Yuval Noah Harari’nin Homo Deus kitabında dediği gibi çevre kirliliği, küresel ısınma ve iklim değişikliği tartışmalarına rağmen çoğu ülke, durumu düzeltmek için henüz ekonomik ya da siyasi fedakarlıklarda bulunmadı. Ekonomik büyüme ve ekolojik denge arasında seçim yapmak gerektiğinde siyasetçiler, yöneticiler ve seçmenler her zaman büyümeyi seçiyor. Bu kitabın yazılmasından bu yana çok şey değişti denebilir ama maalesef bu çok doğru değil. Devletler, ekolojik dengeye karşı hala ekonomik büyümeyi seçiyor. Aksi takdirde böyle küçük ve çoğunlukla etkisiz adımlar atıp su krizinin çözümünü sadece evlerden bekler miydi?

Suyun sonu görünürken sadece hane halkı mı önlem almalı – 1 başlıklı yazımda da dediğim gibi suyla ilgili rekabetin boyutu kazananın ve kaybedenin devletler tarafından belirlendiği bir noktaya ulaştı. Yine önceki yazıya göz atıp hatırlayacağınız üzere Meksika hükümetinin, tabii sadece onunla sınırlı değil, şirketin cebini dolduran kararı Ocak 2018’de halk tarafından protesto edildi, bu protestolar dünyanın başka yerlerinde de devam etti. Çünkü hane halkına ‘musluğunu kapat, söz ver’ demenin dışında yönetenlere de bir şey demeliydi. Buna su hakkı mücadelesi adı verildi. Ve bu mücadeleyle ilgili en güzel şeyi, Meksika’daki protestolarda ön safta yer alan bir kadın söyledi; “ama suyumuzu savunmalıyız. Çünkü bu hayati bir sıvı. Şu anda sahip olduğumuz en önemli şey.”  

Su hakkı kavramı 1990’larda ortaya çıkan bir kavram olmakla birlikte giderek daha geniş bir kapsamda kullanılıyor. Su hakkı mücadeleleri; suya fiziki ve ekonomik erişim hakkı, su varlıklarını kirleteceği öngörülen petrol boru hatlarına karşı mücadeleler, su varlıklarının kıt olduğu bölgelerde aşırı su çeken şirketlere karşı mücadeleler, su varlıklarını ambalajlamak amacıyla kullanan şirketlere karşı mücadeleler, yaşam alanlarını sular altında bırakan barajlara karşı veya nehirleri kurutan HES’lere karşı mücadeleler gibi çok çeşitli mücadeleleri kapsıyor. Merkezinde su meselesi olan ama ekonomik, çevre, kültür gibi farklı nedenlere dayanabilen bu mücadeleler, dünyanın dört bir yanında açlık grevlerinden, sert protestolara devam ediyor. Mücadeleler hakkında daha ayrıntılı okuma yapmak için yazının sonuna bıraktığım kaynağa göz atabilirsiniz. Bu arada sorumluluğun sadece hane halkına bırakılması ve gereken gerçekçi önlemlerin alınmaması suyun sonu görünürken ortaya çıkacak sorunları da hızlandırıyor.

2000 yılı itibariyle dünyanın akarsularının %60’ı barajlarla kelepçelenip akmaz olmuş, 80 milyona yakın insan bu nedenle göç etmek zorunda bırakılmıştı. Günümüzde ise tablo daha vahim durumda. Dünyada 2,1 milyar insan temiz suya erişemezken, her gün 800 çocuk kirli su kullanımına bağlı hastalıklardan hayatını kaybediyor. Tabii bu birkaç yıl öncesinin verileri, rakamlar şu an büyük ihtimalle çok daha fazla. Su için sorumluluğun sadece hane halkına bırakılması ise su krizini hızlandırıyor. 2040 yılına kadar 33 ülkenin su sorunu yaşayacağı tahmin ediliyor. Türkiye de bu ülkelerden biri. Ne yazık ki durumun kötülüğü bu kadarla sınırlı değil. Su krizinde geldiğimiz noktanın örneği bir hayli fazla.

