Mert’in ukala tavırları Âdem’i baştan çıkarıyordu. Nereye gittiklerini hiç sormadı. Kısa bir süre sonra bahçesinde heybeti dillere destan kiraz ağacı olan salaş bir meyhaneye girdiler. Yalnızca birkaç eskimiş ahşap masasıyla, ağaç dallarının fener ve renkli loş ışıklarla süslendiği, denizin hemen dibinde, ıssız sayılabilecek köhne bir meyhaneydi. Gelişigüzel ortalığa saçılmış balıkçı ağlarının üstüne basmamaya özen göstererek masalarına oturdular. Âdem oturduğu an düşecek gibi olup toparlandı zira sandalyenin bir ayağı kırıktı. Mert hemen yeni bir sandalye bularak Âdem’i rahat ettirdi.
“Aç mısın?”
“Performansı etkilememesi için gösteriden önce yemek yemeyiz.”
“İçersiniz ama.” Mert büyük bir kahkaha attı. Sanki Âdem’i yıllardır tanıyormuş gibi garip bir samimiyet çabası vardı ya da bu onun doğal haliydi.
“İçkiyle çok aram yok. Bazen bira içeriz arkadaşlarla, nadiren de viski içerim.”
“O zaman bu gece ezberi bozalım. Ne dersin? Hemen halledip geliyorum.”
Mert siparişleri vermeye gittiğinde Âdem etraftaki diğer masalara baktı. Kendilerinden başka iki masa daha doluydu. Sanki şahsına münhasır ya da yakın dostlar için hazırlanmış bir mekandı burası. Oldukça şirin, sıcacık bir ortamdı. İçi huzurla doldu. Bu sıralar istediği her şey hiç bekletmeden peş peşe gerçekleşiyordu. “Güzel şeylerin bir anda olması klişe değil demek ki” diye düşündü. “Annemi istiyorum. Eğer hala hakkım kaldıysa anneme kavuşmayı diliyorum.”
Mert, peşinden koca bir tepsi ile gelen mekân sahibi Halil ile Âdem’i tanıştırdı. Memnun oldular. Halil orta yaşlarda, bezgin, münzevi bir adamdı. Üstü başı en az bu mekân kadar viraneydi. Adeta hayata kahredenlerdendi.
“Siz mezelerle başlayın, balıkları atarım şimdi. Buz biterse seslenirsiniz”.
Halil gittiğinde Mert rakısını Âdem’ in sahne başarısına kaldırarak kadeh tokuşturdu. Âdem ilk yudumunu suratını ekşiterek içse de alkolle gelen gevşeme her zaman hoşuna giderdi.
“Halil abiyi de bu mekânı da ayrı severim. İzmir’e her geldiğimde muhakkak uğrarım. Sen de beğendin mi?”
“Mekân çok huzurlu ama aklım Halil abide kaldı. Çok perişan bir hali var. Etkilendim.”
“Karısı öldü geçen sene. Bir tane çocukları olsaydı onunla avuturdu kendini. Olaydan sonra saldı her şeyi.”
“Hasta mıydı? Neden öldü? Kaza falan mı?”
“Boş ver şimdi onları. Ben seni tanımak istiyorum.”
Âdem, öldüğünü paylaşıp da sebebini saklamasına içerledi. Ketum biriydi Mert demek ki. Böyle bir konuyu kim olsa elbette merak ederdi.
“Hadi bitir de tazeleyim. Buzlar erimeden kadehler tükenmeli”.
Âdem ilk kadehi bitirdiğinde içten içe hakkında hiçbir şey bilmediği bu adamdan nasıl böylesine yoğun hoşlanabildiğini, sadece fiziksel çekimden dolayı bu ukala herifi neden bu denli arzuladığını kendisine kızarak sorguladı. “Belki de evlidir” diye düşündü. “Hakkında hiçbir şey bilmiyorum üstelik!” İçsel çatışma ve alkolün de etkisiyle ansızın ağzından çıkan soruya engel olamadı.
