Egemen Erden ile 2 yıl önce beslenme, diyabet ve sporun etkilerini araştırdığım bir akademik çalışmaya, koşulsuz katkılarını sunması esnasında tanışmıştık. Yoğun bir iş yaşamı olan, diyabeti yönetmede önce çiğ vegan beslenmeyi daha sonra da ketojenik beslenmeyi deneyimleyen bu enteresan insanla çok güzel bir röportaj gerçekleştirdik. 

İlk olarak diyabet, spor ve beslenmeyi nasıl yürüttüğün ile başlayalım.

Düzenli bir hayat ile… Diyabette benim en çok rahat ettiğim şey düzenimin olması. Düzen şaşırdığı zaman zorlanıyorum.

Bir de profesyonel iş hayatın var. Hangi sektörde çalışıyorsun?

Banka aracı kurumunda çalışıyorum.

Yoğun bir iş hayatı ve yoğun bir spor hayatının içinde bir de diyabet var. Diyabet ile nasıl tanıştığını anlatır mısın?

30 yaşındayken tanı aldım. Tanı aldığım vakit, hekimimin bana ilk söylediği şey “Artık, kendi kendinin doktoru olacaksın.”dı. Bu benim bundan sonraki hayatımın gidişatında çok önemli bir tavsiye oldu.

Diyabetle tanıştığında neler hissettin?

Diyabetten sonra sporu bu şekilde nasıl yürüteceğim diye biraz bocaladım, çünkü şeker bir anda düşebiliyor. Bazen de çok yükselebiliyor. Diyabet çok kişisel bir durum. Bunu kavradıktan, sporun da bana çok iyi geldiğini gördükten sonra tüm bunları yönetme işinin, düşündüğüm kadar zor olmadığını gördüm. Hekimim “Yaşın ilerledikçe durum daha kötüye gidecek, daha çok insüline ihtiyaç duyacaksın.” dedi. Ancak o zamandan bu zamana insülin dozlarım artmadı, hatta keşfettiğim beslenme denemeleriyle doz ihtiyacımı yarı yarıya düşürdüm.

Kaslar şekere açık olduğu için, şekeri verdiğinde daha çabuk kastan çıkıyor. Kaslar çoğaldığı için boşalma daha hızlı oluyor. Yaşlı diyabetlilerde kan şekerinin kontrolünün daha zor olmasının nedenlerinden biri de kas kayıpları; insan 30 yaşından sonra her yıl kas kütlesinin yüzde 1’ini kaybediyor.

Hekimler genelde diyabetin gidişatı konusunda kötü bir tablo çiziyor. Genele baktığınız zaman diyabet kötüye gidiyor. Böyle de bir gerçek var. Bir yerden sonra yıpranıyorsun. Ama ben spor yaparak, bu kötü gidişatı hiç ilerletmediğimi fark ettim.

Diyabetin hayatına kattığı şeyler nelerdi?

Kayıt tutmak, istatistikten faydalanmak gibi birçok şey kattı bana. İlk tanı aldığım zamandan bu zamana kadar, diyabetle ve kendimle ilgili bir bilgi bankası oluşturdum.

Peki, bu veri bankası sana spor ile diyabeti yürütürken ne gibi bir fayda sağladı?

Kayıtları tutarken ilk hedefim diyabet yönetimiydi. Daha sonra spor da işin içine girdi. Sporu hayatıma katınca veri kayıtlarını tutmayı, daha da fazla ciddiye aldım. Bu kayıt tutma, spor yaparken işime yaramaya başladı. Hekimime her gittiğimde aynı soruları soruyor, ben de aynı yanıtları veriyordum. Daha sonra kendime şunu dedim: “Ben sanıyorum artık işin formülünü çözdüm.”

Diyabetle sporu birleştirme, nasıl başladı?

Spor hayatımda hep vardı. Gittiğim spor salonundaki arkadaşlarla kendimize bir koşu grubu kurduk. Beraber Berlin ve Barcelona Maratonları’na gittik. Daha sonra triatlon ve IRONMAN geldi.

Spora başlamanda diyabetin ne gibi bir etkisi oldu?

Diyabet demek, kan şekerini düzenli bir şekilde kontrol altında tutmak demek. Bu da egzersizi orta seviyelerde tutmak ile mümkün.

Biz uzmanlar genelde, “Biraz yürü”meyi tavsiye ederiz, ancak egzersizin sağlık faydalarının görülebilmesi için kişinin tempolu bir egzersizle nefes nefese kalması, terlemesi ve belli ölçülerde sınırlarını zorlaması gerekiyor. Bu nedenle orta düzeyde bir fiziksel aktivite önerilmelidir. Ama senin egzersizin orta seviyelerin üzerine çıkmış durumda. Sen “Her gün biraz yürü.” tavsiyesinin dışına çıkan diyabetlilerden birisin.

Daha kötüsü var, spor yapmayan insan sporu önermiyor. Yaptığın işlerle ilgili pozitif bir duygusal bağ kurmazsan o işler kalıcı olmuyor, bu diyet için de spor için de geçerli. Ben şunu fark ettim: doktorların çoğu sağlıksız bir yaşam sürüyor, çoğu sigara içiyor. Stresle başa çıkmak için bu yöntemleri geliştirmişler. Benim için de spor sigaranın işlevini görüyor. Ben hayatımdan alkolü ve sigarayı çıkardım, yerine sporu koydum. Bu sefer sporla bir pozitif bağ oluştu. Yarışlar bitiriyorum, madalyalar alıyorum, çok güzel arkadaşlıklar kuruyorum. Spor sosyal hayatım ile beraber gidiyor. Etrafında zaten sağlıklı beslenme var.

Şunu fark ediyor insan, kendine süreler koyup yeni bir şey deniyorsan, örneğin vegan beslenmeyi denemek istiyorsun, iki hafta dene, daha sonra bu süre bitsin, vegan dışı şeyler ye ve kendini nasıl hissettiğine bak. O an çökecek ağırlık, uyku, ertesi gün midenin ağzına gelmesi gibi sevimsiz geri bildirimleri alınca, zaten kendine ne yaptığını sorguluyorsun. Bunu her gün yaptığın zaman elbette bu etkiyi yaratmıyor. O yüzden bu pozitif durumu geliştirmek böyle oluyor, bir şeyin seni iyi hissettirdiğini görünce zaten onla sevgi bağı kuruyorsun. Bu sevgi bağı hepimizin içinde. Bunu tutmak istiyorsan büyütüyorsun, büyütünce daha çok keyif alıyorsun. Bunun hedeflerimin büyümesinde de rolü var. Bu nedenle, açıkçası “Biraz yürü.” bana uymuyor, çünkü kas kütlemi korumam lazım, 70 yaşında da aktif spor yapan bir insan olmam lazım, eğer sağlıklı diyabetli olacaksam benim için sağlıklının tanımı bu! Bunun için dayanıklılık sporlarını sürekli yapmam lazım, ağırlık kaldırıyor olmam lazım.

