Pelin Özer tarafından hazırlanmış/yazılmış Latife Tekin Kitabı üzerine söyleşi yaparken doğada tüm yağmurlara, kara, rüzgarlara, fırtınalara rağmen değer kazanan taşlar misali böylesine etkileyici bir çalışma ile karşı karşıya olduğumu tahmin edemezdim. Fakat Latife Tekin Kitabı’nı okurken içten içe beni dürten bin bir merak ögesi Pelin Özer ile gerçekleştirdiğim söyleşi boyunca değerine değer katarak ilerledi.

Latife Tekin için ne yazsam az. Ormanda Ölüm Yokmuş’tan, Sevgili Arsız Ölüm’e yok sayılan, görmezden gelinen bir kuşağı tüm gerçekleri ile görünür hale getiren Latife Tekin, Türk Edebiyatı’nın en değerli, en nitelikli, en özgün kalemi hiç şüphesiz. İşte bu gerçekle, ilk yayınlanma tarihi on beş yıl öncesi olsa da Pelin Özer imzalı Latife Tekin Kitabı önemini kuşaklardan kuşaklara her daim aktaracak. Can Yayınları tarafından yeniden basılan Latife Tekin Kitabı’nı mutlaka okuyun.

Pelin Özer ile Latife Tekin Kitabı üzerine yapmış olduğum bu çok kapsamlı söyleşi için ise buyurun lütfen.   

Aynur Kulak: Latife Tekin Kitabı odağında soracağım ama biraz da genele yayılan bir soru çıkartmaya çalışacağım. Bazı yazarlarla olan ilişkimiz/ilgimiz zamana, çıkarılan kitaplara yenik düşmeksizin, hatta zaman zaman eleştirsek de aynı merak ve heyecanla devam eder. Neye veya nelere bağlarsınız bu durumu?

Pelin Özer: Kalp kalbe karşı hali. Hatta bunun da ötesinde, çünkü yakın dostlarımızla ilişkimizde ya da yeni ve büyülü tanışıklıklarda, karşılaşmalarda aşka benzer bu hallerin kaydı genelde sadece zihinde kalır. Oysa kitaplar, metinler, bir yapıt söz konusu olduğunda bu büyülü anları tekrar tekrar yaşama şansımız var. Bir yazara duyulan tutku, ilgi sürekli bir yandan sürekli güncelleniyor, donduruluyor, yenileniyor, evriliyor, kimi zaman yok olup siliniyor da. Onu “yazarım” diyerek baş tacı ettiğimizde bilinçle ya da bilinçsizce bir şeyleri dışarıda bıraktığımızı da kabul etmiş oluyoruz. Bazen avans veriyoruz ona, bazen aşırı beklentiye kapılıyoruz. Her türden hayranlıkta hastalıklı haller de iş başında. Bir yandan da bu yüzden hayranlıktan kaçamayız, kaçmamalıyız bence, bu bizi tam anlamıyla katılaştırır. Hayranlığı dengelemek için mutlaka eleştirmen olmamız gerekmiyor ama kuşbakışı bakabilecek bir mekanizma geliştirmek lazım. Bahsettiğiniz gibi yazdığını eleştirsek de bazı yazarlara duyduğumuz merak, heyecan, sevgi sona ermez. Torpilli yazarımızdır o bizim, tıpkı kızsak da eleştirsek de olduğu gibi kabul edip dostluğundan vazgeçmediklerimiz gibi. Koşulsuz şartsız sevmek için sanırım yazarı(mızı)n ruhunu tüm berraklığıyla görebilmek —ya da böyle bir sanıya kapılmak— gerek.

Sorunuz ne güzel, yepyeni açılımlar getiriyor; şimdi düşünüyorum da Latife Tekin’e bu kitap için giderken iddiam Deleuze’ün mealen “Başkasının rüyasında dolaşmak istiyorsan hapı yuttun demektir” diye çevirebileceğim cümlesine yanıt vermekti. Bunun mümkün olduğunu kanıtlayacaktım. Kitap bittiğinde “İşte, sağ salim çıktım bu süreçten. Elbette hapı yuttum ama eline kalem alıp da hapı yutmamış biri var mıdır” diyerek gülümsüyordum Deleuze’e. Rüyamda mı gördüm yoksa bunu da J

Aynur Kulak: Latife Hanım ile yapmış olduğunuz söyleşi için söz alırken “Önceden planlanmadan, ansızın…” olduğu yönünde bilgi veriyorsunuz. Hiçbir şeyin ansızın olmadığını, biz fark etmesek de uzun süren bir hazırlık dönemi olduğunu düşünürsek söyleşi yapma kararınızın “ansızın” olmasında da geçmişte biriktirdiğiniz duygularınızın coşkuları var bence, ne dersiniz? Hatta Sevgili Arsız Ölüm kitabından kaynaklı coşku birikintileri bunlar.

