Konuk Yazar: Prof.Dr. Metin Karadağ

Bulaşı zamanlarının kilitli/tecritli ânlarında bilim insanları ruh ve beden sağlıklarının korunmasına yönelik çeşitli önerilerde bulundular. Her gün farklı platformlarda bu konuya ilişkin farklı açılımlarla karşılaşmamak olanaksız gibi. Yılların profesyonel dağcısı ve doğa yürüyüşçüsü olarak Frederic Gros’un Yürümenin Felsefesi [1] kitabını okuduktan sonra yürümek eyleminin farklı boyutlarını görmenin, salt devinimsel bir olgunun ötesinde düşünsel açılımları da içeren bir yelpazesini duyumsamanın keyfini paylaşmak istiyorum bu sınırlı yazımda. Kitabın da referanslarından olan Henry David Thoreau’nun Yürümek adlı eserine de ulaşınca bireysel izlenim ve etkilenişlerin paylaşımı olanaksız hâle geldi. 

Her şeyden önce yalnızlıkla bağdaştırılan yürüyüş anlayışı egemen bu kitaplarda. Yalnızlığın yaratıcı düşüncenin en önemli kaynaklarından biri olduğunu savunan düşünürlerin yaşamlarında yürümek, vazgeçilmez bir eylem. Duyularımızın 18 saat uyarıldığı, bilgi fırtınalarının dimağımızı alt üst ettiği bilgi çağının bireyi için yalnızlık ve zihinlerimizi sakinleştirmenin her zamankinden daha önemli olduğunu ileri sürebiliriz. Yürüyüş bize fikirlerle oynama, kavramları keşfetme ve başkalarının düşüncelerimizin özgürlüğünü görmesinden endişe etmeden düşünmemize izin verir. Bu yazarlara göre yürümek bir spor değildir. Spor, uzun bir eğitim gerektiren teknikler, kurallar, skorlar ve rekabet meselesidir: Kuralları bilmek, doğru hareketleri öğrenmek, bitevi antrenmanlar… Evveliyatında da doğaçlama ve yetenek ister. Spor skor tutuyor: Sıralamanız nedir? Senin zamanın kaç? Sonuçlardaki yeriniz? Utku, sporun mutlak hedefi gibi.. – Savaş ve spor arasında, savaşı onurlandıran ve spora onur veren bir akrabalık vardır: Düşmana saygı; ya da düşmanın nefreti… Spor aynı zamanda, dayanıklılık, çaba sarf etmek, disiplin düzeni demek. Bir etik çerçeve. Bir emekler manzumesi… Bu yüzden yürümek spor değildir, diyor yazarlarımız haklı olarak. Bir ayağını diğerinin önüne koymak kadar basit, minik  bir çocuk oyuncağı. 

Bireysel ya da grupla yürürken skor yoktur, derece aranmaz, nerede hangi manzaraya ulaşılır, doğa en güzel şarkılarını nerede fısıldar’ı ararsınız. Yürüyüşle askıya alınmış bir hayatın özgürlüğünü tadarız. Ofisinizi, asırlar gibi yaşlı evinizi yerlerinde bırakarak özgürleştirme sürecinde rutinin boyunduruğundan kurtulursunuz. Zihne atılmış düğümler, kentin yorgunluk geleneği, doğanın sınırsızlığında güzellik bolluklarıyla zirvelerde çukurlara atılır, dürtülerimize ilham dalgaları yayılır. Çünkü yürüyüş bizi yaşamın dikey eksenine sokar.

Kitaplar bu düşünü kaynaklarından yola çıkarak filozofların yürümekle ilgili tutumlarını bize aktarıyor. Söz, Nietzsche’nin: “Mümkün olduğunca az oturun; açık havada doğmayan ve kasların da canlanmadığı serbest dolaşımda herhangi bir fikre inanmayın. Tüm önyargılar bağırsaklardan kaynaklanır. Hareketsiz oturmak, gerçek günahtır” (Ecce Homo). Bu düşünür, önemli eserlerini yazdığı süreçlerde günde sekiz saat yürüyerek küçük defterine notlar alır, düzeltmeler için sadece dururdu. Birkaç satırı hariç, kitabın tamamı yolda düşünülmüş ve oluşturulmuştur. “Sadece kitaplar artasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir”  der Nietzsche ve sorar: “Bir kitabın, bir insanın veya bir müzik kompozisyonunun değerini anlamaya yönelik ilk sorumuz şudur: Yürürebiliyor mu?”  (Gros, 23). O’na göre yürürken düşünmek, düşünürken yürümek; sonra da yazmayı kısa bir mola ânına indirgemek, yürürken bedeni geniş, açık mekânları seyreylerken dinlenmeye bırakmak üretkenliğin çıkış noktasıdır. Şiddetli migren ve diğer hastalıklarının yoğunlaşmasıyla yürüyemenin ızdırabını gören ünlü düşünür, “Işık kalmadı” sözüyle 1894 yılında son yürüyüşünü sonsuzluğa yapar.