İnsan yaşlandıkça hem mental hem de fiziksel yönden daha dayanıklı oluyor. Dikkat ederseniz, maraton koşucuları genç değildir. Geneli 30 yaş üzeri sporculardır. Olgunlaşmak, zihinsel dayanıklılık ve tecrübe önemli. Düştüğün zaman kalkacağını çok iyi biliyorsun, moralin çok daha az bozuluyor, hayata karşı bir duruş gibi, oradaki zorluklara duruş gösterdiğin zaman hayata karşı da gösteriyorsun, yaşanmışlıklarla çimentolaşıyor. Her iki tarafta da, acıya katlanmayı çok daha iyi öğreniyorsun, gerçek hayatta da böyle aslında. Yakınlarını kaybettikçe biliyorsun ki hayat orada bitmiyor, maratonda da sakatlanınca diyorsun ki, “Tamam, bana acı veriyor ama, senle beraber gideceğiz.” Acı ile dost oluyorsun o yol boyunca. Sonra bakıyorsun o seni daha fazla acıtmamaya başlıyor. Aslında rahatsız eden bir şey, ancak seni bitiren bir şey değil. Özellikle şu zamanlarda bu tür motivasyonlara daha çok ihtiyacımız var.

Bunların dışında, merak, bilgi ile sporu ve diyabeti birleştirmek bana motivasyon da sağladı. Spora başladıktan sonra “Tip 1 diyabeti iyileştirebilir miyim?” düşüncesi oluşmaya başladı. “Niçin kimse bunu sormuyor ya da niçin kimse bu soruya yanıt vermiyor?” Literatürde tip 1 diyabetin tedavisi olmadığı söyleniyordu. Tip 2 diyabette böyle değil; çiğ vegan beslenince ve orta seviye aktivite yapınca zaten tip 2 diyabet kendiliğinden yoluna giriyor, bu sayede gidişatı tersine çevirebiliyorsunuz. Tip 1 diyabette durum biraz daha farklı.

Spor, diyabette insülin reseptör sayısını arttırıyor, bu da daha az insüline gereksinim duymanı sağlıyor, bu şekilde diyabetini iyi bir şekilde yönetebiliyorsun, zira çalışmadaki ve şimdiki insülin dozlarına ve bu insülinin etkisine bakarsak senin insülin duyarlılığın epey yüksek.

İnsülin duyarlılığım, spor yaptığım için yüksek. Ben zaten bundan dolayı sporu diyabetim için bir protokol olarak kabul ettim. Ama sporu da çok sevdiğim için işime de geldi. Diyabetli olmak sporu hayatımda öncelik olarak daha yukarılara taşıdı. Sporla beraber sosyalleşmeye başladık.

Spora başlamadan kan şekerinle ilgili nelere dikkat ediyorsun?

Kan şekerimi stabil tutmak zorundayım. Kan şekerim 80-120 mg/dl arasında gidiyor.

Diyabetini yöneterek yarışlara gidiyorsun, şekerini düzenli aralıkta tutmak için ne yapıyorsun?

İyi bir kahvaltı yapıyorum, koşu başlamadan önce yarım muz ya da bir muz yiyorum. O şekerimi yükseltirken; hareket, şekerimi düşürüyor. Zaten bunların dışında da şekeri, gluteni, süt ürünleri çıkardım, yumurtayı da çok fazla tüketmiyorum.

Yarış sabahı ve yarışa başlarken kan şekeri düzeyin kaç oluyor?

Kahvaltıdan sonraki kan şekerimin 100 mg/dl değerine yakın olmasını istiyorum. Kahvaltım yarıştan genellikle bir ya da bir buçuk saat öncesi oluyor. Bir muz yedikten sonra o muz benim şekerimi 200 mg/dl’ye kadar çıkarabilir. Bu da benim yarışta istediğim bir şey çünkü şekerimin düşmesine önlem almam gerek.

Yarışta en büyük korkun nedir?

Benim en büyük korkum yarış sırasında şekerimin düşmesi ve kan şekeri düşüklüğünün baygınlık, halsizlik gibi sonuçları. Kan şekerim aşırı düşerse düşüp kafamı dahi vurabilirim. O yüzden riski ortadan kaldırmak adına kan şekeri değerimin normal sınırların biraz üzerinde başlamayı tercih ediyorum.

İlk katıldığın yarış hangisiydi?

İlk katıldığım yarış 5 yıl önceki Avrasya Maratonu idi. İlk yarışımda, 15 kilometreyi, 4 saat 15 dakikada koştum. Nefes nefese, hafif zorlanarak yarışı bitirdim.

Avrasya’dan sonra koşu için neler yaptın?

Avrasya’dan sonra 50 kişilik koşu grubu kurduk, bu gruptan 15 kişi ile Paris Maratonu’na gitme hedefi koyduk ve Paris maratonuna gittik.

Avrasya’da 15 km koştuktan sonra maraton koşma hedefi çok güzel olmuş.

Evet, onun antrenmanlarına hazır olmadığım için sakatlıkla bocalama süreci geçirdim. Bunun da antrenmanları var :“Ben koşuyorum.” deyip koşmakla olmuyormuş. Güç antrenmanları var, esneklikleri var, bulabildiğim bütün kitapları aldım ve okudum: Koşu anatomisi nedir, fizyoloji nedir, antrenman tipleri nedir ve kendi antrenmanımı da yazar hale geldim. Bu süreçten sonra koşu grubundan 40 kişi Barcelona Maratonu’na kaydolduk. Benim ikinci maratonumdu. O maratonu 3 saat 45 dakika gibi bir sürede bitirdim. Süremi ilk maratonuma göre yarım saat geliştirdim.