Pelin Özer: “Ansızın” yakalanmak diye buna derim! J İlk bakışta aşk gibiydi. Ama bu hem karşıdakine hem kendine yönelik. Bunu da en iyi karşılayacak türlerden biri söyleşidir bence. Ne de olsa bir karşılıklılık var. Benim şansım yazma kararımla baş başa yürüyen bu süreçte söyleşi türüne de vurgun olmaktı. Yazı denizine dalmaya karar verdiğimde gençliğimden itibaren pratikte de aracım olmuş söyleşi ve onun nesnesini bulmuş olmak müthiş bir şanstı. Bu hem Latife Tekin’e hem de yazma eyleminin kendisine duyulan coşkulu aşk. Bu coşkuyu harika biçimde tespit etmişsiniz, ne güzel. Sadece tetikleyici kitap farklıydı. Beni harekete geçiren Sevgili Arsız Ölüm değil Ormanda Ölüm Yokmuş idi. Sevgili Arsız Ölüm’ü kitap için hazırlanırken ilk defa okumuştum, elbette büyük bir sevgi ve coşkuyla, yakınlık kurarak. Daha önce okuduğum kitaplarını da kronolojik sırayla yeniden okudum hazırlanırken. 2002 yılında Latife Tekin’in son kitabı Ormanda Ölüm Yokmuş’tu. Henüz ortada bu kitap fikri yokken büyülenerek okudum ve bu kitap içimde on yıl boyunca susturduğum, uyuttuğum yazma tutkumu harekete geçirdi. Öyle ki otuz yaşındaydım, kültür muhabirliği ve editörlük yaptığım yıllar boyunca tanıştığım kimse benim şiir yazmış olduğumu bile bilmezdi. Sadece yakınlarım ve beni öncesinden tanıyanlar… “İçimdeki şiir hayvanı”nı susturmuştum, yazı da yazmıyordum gerekmedikçe, sadece iş için elime kalem alıyordum. Ormanda Ölüm Yokmuş sayesinde o içeride sıkışıp kalmış yaratık, o sesini çıkarmasa, eline kalemi almasa belki de canavarlaşacak yaratık yeraltından güneşe çıkmaya karar verdi. Bu etkinin sahiciliğini test etmek için Ormanda Ölüm Yokmuş’u yedi kez üst üste okudum. Her seferinde aynı kıpırtı, aynı sıkışma. Hayatımın da öyle bir dönemindeydim ki… Tam bir viraj. “Latife Tekin Kitabı” sayesinde o virajı aldım, hayatta kaldım ve yazarak yaşayabildiğimi kendime kanıtladım. Başlarken sınavdan geçtim ama bunun hiçbir garantisinin olmadığını, her yazının, şiirin, kitabın ayrı bir sınav olduğunu bilerek.

Aynur Kulak: Hemen akabinde şunu sormak istiyorum. “İnsan eline kalem veren yazara hayatında bir kez rastlar ancak.” Bu yüzden mi sağ çıkıp çıkmayacağınızı bilmeksizin içgüdülerinize güvenerek sık ağaçlıklı bir ormana yekten bir cesaretle daldınız? Yukarıda da belirttiğim gibi “ansızın” tanımının ortaya çıkmasında bir coşku var ama aynı zamanda bir cesaret de var.

Pelin Özer: Evet öyle. Bu virajı alırken tepelere, gerçekten virajlı yollardan geçerek varmak da muazzam ve bizi aşan kurgunun bir parçası. O karanlıkta, meşe ağaçlarının arasında ürpertiyi her an hücrelerinde hissederek yaşamak lazım. Karanlık, koru, viraj, tepe gibi kimilerine ürkütücü gelebilecek ne varsa insan ruhunun derinliğinde de mevcut zaten. Dolayısıyla fiziksel olarak cesaret göstermek yetmiyor, ruhsal olarak da bunu karşılayabilecek dirayet, kararlılık, sağlamlık lazım. Sadece karşıdakine ya da çevreye, dış etkilere karşı değil, yetmez, insanın kendisine de. Bir yandan karanlığın bir de aydınlık yüzü var ki ah orada da ne şenlik, ne mucizeler!… Benimki bir hayatı değiştirme kararıyla el eleydi. Cesaret mi bilemiyorum ama bir bakıma ormana dalıp orada ölümün olmadığını görmek gibiydi. Önsöze “Ormanda Söz Var” başlığını atmamın sebebi bu. Tabii bunları yaşarken tanımlamak, ölçüp biçmek mümkün değil. Tuhaf sezgiler halinde zihnimde yollarını bulan ipuçlarıydı başta. Üzerine konuşmak için aradan en az on beş sene geçmesi lazımmış.