Doğa ile bedenin armonisi hakkında Gerarda de Nerval de “ormanlardaki patikalar –düz labirentler- ve alçak düzlükler, ‘yürüryen bedeni uysallığa, rehavete davet eder ve anılar sis gibi usul usul zuhur ederler” diyor (Gros, 27).

Gros, “Yürümek, düşüncenin ideal alanıdır, yürürken yaz çünkü yürüyüşteki beden geniş açık alanların tefekkürüne dayanıyor” diyor. Nietzsche’nin çalışmak için Kant’ın ise kaçış için yürüyüşü seçtiği ileri sürülür. İlki münzevi alanlarda, dik bayırların yorucu rotalarında düşüncelerinin gemlerini salarken Kant “Felsefe yürüyüşü” adını verdiği rotasını hayatında sadece iki kez değiştirmişti. 

Gros, “yürürken otantik güvence işareti iyi bir yavaşlıktır” der, sonra devam eder:

“Hız yanılsaması, zaman kazanma inancıdır. İlk bakışta basit görünüyor: Bir şeyi üç yerine iki saat içinde bitirin, bir saat kazanın. Yine de, günün her saati, saatte bir saat gibi, kesinlikle eşitmiş gibi yapılan soyut bir hesaplamadır bu. Ancak acele ve hız, daha hızlı geçen zamanı hızlandırır ve bir gün iki saat daha erken kısalır”.

Nietzsche, Thoreau ve Rousseau yalnız yürümemiz gerektiğini düşünmüşler. Onlara göre; yürürken kendi temel ritminizi bulmanız ve sürdürmeniz önemlidir. Doğru temel ritim, size uygun olandır, bu öylesine işlevseldir ki bedeni yormazsınız ve on saat boyunca yürümeye devam edebilirsiniz. Bu ilke son derece spesifik ve kesindir. Böylece, bir başkasının hızına alışmaya, normalden daha hızlı veya daha yavaş yürümeye zorlandığınızda, vücut kötü bir ritme uymak için sizinle didişir.

Yürümenin öncelikle erteleme sanatı olduğunu savunan Gros, şöyle bir gezintiye çıkmanın bile endişelerin ağırlığını hafifletmeyi, işleri ve sorunları, bir süreliğine de olsa unutmayı sağladığını vurgular. Yürüyüşçü için özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır.

Tırmanan bedenin güç harcayarak sürekli bir baskı oluşturduğu; irdeleme hâlindeki düşüne ivme kazandırarak onu biraz daha ileriye, yükseğe giderek sınırsızlığa iletir. 

Gros’a göre verimli yürümenin büyülü anahtarı yavaşlıktır.  Yavaşlık saniyelerin, bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker, damla damla aktığı o noktada zamanla hemhal olmaktır. Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir. Yürümenin sırlarından biridir bu: Manzaraya, onu her adımda biraz daha tanıdık kılan bir yavaşlıkla yaklaşmak. Tıpkı bir dostluğu derinleştiren düzenli görüşmeler gibi… Bizi çevreleyen manzara tatlar, renkler, kokularla dolu bir kâsedir, beden de onun içinde demlenir.

