Sabah gözlerini açtığında ilk iş saate bakmak oldu. Saat sabahın beşiydi. Uyumak imkânsızdı. Bugün heyecanı çok başkaydı. Muazzam bir sevinçti hissettiği. Yedi kayıp senenin ardından nihayet kıymetlisine, annesine kavuşacaktı. Ölmüş birini tekrar görme şansı bahşedilmiş gibi mutluydu. Heyecan ve stresten aklını toparlayamıyor, mantıklı davranamıyordu. Yurt dışı turneleri başlamadan önce hayata geçirmek istediği bu plan eğer sorunsuz işlerse bundan sonra uygun oldukça görecekti annesini. Bunu daha önce de düşünmüştü elbette ama hem cesareti hem bütçesi el vermemişti.
Önce soğuk bir duş aldı. Sert bir kahve içti. Zaman geçmek bilmiyordu. Çantasını tekrar kontrol etti. Annesine aldığı mavi taşlı gümüş yüzüğü, biletini ve kimliğini yanına aldığına emin oldu. Ev arkadaşlarına gruptan yazarak gidiyor olduğunu hatırlattı.
Telefon çaldığında arayanın annesi olduğuna emindi. Son kez teyit etmek için muhakkak arayacaktı Zümrüt Sultan.
“Kaan Bey’in telefonu buyurun.”
“Oğlum, geliyor musun? Var mı bir değişiklik?”
“Evet annem. Saat 13.00’da eski sinemada bekle beni. Geldiğimde ben seni bulurum.”
“Çok korkuyorum oğlum. Ya bir gören, tanıyan olursa diye yüreğim pır pır. Değer mi be yavrum?”
“Değer annem. Dayanamıyorum artık. Unutma. 13.00, eski sinema.”
“Tamam yavrum. Hadi dikkatli ol. Öpüyorum.”
Artık kavuşmalarına saatler kalmıştı. Âdem uçakta tanıdık birini görme ihtimaline karşın en arka koltuktan yerini almış, şapka ve gözlük ile yolculuk ediyordu. Zaten cam kenarına oturmuş, koltuğa gömülü halde kafasını koridor tarafına hiç çevirmeden uyuyormuş gibi duruyordu. Uçak Mardin’e inmeden önce yapacaklarını tekrar planladı. Uçaktan en son inecek ve derhal tenha bir yere geçecekti.
İnişten sonra Mardin havalimanında kafasını öne eğerek kuytuda kameralardan uzak bir alan buldu. Lakin tuvalete erkek olarak girip kadın olarak çıkmak çok riskliydi. Hızlıca çantasından daha önce hazır ettiği kara çarşafı çıkararak üzerine geçirdi. Ellerine eldiven taktı. Gözlüğünü zaten hiç çıkarmamıştı. Telefonun ön kamerasından nasıl göründüğünü gelişigüzel kontrol etti. Eğer dikkatini çeken bir polis kimlik sormazsa gerisi çorap söküğüydü.
Havaalanından bir kadın gibi yürüyerek çıktı dışarı. Gördüğü ilk taksiye atlayıp sesini incelterek eski sinemaya gideceklerini söyledi. Yol boyunca özlemle izledi doğup büyüdüğü şehri. Yasak bölgeye, Eski Mardin’e vardıklarında dar sokakları ve tarihi taş evleriyle hiç nazlanmadan selamladı şehir Âdem’i. Mardin Kalesi ilk sigarasını içtiği, Zinciriye Medresesi ilk okul gezisi ve Ulu Camii ilk namazını kıldığı yer olarak gün yüzüne çıktı yok saydığı hafızasından. Şehrin ortasından geçen caddeye girdiklerinde telkâri gümüş takılar, el dokuması halılar, renkli şallar… Görsel şöleni andıran bu sokakta her şey yerli yerindeydi. Camı araladı. Dükkanlardan gelecek olan kokularla hatıralarını tazeleyecekti. Çeşit çeşit baharatlar, taze kavrulmuş yerel kahveler, gelen geçen herkese mutlaka ikram edilen meşhur badem şekerleri… Ev yapımı, mis kokulu rengarenk sabunlar, kurutulmuş meyveler, iştahla yediği pestiller… Âdem nemli gözleriyle okşadı şehrin her bir köşesini.
Taksiciye anlamış olma ihtimali olmasa da sus payı sağlam bir bahşiş bırakıp indi. Çantası elinde, çarşafı bacaklarına dolanır halde annesini aramaya başladı. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Saat 13.15 olmuştu. Metruk sinemanın iç tarafına girdiğinde annesini duvar tarafına dönük halde otururken buldu. Elinden çantasını fırlatıp sessizce koşarak sarıldı arkasından.
“Oy benim kuzum gelmiş. Şükürler olsun kavuşturan Rabbime. Güzel gözlü yavrum benim. Geldin mi sen?”
“Geldim annem geldim.”
Hıçkırıklarla sarsılarak ağladı Âdem. Zümrüt, öpe koklaya kucakladı oğlunu. Kokusunu içine hapsetti. Bu kadar bildik ve bir o kadar uzak olmanın tezatlığı ile…
“Dur annem. Hemen giy şunu üstüne. Seni de bir tanıyan olmasın.”
Âdem çantasından annesi için de hazır ettiği kara çarşafı çıkardı. Her ne kadar artık kullanılmayan, harabeye dönmüş eski sinemada olsalar da davetsiz misafirlere karşın Zümrüt’ün de tanınmaması daha rahat olmalarını sağlayacaktı.
“Çok özledim annem seni. Çok, çok…”
“Kurban olurum sana güzel evladım benim. Ne kadar zamanımız var? Kaçta geri döneceksin?”