Aynur Kulak: Latife Tekin kitabı için yazara karşı ilgisi asla sönmeyen, aksine ona olan merakı canlandıkça canlanan Pelin Özer ve bu canlılığa karşı belki de Latife Tekin’in bu söyleşiye kadar kimseye anlatmadığı, söylemediği, hatta ifade edemediği içten cevaplar yorumunu yapabilirim rahatlıkla. Kitap boyunca karşılıklı çok güzel bir paslaşma söz konusu. Belki de bu yüzden Latife Hanım kitap boyunca verdiği cevaplarla çok güzel bir akış yakalamış. Latife Hanım’dan böyle cevaplar bekliyor muydunuz?

Pelin Özer: İlgi, merak, canlılık derken haklısınız ama bir de madalyonun öbür yüzü var ki orada söyleşi için bavulunu alıp yazarın evine varmış kişinin rahatsız etme, sıkma, bunaltma, yük olma vb. tedirginliğini de hesaba katmalı. O tepede Latife’ye ve hiçbir canlıya yük olmadan nasıl varolacağım üzerine de çok düşündüm. Bir yandan da bunlar sadece önlem alarak, dikkat ederek üstesinden gelinecek türden şeyler değil. Kimya meselesi. Latife zaten sadece yazarak bile zorlayıcı bir hayatı seçmişken; zaten anne ve ev sahibi olarak da onca rolü sırtlanırken bir de ben çıkmıştım! Dünya halleri var hep araya giren. Bilseniz, ne maceralar… Arada hatırlayıp güleriz. İnsan iyi bir söyleşici olmak için kendini silme becerisini de geliştirmeli. Silmek derken fiziksel olarak da gerektiğinde yok olmaktan söz ediyorum. Susup sadece dinlemek kadar zor. Şimdi düşünüyorum da söyleşiyi yaptığımız süreçte bir yok olma, silinme, susma sınavından da geçtim. Düşünün ki Latife o sırada Unutma Bahçesi’ni yazıyor ve ben de yan odada, bahçede hatta arabada onu beklerken ilk romanım 17 Haziran’ı… Günlerce günlük şeyler dışında uzun uzun sohbet etmediğimiz olurdu, aylarca kitabımıza çalışmadığımız… Bir şeyin olması, oluşması için zamanını beklemek de hayati önemde. Bu nedenle kitap üç yıl sürdü. Acele etseydik hayalimize ulaşamayacaktık. Sonunda tam da hayalini kurduğumuz kitaba kavuştuk. Ama ne çok çalışarak…

Bahsettiğiniz o akışı yakalamak bir bakıma kurguyu da en doğru biçimde yakalamak. Sadece söyleşi sırasında kayda geçirilen sözcükleri sıralamak değil, o sıradaki havayı da yazılı metne yansıtma ısrarı. Söyleşinin çözümünü bizzat ben yapmasaydım, kayıttan kâğıda kendim aktarmasaydım, mümkün değildi bence. O nedenle söyleşisinin çözümü başkasına yaptıranların işine karşı şüpheyle yaklaşırım. Şöyle de söyleyebilirim; hangi söyleşinin kaydının yazarı (söyleşiyi yapan kişi) tarafından çözülmüş olduğunu sezebilir iyi bir okur. Orada kâğıda geçirilen sadece sözcükler değildir çünkü. Sonradan onu yakalamak zordur. Burada teknik gibi görünen bu mesele aslında son derece işin özüne dair. Biz sonradan Latife ile her sözcüğün ve edanın üzerinden geçtik. O eline hiç kalem almadığından konuşma dilinden feragat etmemiş olduk. Her kitap kendi yöntemini yaratmalı. Sizin saptadığınız, beni de çok memnun eden bu akışkanlık için ah bilseniz ne çok kan, ter, gözyaşı… 

Aynur Kulak: Kitap ilk olarak 2005’te yayınlanmış. Kitabı tekrar elinize aldığınızda o zamandan bu zamana neler değişti diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Mesela, şöyle de bir soru sorsaydım, dediniz mi hiç?