Süreden ziyade Barcelona’yı bitirdiğimde çok mutluydum; diğerinde acı çekmiştim ve tüm hayat görüşüm değişti, bir şeyin acı veren, yıpratan bir boyuttan keyif veren ve insanı bu denli iyi hissettiren bir şey haline gelmesi çok güzel. Nasıl baktığın ve nasıl hazırlandığınla ilgiliymiş her şey. Hayat da aslında böyle. Bu şekilde hayat ve maraton felsefesi arasında benim için inanılmaz bir bağ oluştu. Bu da benim için dayanıklılık sporlarını vazgeçilmez ve kalıcı kılan en önemli şeydir. 40 yaşından sonra bunu görmek benim kafamda yeni bir ampül yaktı. Çünkü çok klişe bir şey vardır: “40 yaşına geldin artık fazla spor yapma, sakatlanırsın.” Bunu doktorlar da söylüyor. Dolayısıyla bu sefer dayanıklılık aşkı başladı. “Bunu koştuk başka neyi koşabiliriz.”

Sadece fiziksel yönden iyilik halini değil zihinsel iyilik halini de önemsiyorsun anlaşılan. İşin felsefesi de senin için önemli gözüküyor. 

İyilik halini, hayatımda, hem sportif anlamda hem de felsefe olarak çok iyi oturttum, diğer taraftan sağlık ve performans ile başlayan bir süreç, merak duygumu tetikledi. Aktif olarak kullandığım, çevreme aktif bir şekilde yansıttığım bir bilgi dünyası oluştu. Buna karşı da bir talep olduğunu gördüm. Sen başardıkça insanlar kapını çalmaya başlıyor: “Bunu nasıl yapıyorsun, onu nasıl yapıyorsun?” gibi sorularla. 

Ben de çaldım mesela…

Spor ile ilgili isteğinde devam etmenin meyvesini yaşın ilerledikçe daha güzel alıyorsun. Senin de yaşın ilerledikçe buna karşı yatkınlığın artacak. Çünkü, bu her zaman aklının bir köşesinde durabilecek bir şey.

Maraton koştun, ultramaraton ile ilgili bir şeyler yaptın mı peki?

Ultra olarak sadece 2 yıl önce Kaçkarlar’ı koştum. Aslında doğayı çok seviyorum. Şehir maratonlarından çok, doğayı gözlemlemek daha güzel, doğayı deneyimlemek, doğanın bir parçası olmak çok güzel. Ultra koşucusu olmak isterken, çevremizde triatlon grupları yeşermeye başladı, bisiklete çocukluğumdan beri bir aşkım vardı ama yüzmeyi kesinlikle beceremiyorum.

Yüzme çok teknik bir spor. Koşu ve bisiklete benzemiyor, değil mi?

Koşu çok doğal, yüzme çok insanın doğasına uygun değil. Hatta doğasına ters. Mesela, ben batmamak için çırpınmayı düşünüyorum. Yüzücü olmayan her insan böyle düşünür. Halbuki su ile ne kadar az boğuşursan daha rahat ilerliyorsun. Tüm bildiklerini unutup çok yeni bir şey öğrenmen gerekiyor, tüm reflekslerini kaybedip yeni refleksler geliştirmen gerekiyor. 40 yaşından sonra bunu yapmak zor değil, ama çok sabır istiyor. 40 yaşından sonra yeni bir şeyler öğrenmeye devam etmek; aynı zamanda yeni fiziksel bir başarı değil zihinsel olarak da beyni çok genç tutan bir şey. Yeni vücut fonksiyonları öğrenmek, yeni bir dil öğrenmek gibi…

Yeni bir algoritma öğreniyorsun aslında…

Tam olarak bu. Alzheimer hastalarına tavsiye edilen şey de hep yeni bir şey öğrenmektir. Ben bu anlamda triatlonu kendime yeni bir hedef olarak kabul ettim. Çünkü, triatlonun hiç beceremediğim, hiç bilmediğim yüzme gibi bir boyutu var. Koşu ve bisiklet gerekli antrenmanlarla belirli düzeye getirebildiğim şeyler. Ama triatlonda bir yüzme var ki bu benim için yeni bir dünyanın kapılarını açtı. Zamanla onu da çok sevmeyi öğrendim. Çünkü, ben bir şeyle savaşmadığım zaman o şeyin bütün olduğunu görmek mümkün olmuyor, bu gayret de inanılmaz bir huzur kapısı açtı bana. Bir şeyle savaşırken; sakinliğin, dinginliğin, soğukkanlılığın ne kadar faydalı olduğunu öğrendim. Suyla bir bütün olmak diye bir konsept var; benim için suyla bir bütün olamazsın, suya girersin ve batarsın, ama batmamak için bir şeyler yapman gerekir. Hakikaten, suyu hissetmekten bahsediyorum. Bunları bana öğreten bir hocam olmuştu.

Zaten yüzme, bir hoca olmadan olmuyor, değil mi? Senin, benim gibi yüzmeyi belli bir yaştan sonra tekniğiyle öğrenmeye çalışanlar için kendi kendine öğrenmek mümkün olmuyor gibi?

Evet, çocuk gibi öğrenemiyorsun, çocukları suya atarsın “Ayaklarını hızlı çırp, kollarını şöyle çek!” Bizde ayakları hızlı çırpmakla olmuyor işler. Suyu anlamak gerekiyor, çünkü beyne tekrar yeni bir şey öğretmen gerektiği için beyni ikna etmen gerekiyor, onu ikna etmen için de “Bak! Su ile savaşmazsan, onu şöyle hissedersen su sana şöyle davranır, dengeni bu şekilde sağlayabilirsin, o zaman suyun içinde süzülebilirsin.” gibi şeyleri anlamadan yapamıyorsun.

Ve sen bu şekilde triatlon dünyasına adım atmış oldun?

Triatlona başlamam bu şekilde oldu, triatlonun da maalesef ilk bacağı yüzme, dolayısıyla ben hep bir dayak yiyerek çıkıyorum sudan.

Triatlonda yüzmeye iyi başlamak önemli bir avantaj.

Zincir oluyor. Benim için bir zorlukla yeni bir şey öğrenmek başka antrenmanlar gerektiriyor.

Ama tüm zorluklarına rağmen triatlon, farklı kasları çalıştırdığı için dinamik bir branş.