Tabii bu süreçte ev halkının dışındakilerin de hiçbir adımı olmadı demek yanlış olur. Örneğin sıfır gününe yaklaşan Cape Town’da halk ve yöneticiler birlikte hareket ederek bunu önledi. Aynı şekilde başka önlemler de alındı elbette.  Türkiye’den bazılarının da dahil olduğu bazı belediyeler sızıntılı boruların tamirine girişti mesela. Belki burada çoğaltılabilecek girişimler mevcut fakat bunlar ne yazık ki yetersiz kalıyor. Bu noktada göstermelik olmayan, daha etkili adımlar gerekiyor. Fakat ne yazık ki günümüz ekonomik sisteminin su krizi ile ilgili önerdiği çözümler, su krizinin önlenmesinden ziyade devletlerin ve şirketlerin sudan para kazanması için suyu kontrol altına almasıyla ilgili.  

Bu arada ‘sıfır günü’ bilimkurgu tadında zor bir süreç. Bugünün kuralları şöyle işleniyor; oteller, yıkama ve temizlik servisleri, sulama faaliyetleri, turizm sektöründeki su kullanımları ve şebekelere bağlı hanelerdeki musluk suyu dağıtımı durduruluyor. Yalnızca yaşamsal faaliyetlerin yerine getirilebilmesi için kullanılabilecek su, su istasyonlarından temin edilebiliyor. Suyun temini ancak su karnesi ile yapılabiliyor. Buna göre bir hanenin günlük su tüketimi 87 litreyi aşamaz. Bir bireyin su istasyonlarından temin edebileceği maksimum su miktarı 25 litre. Bu limitleri aştığı tespit edilen bireylerin suya erişimi askıya alınabilir, bu kuralları ihlal eden her bireye para cezası uygulanır. Bu süreç kullanılabilir su kaynaklarının yeterli seviyeye ulaşmasına dek sürer.

Göründüğü gibi hem zorlu hem adaletsizliği doğurabilecek bir süreç. Adaletsizlik konusunda Hindistan’da yaşanan şu durum ise su konusunun ne kadar kapsamlı olduğunu gösteriyor. Şöyle ki Hindistan’da, nüfusun yüzde 80’inin evlerinde içme suyuna sahip olmadığı Karnataka eyaleti o kadar şiddetli bir kuraklık yaşıyor ki yaklaşık 10.000 köy su krizi içinde. Fakat hükümet ve onun şirketleri suyu endüstriyel gelişim için bir araç olarak görüyor ve Eyaletin “Hindistan’ın Silikon Vadisi” olmasını istiyor. Değerli su kaynaklarının çok sayıda yeni ticaret bölgesine aktarılması ve kamu su musluklarının kapanmasıyla Karnataka suyun özelleştirilmesinin simgesi haline geldi. Bu durumun ne kadar yaygın olduğunu ve yaygınlaşacağını kestirmek ise zor değil.

Reklamlar ya da farklı kanallar aracılığı ile sorumluluk sadece ev ahalisine yüklenip kapitalist sistemin her çözümünde şirketlerin ve devletlerin para kazanması esas dert olsa da su çok kapsamlı bir konu ve krizin çözümü için sadece hane halkına musluğu kapat demek yetmiyor.  Tabii bizler yeterli olmasa da onların bencil sistemlerinde büyük değişimler yaratmayacaksa da dikkat edeceğiz, kendi önlemlerimizi alacağız ve suyu kirleten eller, bizim ellerimiz olmayacak.

Bu arada şunu da eklemeli ki evet, tablo çok karamsar duruyor olabilir ama çözüm imkânsız ya da zor değil. Altyapı yenilenmesi ile yağmur suyunu korumak, atık   suyu   arıtmak, tarımda su kullanımını bilinçli   gerçekleştirmek, kullanılan kıyafetlerin ve tüketilen yiyeceklerin tüm üretim aşamalarında su tüketimini azaltmak araştırmacıların bu konudaki önerilerinden bazıları. Bireysel olduğu kadar yönetimsel adımların atılması da çözümün en önemli anahtarı. Bu noktada hepimizin devletlerin ve şirketlerin para kazanmak için suyun kontrol altına alınmasına yönelik önerdiği çözümlere değil, su krizinin önlenmesi konusunda adil ve gerçekçi adımlara ihtiyacı var.

Kaynaklar:

Türkiye’de ve Dünyada Su Krizi ve Su Hakkı Mücadeleleri, Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği, Ağustos 2017, İstanbul.

Küresel Su Krizi, Aybüke Beyza Kerimoğlu, Mayıs 2020.