“Neden tanımak istiyorsun beni? Bu ilginin nedenini merak ediyorum açıkçası” dedi hırsla.
Mert öylesine geniş bir adamdı ki hiç bozulmadı Âdem’in bu ani tepkisine.
“Çünkü seni daha iyi anlamak ve sana daha yakın olmak istiyorum. Başarılı insanların hayat hikayelerini dinlemeyi de severim ayrıca”.
Âdem haksızlık ettiğini düşünerek yavaşladı. Yeni kadehinden iki yudum aldıktan sonra;
“Nerden başlayım bilemedim. Ne bilmek istiyorsun benimle ilgili?”
“Seni annene götüren hamur kokusundan başlayabiliriz mesela”.
Bu yanıtla affedildiğinden habersiz olan Mert, ilgiyle dinliyordu Âdem’i. Âdem hassas olduğu bu konuyu unutmadığı için hayli memnun bir halde başladı hikayesini anlatmaya.
“İstanbul’a on dokuz yaşımda geldim. Konservatuvar sınavlarını kazanınca gece kulübünde çalışmaya başladım. Gündüz okul, gece çalışma hayatı, hafta sonları yetişkinlere özel dans dersleri… Yoğun bir döngü, oldukça zorlayıcı bir süreçti. Mezun olduktan sonra biraz daha rahatladım tabii. Ailem Mardin’ de yaşıyor. Annem, babam ve iki abim. Muhafazakâr ve oldukça kalabalık, ataerkil bir aileyiz. Mardin’ in köklü, varlıklı ailelerinden. Aşiret gibi düşünebilirsin. Ayıp, günah, yasak üçlemesiyle büyütüldüm ben. Babam asla dans ile ilgilenmemi istemedi. İstemedi demek çok hafif kaldı, duyduğunda bildiğin dövdü beni. Erkek adam dans eder miymiş? Sen bizi rezil mi edeceksin diye öfkeyle saldırdı bana. Benim hayalim onların yani babam ve abilerimin kabusuydu. Kaçtım evden. Başka çarem yoktu. Çünkü dans etmemi bile istemeyen ailem cinsel kimliğimi öğrendiğinde dövmekle kalmaz öldürürdü beni. Çevrenin ne düşündüğü, benim ne istediğimden tartışmasız çok daha önemliydi. Yedi yıldır sadece annemle iletişimim var. Babamlar hala bilmez ne okuduğumu ne iş yaptığımı.”
“Hiç merak etmiyorlar mı seni?”
“İlk zamanlar gidebileceğim her yere, herkese sormuşlar. Bulamayınca bıraktılar peşimi. “Benim öyle bir oğlum yok, bize laf getirmediği sürece ne bok yiyorsa yesin” diyormuş babam. Abilerimde babamın yaveri. Onun lafı kanundur, el mahkûm itaat edecekler. Ben yine de tetikteyim, temkinli davranıyorum. Ne yapacağı hiç belli olmaz babamın. Gizlice iz sürüyor olabilir. Bunu annemle paylaşmaz çünkü annemin bir şekilde benimle iletişimde olduğunu ve bana haber uçuracağını düşünüyor olabilir. Tehlikeli ve sinsidir. Hiç güvenmem.”
Halil, ızgara balıkları ve buz dolu kovayı getirip hiç konuşmadan geri döndü mutfağına. Âdem kadehine buz koyduktan sonra balığını kılçıklarından ayırırken devam etti anlatmaya.
“Buraya ilk geldiğimde annemi okuldan samimi olduğum bir kız arkadaşımın telefonundan aradık. Hızlıca benim yeni numaramı verip kapattık. Yeni hattımı da yine bu arkadaşımın üzerine almıştım zaten. Sonra annem dökümlerden anlaşılmasın diye Diyarbakır’ a gittiği bir gün gizlice kendine yeni bir hat ve telefon almış. Mardin’ den alsa anında haberi giderdi babama. O aradıkça konuşuyoruz işte. Kaçtığım günden beri göremedim annemi. Ben arayamıyorum onu hatta yazamıyorum bile.”