Üçünü bir arada yapmak çok güzel, çeşitlilik oluyor ve sakatlık riski çok daha düşük. Sadece koşu, özellikle uzun koşu, daha sakin bir spor. Halbuki, bir gün koşup diğer gün yüzmek masaj gibi… Kısalan kasların rahatlıyor, uzuyor, bisiklete geçtiğinde üst vücudun dinleniyor, bacakların çalışıyor… Yüzme, bisiklet, koşu birbirini tamamlayan sporlar. Tüm spor branşlarında antrenmanlarda sürdürülebilirlik önemli, bunları sağladığında başarılı oluyorsun.

Sürdürülebilirlik, benim için çok önemli. 45 yaşındayım, 50 yaşımdan sonra, bu şekilde, spor hayatımda doğanın gereği belli bir platoya ulaşmış olacağım, ama bunu sürdürebilmek için sporu 3 branşa dağıtmak çok daha iyi olacak diye düşündüm, çok da keyif alıyorum bu anlamda.

Triatlon ve daha sonra IRONMAN … Biraz IRONMAN hikâyenin nasıl başladığını konuşalım.

2015’te ilk IRONMAN yarışım olarak, Gloria IRONMAN 70.3’e katıldım. Bu yıl Norveç’te ilk yurtdışı arenadaki yarışıma katıldım.

Norveç’te, yüzmede neler oldu merak ediyorum?

Norveç’te zorlu şartlarda yarıştık; 13 derecede çenemin donduğu, çok su yuttuğum bir yarıştı. Değişik bir tecrübeydi, ama her yarış bir tecrübe oluyor. 10 kere aynı maratonu koşsan bile başına çok farklı şeyler geliyor,  yeni bir şey öğreniyorsun kendinle ilgili çoğu zaman. Bu, hiç bitmeyen bir süreç. Ama, ben tüm bunlarla beraber, hem diyabeti hem sporu yönetebildiğimi gördüm. İnsülin dozlarım epey düşük, hatta son 2-3 yıldır vegan beslenme ve çiğ vegan beslenme denemeleriyle, insülinsiz 2 hafta geçirdim. Bunu sağlamam sadece beslenme ile değil, spora olan motivasyonumla mümkün oluyor. Zor gibi görünmesine rağmen, gerekli çalışmayı yapıp gerekli çabayı sarfettiğinizde imkânsız olan bir şey kalmıyor. Sonuçta gerekli antremanları yaptığınızda Norveç’te 13 derece suda yüzebiliyorsunuz. 

Vegan beslenmeyle insülinsiz 2 hafta geçirdin, vegan beslenmeye geçiş ile ilgili deneyimin nasıl gerçekleşti?

“Tip 1 diyabetimi spor yaparak ve beslenmemi değiştirerek iyileştirebilir miyim?” düşüncesi beni vegan beslenmeye götürdü. 6 ay denedim. 6 ayın ilk 3 haftasında kademeli bir geçiş uyguladım. Önce, eti sonra sütü çıkardım, en son sadece bitkisel gıdalarla beslenmeye başladım.

Vegan beslenmeyi, sonra bir de çiğ vegan beslenmeyi deneyimledin.

Tamamen bitkisel beslenmeye geçtikten sonra, karbonhidratı da oldukça azalttım. İşte tam bu esnada “İnsülini de kesebilir miyim, bu şekilde yaşayabilir miyim?” diye sorguladım. 2 hafta hiç insülin almadım. Kan şekeri değerlerim gayet iyi gitti o süre içinde. Çiğ vegan olunca pirinç yemiyordum, buğday yemiyordum; dolayısıyla bütün enerjimi, sebze sularına karıştırdığım yarım elmanın suyundan ya da greyfurtun yarısından alıyordum. Ketojenik vegandım aslında. Karbonhidrat alımım, gün içinde 50 gramı geçmiyordu, o zaman ketojenik beslenmeyi bilmiyordum henüz. Bilinçli yaptığım bir şey değildi. Benim o zamanki hedefim, insülin detoksu yapabilmekti. İnsülin de sonuçta yabancı bir madde. 10 yıldır kullanıyorum, 2-3 hafta bunu vücuduma sokmasam, bu sayede karaciğeri de dinlendirsem, vücut nasıl tepki verir merak ediyordum. 

Sporcuların nasıl vegan beslendiği, kaslarının nasıl erimediği merak edilir hep. Ancak sen, aktif spor hayatıyla çiğ vegan beslenilebileceğini deneyimledin.

Aktif spor hayatıyla, vegan ya da çiğ vegan beslenmek zor değil gerçekten. Ben, sadece hurma ve muz yiyerek her türlü spor aktivitesi için ihtiyacım olan enerjiyi karşılayabilirim. Muz ve hurma benim ketojenik beslenmeye geçmeden önce en temel enerji kaynaklarımdı. Çok rahat sindirebiliyorum, yanımda taşıma anlamında da çok pratikti. Zaten, tat olarak çok sevdiğim şeyler.

Çiğ vegan beslenmenin sana katkıları neler oldu?

Yeni tarifler keşfettim, inanılmaz güzel çiğ vegan tarifler var. Kabaktan makarna, petso sosla makarna vb. Bu şekilde 2-3 kilo verdim. Karnımdaki şişkinlik gitti. Ödem atmış da olabilirim.

Aslında bizim bir gıdayı yerkenki mutluluğumuz hücrelerin umrunda değil. Hücreler beslenmek istiyor. Bunu da çiğ bitkisel besinlerle yapmak gerekiyor.

Stresin iki kaynağı var; kaçmak ve savaşmak, bu ikisi bize ilk insandan gelir. Adrenalin yükseliyor. Kaçmak için ani bir enerji yakıtı lazım, o da şeker. Ama biz uzun süren dayanıklılık sporu yapıyoruz. 12 saat ve üzeri yarışıyoruz. Ketojenik ve  çiğ vegan beslenme uygulanabilir beslenme şekilleri oluyor bu nedenle. 

Peki, sence çiğ vegan beslenmeyi sürdürmek zor mu?

Bence çiğ vegan beslenmeyi sürdürmek hiç zor değil. Ama, diyabetten dolayı meyveleri ölçülü tüketmem gerekiyordu. İnsüline olan ihtiyacınızı azaltmaya çalışıyorsanız, meyve tüketimini azaltmak durumunda kalabiliyorsunuz.

Vegan beslenmeden sonra ketojenik beslenmeye geçtin. Sosyal medya üzerinden de bu konudaki deneyimlerini paylaşıyorsun. Biraz o süreci anlatabilir misin?

