaktadır.

Kadınlar orada fazlalıktır. Ve bu durum sadece tablo için geçerli değildir.” (s.182)

1951’in Amerika’sında sanat dünyasında durum nasıldır? Galeano’nun büyütecinden bir fotoğrafa bakarsak:

“Davetsiz misafir

1951’de Life dergisinde yayınlanan bir fotoğraf New York’un kültür çevrelerini karıştırdı.

Şehrin sanatsal avangardından seçkin ressamlar ilk kez toplu halde görülüyordu: Mark Rothko, Jackson Pollock, William de Kooning ve soyut dışavurumculuğun diğer on bir ustası.

Fotoğraftakilerin hepsi erkekti, ama arka sırada, siyah mantolu, şapkası ve çantası kolunda, tanınmamış bir kadın da vardı.

Fotoğraftakiler onun gülünç mevcudiyetinden ötürü hissettikleri hoşnutsuzluğu gizlememişlerdi.

İçlerinden biri, kadının bu kareye sızmış olması nedeniyle boş yere özürler diliyor ve aklınca ona övgüler düzüyordu:

“O bir erkek gibi resim yapar.”

Kadının adı Hedda Sterne’di.” (s.191)

Yine aynı yılı anlatan bir başka denemeye baktığımızda, 1951 yılında Kahire’de bin beş yüz kadının seçme ve seçilme hakkı için parlamentoyu işgal ettiğini görürüz. 

Kadınlar’daki Portreler

Kitap boyunca Kleopatra’dan Rahibe Terressa’ya, Plaza de Mayo Anneleri’nden Camille’ye pek çok kadının hikayesi anlatmaktadır Galeano: Karalamadan, çarpıtmadan, tüm görkemi ve sadeliğiyle.

Dünyanın çeşitli yerlerinde bağnaz bir tutuculukla kadını alaşağı etmeye çalışan bilinç can çekişirken, Galeano kulaklarımıza geçmişte neler olduğunu dostça fısıldamaktadır. Bu fısıltıya kulak vermeniz dileklerimle.

Eduardo Galeano, Kadınlar, Türkçesi: Süleyman Doğan, Sel Yayınları, Beşinci Baskı, 2018, İstanbul.