Yaşamımızı sürdürdüğümüz yeryüzü aklımızla, ruhumuzla ve bedenimizle algılayacağımız tek yer. Fakat nedense yeryüzü ile barışık değiliz. Asıl sebebi insanın keşfetme duygusundan kaynaklansa da, uzaya gidip gelmelerimiz, diğer gezegenlerde yaşam belirtileri aramamız yeryüzündeki mutsuzluklarımızdan kaynaklı sanki. Korkularımızdan aynı zamanda. Alternatifler arıyoruz. Korkularımızı yenecek yeni korunaklı alanlar yaratmak istiyoruz kendimize. Yeryüzünden başka hiçbir yerde oksijen olmadığını bildiğimiz halde üstelik.

Kafka Yayınları tarafından yayımlanan bir Pascal Garnier kitabı olan Cennetteki Yeryüzü içinde yaşadığımız yeryüzünü bize hatırlatırcasına geçtiğimiz aylarda kitapçı raflarındaki yerini aldı. Cennetteki Yeryüzü, Pascal Garnier’in dilimize çevrilen ilk romanı. Anlatım tarzıyla, yarattığı tekinsiz atmosferlerle, insan psikolojisinin karmaşık yapısına istinaden yarattığı karakterlerle Georges Simenon’a benzetilen yazar, Pascal Garnier olarak kendi dilini, kendi edebiyatını yaratmakta gayet başarılı.

Roman emekliler için güvenli ve keyifli olabileceği vaat edilmiş olan Les Conviviales sitesinin tanıtımıyla başlıyor. Sitenin ilk sakinleri Martial ve Odetta Sudre çifti. Yetmişli yaşlarındalar. Genelde Martiel’in gözüyle seyrediyoruz emekliler için tasarlanmış olan Les Conviviales sitesini. Sürekli yağmur yağan, evlerin panjurlarının kapalı olduğu, tanıtım kataloğunda birçok şeyin vaat edildiği ama son derece ıssız bu sitede yaşayacak olmaktan pek de mutlu değiller. Marlene ve Maxime Nude çiftinin gelmesiyle yalnızlıkları biraz hafifleyen Sudre çifti için Fransa’dan gelen Nude’ler fazlaca şehirli, Sudre’ler ise fazlaca taşralı. Aralarına kendilerinden nispeten genç ve güzel bir kadın olan Lea katılınca ortam hareketlenir. Bir müddet sonra site sakinlerine hoşça vakit geçirtmek amacıyla aralarına katılan Nadine ile de kadro tamamlanır. Hepsinin ortak amacı huzur bulmak ve güvende olmaktır. Dışarıdan bakıldığında güzel bir ahenk de yakalamışlardır üstelik.

Les Conviviales sitesinin yakınlarına çingenelerin kamp kurdukları haberinin gelmesiyle emekliler tesisindeki beş kişinin hassas ahengi bozulmaya başlar. O zamana kadar kendilerine ve birbirlerine karşı bastırdıkları iyi – kötü tüm hisleri, arzuları, kıskançlıkları, çekişmeleri su yüzüne çıkar. Her biri için ayrı ayrı tedirgin edici bir durumdur bu. Atmosferin rengi grileşir. Birbirleri için tekinsiz bir hal almaya başlarlar ki çingeneler gelip emekliler tesisinin içine kamplarını kurmamışlardır. Tesisin korunaklı, güvenlik görevlisi de olan duvarlarının dışındadır hepsi de. Fakat denge bozulmuştur bir kere. Ya da aslında dışarıdan göründüğü gibi aralarında bir ahenk ve denge hiç olmamış mıdır?

Nadine hariç hepsi bu durumdan korkar. Ve Nadine’in tüm uyarılarına rağmen tekinsiz atmosfer daha fazla direnemez ve ok yaydan çıkar. İnsanların korku hastalığı yine nüksetmiştir. Korku birbirleri ile ilgili üstü kapalı olan ne varsa her bir detayı ortaya çıkarır. Özellikle emekli çiftlerin birbirleri ile olan ilişkileri çatırdamaya başlar. Homofobiktirler mesela. Irkçıdırlar. Birbirlerini sevmek ve sağlıklı ilişkiler kurmak bir yana ilk başta kendilerini sevmemektedirler.

Pascal Garnier korkan insanı yüksek duvarlı, güvenliği de olan bir siteye yerleştirir önce. Sonra o siteye belki de hiç giremeyecek olan “diğerlerini” yaratır. Ve bunu yaparken toplum tarafından en dışlanmış olanları seçer. Çingeneleri. Olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen korku çağını işaret eder Garnier. Yaşlanmaktan, bakımsızlıktan, hastalıktan, işini kaybetmekten, parasız kalmaktan, arkadaşsız kalmaktan, terk edilmekten, aldatılmaktan, diğerlerinden korkan insanın kendine verdiği zarar inanılmaz boyutlardadır. Ultra düzeyde güvenlikli alanlar yaratsak da bitmek tükenmek bilmeyen korkular insanın baş düşmanıdır. 

Korkunun insanı nasıl körleştirdiğini, onu nasıl da ön yargılı yaptığını ve ona gereksiz bir stres yükleyip hiç yapılmasına gerek olmayan şeyleri yaptırabildiğini şu paragraftan çok güzel bir şekilde anlamaktayız:

“Marlene dolup taşan buzluğa son bir paket hindi etini de sığdırmayı başardı. Aldıkları erzak büyük bir kuşatmaya bile uzun süre dayanırdı. (…) Öğle yemeğine hazırlanmadan önce gidip havuza girmek iyi bir seçenekti. Elini bacağında gezdirdi. Eğer evden hiç çıkamayacaksa nasıl ağdaya gidecekti? Lanet olası Çingeneler! Ama erkekleri, kadınları, çocukları nasıl da güzellerdi… Ne kirli, ne de dolandırıcı bir halleri vardı. Çocuklar koşuyor, kadınlar rengarenk çamaşırları iplere asıyor, erkekler de kendi aralarında konuşuyorlardı… Güneşin altında evlerinde gibilerdi. (….) Duvarsız bir yerde, herkesin gözü önünde, saklayacak bir şeyleri yokmuşçasına yaşamak onları rahatsız etmiyor gibiydi.”

Cennet gibi bir yerde inzivaya çekilmiş, sosyal şartları gayet iyi olan emeklilerin bulamadıkları huzur korkup, ötekileştirdikleri Çingenelerde fazlasıyla vardı. Şehri terk edip, tersine bir göçle huzuru yakalayacağını düşünen insanın probleminin yaşadığı yer değil bizatihi kendisi oluşu, korkularından mütevelli olan insanın tekinsiz ortamını ve düşmanlarını kendisinin yaratıyor oluşu Pascal Garnier tarafından hiç aceleye getirilmeksizin anlatılıyor. Cennetteki Yeryüzü, hikayesinin ayakları yere basan sağlamlığını da buradan alıyor şüphesiz.

Edebiyatseverler Pascal Garnier ile ilk olarak Cennetteki Yeryüzü romanıyla tanıştığı için şanslı. Bizi bize anlatan bu tekinsiz romanı okumanız dileğiyle.

Cennetteki Yeryüzü

Yazar: Pascal Garnier

Yayınevi: Kafka Yayınları

Türü: Roman

Çeviri: Melisa Leclere Muratyan

Yayın Tarihi: Mart 2019

Sayfa Sayısı: 141