Sağlık koçluğu eğitiminden önce ketojenik beslenmeyi okumuştum, ama bana çok ekstrem geldi, tip 1 diyabetliler için tehlikelidir deniyordu içinde, ben onu okuduktan sonra “Zaten zor ve tehlikeli, hayatımı riske atacak değilim.” deyip o defteri kapadım. Çok sonra tekrar açtığımda “Ya, ben şunu bir araştırayım.” dedim. Aslında nefes ile ilgili bir araştırmaydı bu. Nefes çalışmalarına başladım. Burada hedef, vücudundaki oksijen kullanım kapasitesini arttırmak. Aslında, ketojenik beslenme Rus Astronotları’nın oksijen kullanımları için geliştirilmiş bir beslenme modeli. Sağlık boyutları keşfedilince ticari hale getirmişler. Çok bilinen sistemler değil. Ketojenik beslenmenin oksijen kullanım kapasitesini artırmayı desteklediğini okudum. İkinci kez karşıma çıkınca “Şu ketojenik beslenmeyi bir daha araştırayım.” dedim. İnsüline bağımlı diyabetlilerde etkisini merak ediyordum.

Orada gördüm ki ketoasidozis denilen bir risk var. Hem keton hem de şeker seviyesinin birlikte yükselmesi, kan zehirlenmesi gibi bir durum yaratıyor. Ama, bunun olması için birincisi ketonun ikincisi şekerin çok yükselmesi gerekiyor. Bu da çok bilinçsiz bir diyabet yönetimi gerektiriyor. Benim gibi beslenme ile bu kadar uğraşan bir insanın bilinçsiz bir şekilde kötü giden gidişatın farkında olmaması mümkün değil. Ben şekerimi günde neredeyse 4-5 kez ölçüyorum, ketonu da ara sıra ölçüyorum, sadece fikrim olsun diye. Ama şekerim yükselmediği sürece ketoasidoz riskim yok. Zaten ketojenik beslenince şekerim yükselmiyor. Çok da büyük bir risk değilmiş gibi geldi ve denemeye karar verdim.
Ketojenik beslenme ekstrem şartlarda uygulanan bir metod.

Tip 1 diyabet, şu anda iyileştirilebilen bir durum değil, ben, bunu iyileştirebilmenin peşindeyim. Bütün paketlenmiş ürünleri hayatımdan çıkardım, mümkün olduğunca doğal besleniyorum. Ama şimdi şekeri tamamen çıkardım. Şekeri hayatımdan ne kadar çıkartırsam, kan şekerimi yönetmem o oranda kolaylaşıyor.

Ketojenik beslenmede amaç, vücudun şekerlerden değil de ketonlardan enerji elde etmesini sağlamak. Uzun süren dayanıklılık sporları için iyi bir yöntem olabilir. Ne kadar süre oldu ketojenikte?

3 ay bitti.

Artık kasların yağ kullanmaya başladı.

Evet, yağ kullanmaya başladım, beynim şeker bağımlılığından kurtuldu. Şunu fark ettim ki; aslında sevdiğimiz tüm tatlı şeyler beynin stres anındaki ihtiyacından kaynaklanıyor. Duygusal bağ kurduğumuz besinlerde hep böyledir.

Ketojenik beslenmede yüzde 5 civarında şeker var sadece, bu seni bir diyabetli olarak hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) durumlarında zorlamıyor mu?

Hayır, zorlu ve uzun antrenmanlarda muz yiyorum arada. Şekerim yükselirse durum biraz daha kolay çözülür ama düştüyse toparlamak çok zor. Ketojenik beslenmeye geçince 60 mg/dl’nin altına kadar sıkıntı yaşamıyorum. Aslında, şekerin yüksekliği vücutta stres yaratıyor. (Kan şekeri düşüklüğü, kan şekerinin 70 mg/dl’nin altında olması durumudur.)

Bu durumda yağları hangi kaynaklardan sağlıyorsun?

Yağ ihtiyacımın yüzde 90’ını bitkisel yağlardan karşılıyorum. Avokado, zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, ayçiçeği yağı, ceviz, fındık, badem gibi yağlar benim günlük kalori ihtiyacımın %80’ini oluşturuyor. Geriye kalan kısım ise yüzde 15 protein, yüzde 5 karbonhidratlardan geliyor.

Ketojenik beslenmede yüzde 90 civarında yağ tüketimi var. Yağlar da uzun vadede kan şekerinde yükselmelere neden oluyor. Sende nasıl işliyor bu süreç?

Vücuduma yağ yakmayı öğrettiğimde, yağların kan şekerimi yükseltmesini de önlüyorum.

Sporcuların proteine ayrı bir düşkünlüğü var. Oysa fazla alınan proteinin kas yapmaya bir faydası olmadığı ortaya konuldu. Proteini nasıl alıyorsun?

Kilogram başına bir gram protein alıyorum, bu da vücut işlevlerim için gayet yeterli, yani 75 gram protein alıyorum. Çok fazla protein almıyorum. Sürekli yanan bir şey. Protein vücudu yoruyor, onun maliyetini düşünmek lazım, proteini sindirmek için harcayacağım enerjiyi spora harcıyorum. 300 gram protein alıp vücudumu yormuyorum. Sabahları çok dinç kalkıyorum.

Aslında şeker tüketimine göre insülin doz ayarı yapılır ancak proteinlerin yüzde 58’i karaciğerde şekere dönüşür; bu nedenle çok fazla şeker tüketimi de proteinde olduğu gibi gereksiz.

Ketojenik sınırlar dahilinde sadece sebzelerden karbonhidrat alıyorum, meyvelerden sadece avokado yiyorum. Alkali beslenmeye çalışıyorum, 1 birime 4 sebze yemeye çalışıyorum.

Karbonhidrat sayımı: Şeker hastası yerine diyabetli olmanın yoluİnsülin dozların ketojenik beslenmeyle ne düzeye geldi?

Eskiden kullandığım insülinin yarısını alıyorum.

Kendini ketojenik beslenirken nasıl hissediyorsun?

Dozlar düşünce hata payım azaldı. Bu, hayatımda büyük rahatlık yarattı. Tip 1 diyabetli stresi yaşamıyorum. Çok huzur buldum. Psikolojik olarak da huzur buldum. Fiziksel olarak da kendimi iyi hissediyorum.

Beslenme modellerinde en önemlisi de bu. Ketojenik beslenirken bakliyat da tüketmiyorsun.