Yürümeyi yaşamın ve sanatın kaynağı ve amacı görenlerden biri de Arthur Rimbaud. Fırtınalı, çalkantılı bir yaşamda yürüyüşün çok farklı bir anlamı var O’nun için. Çocukluk ve gençlik yıllarında başladığı “rakip tanımayan bacaklarıyla” yeryüzünün büyüklüğünü ölçme arzusu, hayatını da biçimlendirmiştir. Yürümek ve ilerlemek için ona göre öfke gerekir. Rimbaud’da her zaman bir coşku nidası, bir nevi öfkeli neşe mevcuttur (Gros, 47). Bir bacağını kaybettiğinde bile takmasıyla hep yürüme hülyaları kuran şair, en uzun yolculuğuna çıkmadan önce, vedasını bırakır geleceğe:

Nereye gidersek gidelim, hoşça kal burası…

Yalnızlıkların ve sessizliklerin muhtelifliğine vurgu yapan Gros, doğanın sakin ama her an tetikte ve istirahatta olduğunu anımsatarak orman sessizliğinin ürkek ve tedirgin ırasını anlatır. Gecelerin yalnızlığı ise emsalsiz ve kıpırtısızlıkla kuşatılmış bir yay gibi gerilidir. 

Bu büyülü atmosferin bir başka kâşifi olan J. J. Rousseau, sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini, yaratabildiğini ve esin bulabildiğini söyler. Şafak, öğle ve akşamüstü yürüyüşlerini yaşamının bir rutini haline getiren düşünür, Yalnız Gezerin Düşleri adlı yapıtında akşamüstü yürüyüşlerinde unutulmuş anılarının bilincinde canlandığını duyumsar. Andığımız yapıtında yürüyüşünün renklerini ortaya koyar: “ Ben keyfimce yürümeyi, canım istediğinde durmayı severim. Bana seyyar bir yaşam gerek. Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı” (Gros 76).

Yürümek kitabının yazarı Henry David Thoreau, yürümenin doğayla iç içeliğindeki kutsiyete vurgu yaparak, “çağdaşlığın” görünenin arkasındaki çirkinliklerini ifşa eder: “ Günümüzde evler inşa eden, ormanları ve koca koca ağaçları kesip biçen insanların ilerleme adını verdikleri bu şeyler manzarayı düpedüz çirkinleştiriyor ve onu günden güne daha yavan ve değersiz hâle getiriyor. Ah keşke bir halk ormanları tutuşturmak yerine çitlerini yakabilse! (Thoreau, 19-20). Thoreau için yürümek kendini bulmak değil, kendine yeniden şekil vermek için imkân yaratmaktır. Çünkü ona göre:

Hakiki yaşam büyük bir yolculuktur (Gros,95).

Eski Yunan düşünürlerinin yürümekle ilgili düşünce ve tezlerini irdeleyen Gros, Sokrates’in sürekli gezen biri olduğunu, Platon’un yürüyerek ders anlattığını, Aristoteles’in de yürüyüş tutkusu sebebiyle “Gezinti” (Peripatosçu) lakabını aldığını aktarır kaynaklarıyla. Ancak gerçek anlamda yürüyüşçü oldukları söylenebilecek Yunan düşünürlerin ise kinikler olduğunu vurgulayarak Diogenes’ten bir anekdot aktarır:  “Bir gün bir çeşmede suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan Diogenes, bir an durduktan sonra şaşkınlıkla ‘Diogenes’ der ‘ aldın mı boyunun ölçüsünü?’ Heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. Mutludur, çünkü bir yükten daha kurtulmuştur”  (116- 121). Kiniklere göre yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı.

Yürümek ve doğa gezintilerine yapıtlarının ana motiflerinden biri olarak kabul etmiş sanatçılardan biri olan  Gerard de Nerval, insanları bol bol yürürütür, dolaştırır, doğayla örgülenmiş şarkılar söyletir. Onun yürüyüşlerinde melankoli olduğunu vurgulayan Gros, hep muğlak ve düzensiz bir ışıkta Nerval’le yapılan yürüyüş, zihni itinayla kucağına alır ve canlanan anılar onu sarar, der (131). Melankolinin yürüyüşlerinde rehber olduğu Nerval’in gerçek hüzün peşindeki arayışlarının mı onu intihara götürdüğü ise hâlâ yanıtı bilinmeyen gizemli bir sorudur.