“Yani annenin de senden haberi yok sanıyorlar.”
“Babam çok sıkıştırmış annemi. Şiddet bile uygulamıştır da annem söylemez bana. Her sorduğunda haberim yok deyip geçiştiriyormuş. Bir bilseler iletişimde olduğumuzu! Annemin hayatımla ilgili her detayı bildiğini bir duysalar…”
Mert, Âdem’in anlattığı her cümle için onlarca soru sorabilirdi ama onu incitmemek adına en merak ettiklerinden başladı.
“Peki İstanbul’a ilk geldiğinde zorlanmadın mı? Manevi kısmını bir şekilde halletsen maddi taraf affetmez, yutar insanı.”
“Ailem çok zengindir. Mardin’in her ilçesinde marangoz atölyelerimiz var bizim. Öyle bir varlıktan böyle bir yoksulluğa düşmek ilk başlarda epeyce zorladı beni. Annem para göndermek istedi fakat beni ifşa edebilecek her hareketten kaçındık. İstanbul’a giderken yirmi tane altın bilezik verdi bana. Bende liseden sonra sürekli babamın atölyesinde çalışıyordum zaten. Kaçmaya karar verdikten sonra bütün paramı biriktirdim.”
“Annen biliyordu yani terk edeceğini. Engellemedi mi seni?”
“Annem mantıklı kadındır. Zümrüt Sultan. Babamın çocukluğumdan beri üzerimde kurduğu baskı annemi benden daha çok yaraladı. “Git oğlum” dedi. “Git kurtar kendini. Burada gün yüzü yok sana.”
Âdem ıslak mendille ellerini silerken Mert üçüncü kadehleri artık sormadan dolduruyordu. Diğer iki masa boşalmış, hava serinlemişti. Halil evine giderken “Siz keyfinize bakın, ben sabah hallederim buraları” diyerek vedalaştı.
Âdem devam etti anlatmaya.
“Eşcinselim ben. Babam her zaman bendeki farklılığı çözmeye çalıştı. Yüzleşmekten ya da emin olmaktan korksa da bu belirsizlik yoruyordu onu. Fena halde sinirli olduğu bir gün açıktan “İbne misin oğlum sen? Yaşıtlarının çocuğu oluyor sen ne peşindesin?” diye sordu bana. Küçükken düğün, dernek ya da aile toplantılarına asla sokmazdı beni, dışarı çıktıklarında eve kilitlerdi, yaz tatillerinde Kuran kursuna gönderir, kalan zamanlarda da yanında, marangozhanede çalıştırırdı. Liseyi bitirdikten sonra ben konservatuar hayalleri kurarken babam “Adam ol” diyerek aklınca beni falanca ailenin kızıyla evlendirme planları yapıyordu. Orda kalmaya devam etseydim çok daha büyük sorunlar yaşayacağımıza emin olan annem kaçış planımı destekledi. Şimdi babamla ilgili korkularım ve anneme olan özlemimi saymazsak rahatım yerinde. Özgürüm en azından. Bir de toplum baskısı olmasa…”
“Toplum baskısı?”
Âdem, bu soruyu gerçekten soruyor musun dercesine baktı Mert’in yüzüne.
“Nerede yaşadığımızı unutmuş gibisin. Sence iki erkek el ele sokakta yürüse neler olur?”
“Tabii onu biliyorum ama belli etmediğin sürece sorun yaşamazsın ki.”
“Asıl sorun da bu değil mi zaten? Asıl sorun belli etmemek zorunda kaldığım bir hayatı yaşıyor olmam. Benim kime âşık olduğum, kiminle seviştiğim toplumu neden bu kadar çok ilgilendiriyor? Neden bu bir hastalık ya da sapkınlık gibi algılanıyor? Bu gerçeği yok saymak, ahlaksızlık olarak değerlendirmek ve dahi aşağılamak! Hiçbir zaman anlamayacağım.”