Evet, karbonhidrat içeren her besini ölçülü alıyorum. Fıstık, cevizi de ölçülü yiyorum. Şeker tüketimine değil de yağ tüketimine dayanan bir beslenme şeklini uyguluyorum ve bu şekilde sonsuz bir yağ stokum açıldı. Sürekli şekerli şeyler yeyip vücuda sürekli stres yaşatmaktan kurtuldum. Yağları uzun vadede kullanıyorum bu şekilde.

Kolesterollerin ne durumda?

Kolesterollerim normal sınırlarda.

Aslında şeker de stresi artırıyor. Bir anlamda bundan da uzak duruyorsun.

“Kendimi kötü hissettim atayım bir şeker.” Bunu kırmak lazım. Şu an canım hiçbir tatlıyı istemiyor. Şeker tadının eşiğini kırmak gerekiyor. Zihin ve vücut iki ayrı şey, zihni beslemek ve vücudu beslenmek ayrı. Vücudumuz şeker istemiyor, zihnimiz istiyor. Bunun ayrımını yaptıktan sonra ketojenik beslenmek akla yatkın hale geliyor, ama yine de herkesin uygulayabileceği bir şey değil.

Bir şeyi vücudun istemeyip zihnin istiyorsa burada bir sıkıntı var demektir.

Bir şeyi senin vücudun istemiyor zihnin istiyor, çok stresliyim bir çikolata yeyim geçsin, ye stresin azalsın. Ama her gün stresliyim diye bunları yememek lazım. Her gün stresliysen neden stresli olduğunu bulacaksın. Bu çikolata sana geçici bir rahatlama verecek. Vücudu tanımak lazım, bu çok mühim. Belki çok dar bir gıda grubu ile beslenmiyorum, ama ben ketojenikle huzurluyum, mutluyum.

Mesela, dışarıda ne yapıyorsun?

Bir shot bardağının içine zeytinyağı koyuyorum ve limon sıkıp içiyorum. Bir anda 500 kalori alıyorum. Senle konuştuğumuzda dedin ya, ben yanımda salata taşıyorum, ben de yanımda zeytinyağı taşıyorum. Böylece sportif performansım devam ediyor. Benim için sürdürülebilir bir beslenme şekli, şekerime etkisi oldukça olumlu.

Peki ketojeniğe geçtin, ağırlık kaybın oldu mu?

Evet kilo verdim. Ama zaten karbonhidrat su tutan bir şey. Normal bir kayıp bu.

Ketojenik beslenmeyi uygulanabilir ve sürdürülebilir kılmaya başlamışsın. Bundaki motivasyonun vücudunda yaratacağı değişimleri önceden çok iyi araştırmış olman mı?

Veganlıktan sonra aynı zamanda sağlık koçluğu eğitimine başladım. Bu, bir yıllık bir eğitimdi. Bütün diyetleri içeriyordu. Orada “Tek bir doğru yoktur, bir kişinin de tek bir doğrusu yoktur.” diye bir öğreti vardı. Bir kişiye uygulanan diğerinin doğrusu değildir. Çünkü kimse birbirinin kalıbı değil, beslenme modelleri herkese özel olmalı. Bunun yolu deneyimlemekten, korkmamaktan geçiyor. Bir beslenme şeklinin, bulunulan coğrafyada yetişen gıdalara, kişiliğe göre belirlenmesi, o sistemin sürdürülebilir olmasını sağlıyor. Seçtiğin beslenme modelini hayat tarzı anlamında benimsemen gerekiyor.

Bir kişiye uygulanan diyet, diğerine uygun olmayabiliyor ve bu bir, iki seansla da uygulanabilecek bir şey değil. Ben bunu ilk kendimde uygulamaya karar verdim. Zaten elimde bir sürü done ve ihtiyaç var. Bir sürü deneyimim var; vegan beslenme olsun, diğerleri olsun. Sonra buradaki ideali bulmaya çalıştım.

İnsanlar bütün gün kötü şeyler yeyip bir çayla, bir kahveyle ödemlerini atacaklarını, fazla kilolarını vereceklerini düşünüyorlar. Sorunun asıl kısmını tespit edip kendinize uygun beslenme yöntemini bulmak gerekiyor. Bir insan sabah dayak yemiş gibi uyanıyorsa, karnında şişkinlik, gaz, sancı oluyorsa yediklerini sorgulamalı.

Neden yorgun kalktığını değil de o yorgunluğu neyle bertaraf edeceğini soruyor. Stresi, strese iyi gelen şeyle beslediği zaman, bununla beraber yaşamayı öğreniyor. Ama bu şekilde hücrelerin yenilenme şansı yok. Kafein alıyorsun, o daha beter uykunu kaçırıyor, bu sefer daha çok strese giriyorsun. Bu bankadan kredi kullanmak gibi bir şey, ama banka da bir gün “Tamam kardeşim bitti, bu kadar.” diyor. Bu da senin ciddi bir hastalıkla yüzleşme zamanına denk geliyor. Çoğu zaman geri dönüşümü çok zor oluyor. O noktada bile beslenmeye dikkat etmelisin. 

Aslında yerine koyma şeklinde gitmek en etkili yöntem, yasak değil sadece yerine neyi koyabileceğini bulmak

Kahveyi çıkarıp yeşil çayı koyayım, eti çıkardım yerine belli gıdaları koyayım. Sana neyin iyi geldiğini deneyimleyip bulman lazım. Bakmak lazım, oluyor mu, iyi geldi mi, pozitif duygusal bağ kurabiliyor musun?

Hücrelerin beslenmeden ziyade dinlenmeye ve arınmaya ihtiyacı var. Bunların yanında stresi de adapte etmek lazım, size stres nedeni olmamalı beslenme şekliniz.

Bir şey senin kendini geliştirmene katkıda bulunmalı. Evet, sporcu açısından baktığında spor fiziksel bir stres oluşturur, ama bir yandan da zihne iyi gelen bir şey. Doğru yaptığın zaman, onu da dinlenmeyle desteklemen gerekiyor. Orta yaştan sonra kendinizi zorlamayın, deniyor; spor zaten önce aşındırır sonrasında o aşınmayı yapılandırmalısın ki gelişim de bu şekilde gerçekleşsin. O yeniden yapılanmayı oluşturmazsan aşınırsın, denizin kayayı dövdüğü gibi zamanla aşınırsın. Sporda beslenme önemli, dinlenme daha da önemli. Spor burada sana çok iyi fırsat sağlıyor, ben bunu vegan sporcu arkadaşlarımdan öğrendim. Spor bazı hücreleri yok ediyor, ama bu bir fırsat; eğer o hücreleri yenileyecek gıdaları verirsen, yani klorofilli gıdaları bol tüketirsen, pancar gibi performansı arttırıcı gıdaları yersen yapılanmayı sağlamış oluyorsun.