Gerçek bir entelektüel örneği olan Immanuel Kant, hüzünlü varoluşun ortasında tam bir düzenlilik timsalidir de. Nietzshe gibi onu da yazmak ve okumak dışında iki şey meşgul etmişti: Yürümek ve ne yemesi gerektiğini bilmek… Onun gündelik yürüyüşleri, her gün çalışarak geçirdiği saatlerin simgesi ve refakatçisidir. Kaçınılmaz düzenliliğin simgesi olan düşünürün, hayatı boyunca öğleden sonra beşte yürüyüşe çıkacağını herkes bilirdi. 

Alman felsefeci Karl Gottlob Schelle’nin  “Die Promenade als Kunstwerk” (Yürüme Sanatı) adlı kitabında vurguladığı yürümenin bedeni kesinlikle gevşettiğini fakat asıl bayram edenin zihin olduğu görüşünü aktaran Gros, yürümenin insan ruhunu dinlendirdiğini, özellikle masa başında çalışırken önümüzdeki meselenin esiri olduğumuzu, göreve odaklanırken, hareket etmeyen bedenin kas eşgüdümünü yitireceğini vurgular.  

Walter Benjamin’in kentli flâneur (aylak gezinen) kavramını yürümek eylemi içinde irdeleyen Gros, bu stilin yalnızlık, hız, çıkarcılık ve tüketimciliği yıktığını ileri sürer.  

Kitabının son bölümünde yürümenin mistik siyasetçi M. K. Gandi tarafından bir devletin bağımsızlığa giden yolda mucizevî bir sonuç yarattığını vurgulayan yazar, Gandi’nin ünlü  “Ardımıza dönmeyeceğiz” sözünü anımsatarak O’nun yürüyüşün ruhani ve siyasi önemini uzun yıllar öncesinden bildiğini aktarır. Bu yürüyüşün sabır azim ve irade gücü gerektiren karakterini Satyagraha diye adlandıran Gandi, temelde bireyin kendine hakim olması koşulunu saptar. Gandi, dünya siyaset tarihinin insan onuruyla taçlandırılmış bir utkusuna imza atarken her sabah Rabindranath Tagore’nin çarpıcı mısralarıyla yola çıkmıştı:

Yalnız yürü.

Çağrına kulak vermiyorlarsa eğer, yalnız yürü;

Korkar da dehşet içinde duvara dönerlerse yüzlerini, 

Ah sen, kara bahtlı,

Aç zihnini ve yalnız konuş.

Yoldan cayar da bırakırlarsa yabanda seni,

Ah sen, kara bahtlı,

Yolun üstündeki dikenleri çiğne ve

Kana bulanmış o yolda yalnız yürü. 

Gros’un kitabının sonundaki bir anekdotun anlam çerçevesi hem kitabın tümünü hem de bu sınırlı satırların aktarmak istediklerini yansıtmakta bana göre:

“Alexandra David-Neel, Himalayalar’da yaptığı bir uzun yürüyüşte, ıssız bir ovadayken uzaklardan kendisine doğru hızla yaklaşan siyah bir nokta gördüğünü anlatır. Derken onun bir adam olduğunu anlamış. Yol arkadaşları bu adamın lung-gompa olduğunu, onunla konuşulmaması ve yürüyüşünün engellenmemesi gerektiğini, çünkü O’nun vecd hâlinde olduğundan uyandırılırsa ölebileceğini söylemiş, geçip gitmesini izlemişler; yüzü ifadesiz, gözleri açık, koşmayan ama her adımda rüzgârın uçurduğu hafif kumaşlar gibi yükselen bir insan”

Yürüyüşün gücü, mistik ve ruhsal merkezli olduğunda gerçek bir mutluluğun da kaynağıdır bence…

Yürümenin keyfine varmış birey, adına “mutluluk” dediğimiz bir şeyi yakalar. Bir karşılaşma meselesi olan ve yoğunluğu hep tartışılagelmiş olan mutluluğu yazarlar, şairler, kuşkusuz büyük düşünürlerden daha iyi anlatmışlardır. Yürümek de bir manzarayı yakalayarak o ortamın alıcısı olabilme ruhsallığını sağlar. Tekrarlanamaz olan bu mutluluk belki kırılgandır, nadirdir ve dünyaya incecik ipliklerle iliştirilmiştir.  

O zaman ne duruyoruz, haydi dışarı.. Yürümeye…

[1] Gros, Frederic: Yürümenin Felsefesi. (Türkçesi: Albina Ulutaşlı), 6. Baskı İstanbul; Kolektif.