Mert, Âdem’i sakinleştirmek için konuyu değiştirerek farklı bir soruyla devam etti konuşmasına;
“Nasıl keşfettin bu yeteneğini? Ne zaman ne şekilde merak ettim doğrusu. Bu kadar baskıcı bir ailede dans etmek istemek devrimci bir hayal olmuş.”
“Kendimi bildim bileli dans etmek bana hep özgür hissettirdi. Çocukken ailem evde yokken perdeleri çekip aynanın karşısında dans ederdim. Annemin renkli başörtülerini kalçama ve bileklerime bağlardım. Makrome ipinden yeni örmeye başladığı el işlerini kafama geçirip saç yapardım. Annemin eteklerinden elbise yapardım kendime. Eğer evdelerse banyoya her girdiğimde dans ederdim. Onlar duş aldığımı sanırken ben suyun sesiyle dans ederek hayattan soyutlanırdım. Hiçbir şey yapamasam uyumadan önce sahnede dans ettiğimi hayal ederdim. Hayal de olsa gerçek kimliğime bürünebilmek mutlu ederdi beni. Bu kısa süreli masum danslar ile tatmin ederdim kendimi.”
“Peki şimdi duysalar ne olur? Yani ömrün boyunca kaçarak, saklanarak, tetikte mi yaşayacaksın? Mesela anneni hiç görmeyecek misin? Böyle bir hayat hayal bile edemeyeceğim kadar zorlayıcı olmalı.”
Mert hızlı gittiğini düşünerek aniden sustu.
“Özür dilerim. Seni zorlayacak sorular sordum sanırım. Anlatmak zorunda değilsin. Merakıma yenik düştüm.”
“Sorun yok. Cevapların hepsi ezberimde. Zaman alsa da hazmettiğim konular bunlar. Kaçabildiğim kadar kaçacağım. Aslında tanıdık biriyle karşılaşmadığım sürece zaten sorun yok. Annemi de günü birlik gidip görmeyi planlıyorum. Benim için tek sorun bir gün kimliğim, kimlikten kastım Âdem Hancıoğlu olarak okuduğum okul, yaptığım iş ya da eşcinsel olmamla alakalı herhangi bir şey duyulursa, babam ya da abilerim benim yüzümden o yüce ailemize ya da pek kıymetli eşine dostuna rezil olursa işte o zaman peşime düşer yaşatmazlar beni. Çünkü bu kara leke namus meselesi olur ve bu şekilde devam etmeleri çok zordur. Duyulduktan sonra insan içine çıkabilmeleri için bunu yapmak zorunda kalırlar. Bunun için şu an yapabileceğim hiçbir şey yok. Olmamasını sağlamaktan başka çözüm yolu yok diyelim.”
Mert, bugüne kadar lgbt bireylerin sorunlarına hem mesleki hem de özel ilişkilerinde fazlaca şahit olmuştu. Ancak Âdem’ in anlattıkları uç noktadaydı. Ölmekten bahsediyordu Âdem. Öldürülmekten!
“Peki son bir soru sorabilir miyim? Eğer özel olmayacaksa elbette. Bireysel sınırlarını işgal etmek istemem.”
Âdem, bu gece Mert hakkında hiçbir bilgiye ulaşamayacağını anladı. Çünkü Mert, Âdem’i duruşmada savunacakmışçasına hâkim olması gereken tüm detaylara odaklanmış, yırtıcı bir kuş gibiydi. Mesleki deformasyonun etkileri diye düşünürken “İstediğin her şeyi sorabilirsin” dedi gülümseyerek.
“Hiç destek aldın mı bir uzmandan? İhtiyacın olsa da olmasa da her zaman iyi hissettirir.”
“Ben bireysel olarak böyle bir destek almadım. Ama bir uzmanla olan ilk tecrübem ergenlik dönemlerimde, on üç yaşımdayken babamın zorlamasıyla gerçekleşti.”