“Üç saatimiz var annem. Babam sana laf etmez değil mi?”
“Yok oğlum yok. Onu hallettim ben. Sen düşünme bunları.”
Âdem sürekli annesine sarılıyor, ellerini öpüyor, gözyaşlarını siliyordu.
“Oğlum aç da güzel yüzünü göreyim.”
Âdem etrafı kolaçan ettikten sonra açtı yüzünü. Gözleri çocukken de her ağladığında yaprak gibi titreyerek yeşile döner, içli içli bakardı. Çaresizlikti hissettikleri. Zümrüt güçlü olmaya çalışıyor, Âdem’i üzmemek için durumu kabullenmiş gibi dik durmaya çabalıyordu.
“Ağlama oğlum. Yaşıyorsun, hayattasın ya bu yetiyor bana. Okulunu okudun, işini buldun, sağlığın sıhhatin de yerinde. Tek derdimiz özlem olsun”.
Son cümlesi şiar olmuştu annesinin dilinde. Bu şekilde avunuyordu kendince.
“Bak sana ne getirdim. Geceden sakladım bahçeye.”
Büyük el çantasından çıkardığı sembusek, zingil tatlısı ve kıliçeleri yığdı oğlunun önüne. Yıllardır yediremediği hamur işlerinin hepsini tek seferde yiyebilecekmiş gibi… Âdem ilk lokmayı ısırdığında hızla çocukluk yıllarına döndü. Pişmanlıkla döküldü cümleler ağzından.
“Bazen keşke hiç kaçmasaydım diye düşünüyorum annem. Seni bu kadar üzmeye hakkım yoktu. Hem o zaman hiç ayrı kalmazdık.”
Duygusal davranmanın faydası yoktu. “Âdem beni mutlu görürse daha az üzülür” diye düşündü Zümrüt.
“Yok oğlum. Sen en iyisini yaptın. Evlendirirlerdi seni. Abinler liseden sonra evlenip baba oldular biliyorsun. Ele güne karışınca daha iyi olmazdı halimiz.”
Âdem çantasından aldığı hediyeyi çıkarıp taktı annesinin parmağına.
“Bu yüzüğü hiç çıkarma annem.”
Kısa bir sessizlikte göz göze bakıştılar.
Âdem içinden “Sana yaşattıklarımın cezasını, sana duyduğum hasretle çekiyorum” derken, Zümrüt içinden “Allah benim ömrümden alsın, senin ömrüne katsın. Yokluğunla sınamasın kurban olduğum Rabbim” dedi.
“Babam beni hiç mi affetmez anne? Çıksam karşısına, öpsem elini?”
“O seni evden kaçtı diye yok saydı. Bir de okuduğun okulu, yaptığın işi duysa. Hele askerlik raporunu! Allah muhafaza”.
Zümrüt, şeytan kulağına kurşun diyerek taşlara vururken Âdem cevaplarını bildiği sorulara devam etti.
“Söylemesem ona. Mühendislik okudum desem, özel bir şirkette çalışıyorum desem.”
“Bilmez misin o hinoğlu hini? Diploma görmek ister, iş yerini ziyaret etmek ister. Geri dön memleketine der bilmez misin? Dönebilecek misin? Buralarda mutlu olabilecek misin?”
“O zaman sen gel yanıma, ikimiz yaşayalım İstanbul’ da. Kaçırayım seni?”
Âdem gülerek kurdu son cümlesini.
“Şimdilik adını anmıyor evde. Uyuyan yılanı uyandırmaya gerek yok oğlum. Hem senin bir düzenin var. Ben yapamam İstanbullarda.”
“Hiç beni merak edip soran oluyor mu peki?”
“Merak ediyorlardır elbet ama sormaya cesaret edemez hiç kimse.”
Âdem herkesi tek tek sordu; büyümelerine şahit olamadığı yeğenlerini, büyükannesinin cenazesini, komşu Gülbahar ablanın düğününü, babasının ev hallerini, abilerini, gelinleri… Çocukluğunun en büyük düş yıkımı olan Kudret abisini sordu. Yeni hayatını üstü kapalı anlattı annesine. Zümrüt onu bağrına bastı basmasına ama yine de detayları bilmek istemezdi.
Artık vakit gelmiş, gitmesi gerekiyordu. Bundan sonra bu şekilde görüşebileceklerine karar vererek birbirlerini öpe koklaya vedalaştılar. Önce Zümrüt kurtuldu kara çarşafından. Çevreyi kontrol ederek çıkıp gitti sinemadan, arkasına dönüp son bir kez el sallayamadan… Âdem, annesinin arkasından uzun uzun baktıktan sonra kalan hamur işlerini ve döndüğünde uzun uzun koklayacağı annesinin çarşafını özenle yerleştirdi çantasına. Kısa bir süre sonra o da çıkarak taksi bulmak üzere merkeze doğru yürümeye başladı. Özlediği çocukluk masumiyeti ve kaygısızlığı ile bakındı etrafa. Ezbere bildiği sokaklara. Ana rahminden dışlanmış bir piç gibi hissetti kendini. Rahme koyan da fırlatıp atan da aynı kişiydi üstelik. “Ne ironi!” diye geçirdi içinden. İlk müsait taksiye atlayıp incelttiği sesiyle “Havaalanına” dedi. Yine aynı kuytuda kurtuldu onu annesine kavuşturan çarşafından “Seninle daha çok işimiz var” diyerek. Gözlerden uzak bir yerde gözlük ve çantasıyla bekledi uçağın saatini. Buruk, mahzun ama mutluydu…