Yaşayan canlı gıdalardan bahsediyorsun…

Evet, o hücreler o zaman yenileniyor. Sen eski bir hücreyi öldürüp yerine yenisini yapıyorsun, bunu yapmak ya da yapmamak elinde. Bunu yapmayıp hücreyi sürekli şekerle beslediğin zaman, proteinle beslendiğin zaman alzaihmer, karaciğer ve böbrek hastalıkları gibi hastalıklara davetiye çıkarabiliyorsun. Hayvansal protein kaynakları çok sorgulanmalı. Sebzelerle ilgili de aynı şey geçerli. Çok pişmiş yedim bugün, yarın taze sebzeleri çiğ yemem lazım, şeklinde de olabilir bu sorgulama. 

Tüm bu beslenme denemeleri, insülinsiz geçen bir hafta, sen aslında kendinin kobayısın?

Evet, deneme tahtam var elimin altında, kimsenin karışmadığı, hep iznim olan ve sürekli geri bildirim alabiliyorum. Hissiyat olarak, rakamsal olarak. Tabi bu çok büyük bir imkan, doktorların bile elinde yok. Her şeyi alsa bile hissiyatı alamaz. Bu yüzden ben bunu büyük bir fırsat olarak görüyorum. Her türlü ulaşım, erişim imkanım var. Bu merak beni diyetleri araştırmaya götürdü. Araştırmaya başlayınca spor hayatımda belli bir yere oturdu, çünkü sporu ben sabit bir şey olarak kabul ediyorum. Sporu sabit tuttuğum sürece diyabetim de sabit kalacak, kötüleşmeyecek. Oraya çapa atmış oldum, ikisi dengeye oturdu, ben sporu aynı insülin gibi ilacım diye kabul ettim. Birisi bana “Çok spor yapıyorsun, bu yaşta niçin bu kadar çok spor yapıyorsun?” dediğinde bunu söylüyorum. Bunu ayrıca herkese anlatıyorum.

Peki, spor hayatında yeni hedeflerin nedir?

Yarım IRONMAN yaptım, tam IRONMAN yapmak istiyorum. Şu anda tam IRONMAN’e hazırlıklar yapıyorum. Hayatımda çok pozitif katkısı var sporun. Bana yeter diyorlar, boyutunu arttırabiliyorsam, buna zamanım varsa, imkanım varsa, yönetebiliyorsam neden yapmayayım, 45 yaşıma geldim ama hayatımın en pik noktasındayım.

83 yaşında tam IRONMAN yapanlar var.

İnşallah, o yaşta da hedeflerim olur. Yapmak istiyorum çünkü, bunu hayatımda büyütmek istiyorum, daha çok olsun istiyorum. İkincisi 45 yaşında profesyonel çalışıp çocuk sahibi olup diyetini, sağlığını yönetip bunun yapılabilir olduğunu çevreme göstermek istiyorum, kendim inanıyorum yapabileceğime, sevdiğim için yapıyorum. Ama aynı zamanda da sosyal misyon gibi.

Hayattaki amacın nedir?

Aldığımız her nefes ortamı değiştiriyor. Benim hedefim her şeyden önce kendi çocuğumu, daha sonra çevremdeki insanları etkilemek. Etkilediğimi de görüyorum. Sosyal medya da bunu kolaylaştırıyor. Bu kadar keyif aldığımı görenler, “45 yaşında bu durumdasın, diyabetlisin.” nasıl oluyor diye soruyorlar. Bilimsel toplantılara davet ediliyorum, çok şaşırtıcı geliyor insanlara.

Benim bildiğim Türkiye’de IRONMAN yapan tek tip 1 diyabetli sporcusun, yapanlar varsa da tanışmayı çok isterim. Bu özellikli bir durum, bunun farkındasın zaten, zorlu bir iş yapıyorsun, diyabetli olmayan için ekipmanını sağlarsın ve yarışa veya antrenmana hazırsın, ancak bir diyabetli kan şekerini sürekli düşünmek zorunda, onun için ayrıca efor sarfetmek zorunda. Profesyonel Tip 1 diyabetli Basketbol Oyuncusu Alper Saruhan’a “Diyabetli olmanın en zor yanı nedir?” diye sorduğumda bana şöyle bir şey demişti: “Siz sabah kalktığınızda pencerenizi açar, dışarıya bakarsınız, hava güzelse moraliniz yüksek olur o gün. Ancak, biz diyabetlilerin sabah ilk yaptıkları iş kan şekerlerine bakmak olur. Kan şekerin düşükse kendini toparlaman uzun sürer, belki de bu bütün gününe yansır. ” demişti.

Herkes bir şekilde iz bırakıyor ben de böyle iz bırakmak istiyorum. “Çerçevenin dışına çıktın mı, risk aldın mı, bir şeyler yaptın mı?” dediklerinde “Evet yaptım.” diyeceğim. Evet tip 1 diyabet gibi zorlu bir durumu pozitife çevirmesini bildim, tıp dünyası hastalık diyor ama bunun bir hastalık olmadığını insanlara anlatmak istiyorum. Aslında sadece hayatını diyabete göre yönetmek, biraz dikkatli olmayı gerektiriyor. Diyabet, otomatik vites yerine manüel vites gibi aslında. Bunların yanında, teknik bir bilgi birikimi gerektiriyor. Her şeyin yönetilebilir olduğunu anlıyorsun. 

Diyabetli sporcu olmanın nasıl bir şey olduğunu uzunca konuştuk, peki besin takviyesi kullanıyor musun?

Bu konu da diyabetli olsun olmasın tüm sporcular için önemli bir konu. Sporcularda gerekli gereksiz, bilinçsiz bir besin takviyesi kullanımı birebir gözlemliyorum.

Sen hangi takviyeleri kullanıyorsun?

Omega 3, selenyum, magnezyum gibi takviyeleri gerektiğinde kullanıyorum. B ve C vitaminleri almıyorum.

Çiğ sebzeleri miktarınca yiyorsan C vitamini takviyesine ihtiyacın olmuyordur. Günde 500 gram kadar sebze yiyor musun?

Evet yiyorum, zeytinyağı ile beraber çok rahat yiyorum.

Yoğun antrenman dönemlerinde glutamin kullanıyor musun?

Şu an antrenman hacmim yüksek değil, yarışlardan önceki dönemlerde antrenman dozum arttığında alıyorum, D vitamini takviyesi de alıyorum.

D vitamini düzeyin nasıl?

Bir ara düştü, sonra yükseldi. Kan değerlerimi de ölçüyorum. Destek ihtiyacı hissedebiliyorum, kış aylarına girerken buna daha fazla özen gösteriyorum, yıl boyunca bunu yapmıyorum. Hedefim tam IRONMAN’i bitirene kadar 16 aylık bu süreci böyle götürmek… Böyle gidip gitmediğini deneyimliyorum.

Bu dönemlerde karbonhidrat alımların nasıl oluyor?

Sadece antrenman yoğunluğu arttığında, saat başına 30-40 gram karbonhidrat alınan bir dönem var ve sadece o dönemde karbonhidrat alabilirim.

Full IRONMAN’de zaten karbonhidrat alacaksın.

Biliyorsun, karbonhidrat alımları egzersiz tipi ile çok ilgili. Çok şiddetli bir antrenman yapmıyorsam, kardiyo çalışıyorsam, zone 1, zone 2 de çalışıyorsam, karbonhidrat ihtiyacım olmuyor. Yağ yakarak bu kısmı hallediyorum. Yorulmuyorum, kesilmiyorum. Nabzım 140-150 atım/dakika’larda bu şekilde devam edebiliyorum.

İntervallerde nabız yükseliyor onda ne yapıyorsun, bu nedenle kan şekeri yükselebiliyor?

Nabzım 180 atım/dakika’ya kadar çıkıyor, onu da hiç karbonhidrat almadan halledebiliyorum. Sonlara doğru bitirmeye yakın karbonhidrat ihtiyacı hissediyorum. Zone 4, zone 5’te vücut karaciğerden biraz şeker salgılatıyor zaten.

Belki de sonlara doğru karbonhidrat ihtiyacının olması ketojenik beslenmeye adaptasyon sürecinle alakalıdır. Bu durumda kan şekerlerin antrenmanlarda nasıl gidiyor?

Mesela 90 mg/dl ile başlıyorum, sonunda 140-150 mg/dl’ye çıkmış oluyor, hiç karbonhidrat almamama rağmen kan şekerim yükseliyor. Yani, vücut sana şeker sağlıyor bir şekilde. Karaciğer bunu yapıyor. Öncesinde insülin alıp şiddetli antrenmanı dengelemek gerekiyor. Şiddetli sporlarda, saatte 30-40 gram karbonhidrat alınmalı. IRONMAN de şiddetin, stresin yüksek olduğu bir spor.

IRONMAN hedefin nedir?

Bitirmek, bu sistemde sadece bitirebilmek, bittiğinde kutlayabileceğim bir noktada olmak istiyorum. (Gülüyor.) 

Daha sonra?

Daha uzun bir yarış daha uzun mesafe ve bunları yakın çevrem ile paylaşmak.

IRONMAN yaptığında insan biraz dozu kaçırıyor mu?

Öyle olmasaydı herkes yapardı. (Gülüyor)

Elinde bu konuyla ilgili inanılmaz bir veri tabanı var aynı zamanda. Diyabetli olmayan bir sporcuyla aranda ne gibi bir fark var ?

Diyabetli, spor yaptığında şekerin nasıl etki ettiğini direkt olarak görüyor ama diyabetli olmayan bunu göremiyor. Tuttuğum verilerden sporun diyabete, diyabetin spora etkilerini çok iyi görebiliyorum. Vücudumun neler yaptığını çok iyi anlıyorum. Tabi, bunu görmek için de diyabetli olmak şart değil sadece buna önem vermekle alakalı.

Diyabetli bir sporcu nasıl olmalı?

Beslenmesine dikkat etmeli, hayatını organize edebilmeli.

Diyabetlilere önerilerin var mı?

Anatomimiz hareketsizliğe endeksli, olabildiğince hareket etmek gerekiyor.
Peki, anatomini hareket edebilen bir anatomiye çevirmen ne kadar zamanını aldı?
2 yılımı aldı, şunu da belirteyim; spor dizleri sakatlamaz, oturmaya alışmış dizler spor yaparken sakatlanır.

İlerisi için neler planlıyorsun?

Belki ileride tüm bu anlattıklarımla ilgili kitap yazarım, belki sağlık danışmanlığı yaparım, elimde hayat boyu kullanabileceğim bir şey: “Walk the talk”. Doktor sağlıklı olmalıdır, diyetisyenin fit olması gerekiyor. Bir şey yapıyorsan ya da bir şey öneriyorsan onu hayatında da uygulaman gerekiyor, tatlının zararlarından bahseden kişinin tatlı yemesi inandırıcılığına zarar veriyor. Artık insanlar danıştıkları sağlık profesyoneli, örneğin diyetisyen ile duygusal bağ kurmak istiyor. Önerdiğin şeyi sen de uyguluyorsan bir önemi oluyor ve bu hissediliyor, sen cildi parlayan, sağlıklı biriysen ve bir beslenme şeklini öneriyorsan insanlar bunu görüyor. Bu yansıyor ister istemez. İnsandan insana yapılan hizmetlerde bu şekilde olması lazım. İnsanlar bir diyetisyen, bir doktor değil de bir dost istiyorlar, pozitif duygusal ilişki kurmak istiyorlar. Bu nedenle sağlık koçluğu yapma düşüncesi aklımın bir köşesinde duruyor.

Editör Notu: 

Gerçekleştirilen röportaj; diyabetli ve spor yapan insanlar için oldukça faydalı bilgiler içermesine rağmen, ketojenik beslenme şeklini vegan beslenmeye göre daha özendirici kılıyor. Ancak sevgili Erden’in, beslenme şekillerini deneyimlerken etik ya da politik değerler üzerinden değil, sportif performansını arttırmak ve kan şekeri değerini yönetmek üzerinden bir yol izlediğini görmek gerekir. Vegan beslenmeden ketojenik beslenmeye geçisi de yeni bir şeyler deneyimleme ve oksijen taşıma kapasitesini arttırma çabası olarak değerlendirebilir. Biz, canlıların herhangi bir şekilde sömürülmesine karşı olan vegan yaşamı savunuyoruz.

Egemen Erden fotoğrafları Onur Çam tarafından çekilmiştir.