Pelin Özer: Zaman büyük oyuncu. Hep hayret duygusunu harekete geçirecek gücü var. Sürekli performans sahneliyor. Çok zaman geçse de değişmeyen şeyler var bir yandan, bunu da yine “zaman” sayesinde görüyoruz. “Latife Tekin Kitabı”nı ve yazdığım öteki kitapları her elime aldığımda zamanın hareketini de izliyorum bir bakıma. Bir kitaba can vermek insanın zamanla ilişkisini de dönüştürüyor. Kitabımız ilk yayımlandığında Latife’yle birlikte “Bugünde eskisin sesi / Gelecekte yeni kalsın” demiştik. Bu bir dilek miydi, kehanet miydi, his miydi, bilmiyorum. Kitabın kendisi de söyletmiş olabilir. Kitap, yazarını aşıyor bazen ya da yazarından daha cüretkâr olabiliyor. Elbette tersi de söz konusu. İnsan yarattığından cesaret alarak boyunu aşan laflar edip sonra buna şaşabilir. Nasıl çocuğumuzun yaşantısını, karakterini, geleceğini kurgulayamıyorsak, son noktayı koyduktan sonra kitabımızın yaşantısına da müdahale edemiyoruz. Ben de izliyorum. Ama şükürler olsun bugüne kadar yayımlanmış hiçbir kitabım için, keşke şunu da ekleseydim, şu soruyu da sorsaydım, demedim. Daha en baştan bunu mesele ediniyorum çünkü. Bir kitabın tamamen bitmeden, sona erdiğine bizzat kendisi ikna olmadan yayımlanmaması gerektiğini ilk kitabım, Latife Tekin Kitabı öğretti bana. Bunu hayatın her alanına yayabiliriz. Boşandıktan sonra pişman olup geri dönenlere şaşırdığım gibi yayımlanmış kitaplarına karşı pişmanlık duyanlara da hayret ederim. Keşke dememek ne büyük lüks ve zenginlik hayatta. Ama bunu yaratmak da kişinin kendi elinde.

Şimdi okuduğumda halen kitabımızın sesi bana genç geliyor. Kendi sesim gibi. Latife’nin sesi gibi. Yanlış anlaşılmak istemem; içsel enerjiyle, tutkuyla, aşkla, bunların değişmezliğiyle ilgili bahsettiğim bu gençlik. Elbette yaş aldık; ben 48 oldum, Latife 63. Ama sesimizin genç kalmasını engelleyebilecek bir hücre ölümü yok.

Aynur Kulak: Kitabı okurken fark ettiğim bir şey: Latife Hanım’ın bazı tespitleri, söylediği bazı şeyler, dikkat çektiği hususlar 15 yıl sonra bu günlere geldiğimizde de neredeyse aynı. Müthiş bir ön görü var bir kere. Bireysel davranışlardan tutun da aile, toplum yapısı ve dünya ile ilgili söyledikleri tam da bu günleri anlatır derecede yerli yerine oturuyor. Bu özelliğiyle değerli bir kaynak kitapla karşı karşıyayız aslında ne dersiniz?

Pelin Özer: Harika, buna çok sevindim, sizin okumanız da kitabımızın gençliğini teyit etmiş. Latife Tekin geleceği önceleyerek yazan biri olduğundan sözünün hep taze kalacağını seziyordum. Beni onunla tam da o zaman diliminde konuşmaya iten önemli nedenlerden biri de buydu. Eskimeyecek sözün peşindeyim hep; söyleşi kitabı ya da şiir, fark etmez, yayımlanmış bir kitabımda sözün taze kalmasını önemsiyorum. Dönemsel kitaplar vardır, birkaç aylık ömürleri vardır, sonra silinir giderler. Bizim kitabımız da tıpkı Latife Tekin’in kitapları gibi zamana meydan okusun istiyordum, her sözcükte bu dileğimizi hayata geçirme çabası var.

On beş yıl sonra kitabı yeniden yayıma hazırlarken ona ek yapmamak konusunda kararlıydık. İkinci baskısında da ufak tefek düzeltiler dışında neredeyse hiç müdahale yoktur. Kitabın kendisi bize emanet edilmiş ve biz de onu korumalıyız elimizden geldiğince. Latife’nin de benim de hissim böyleydi. Bu sefer sadece yayınevinin isteği doğrultusunda sonuna bir yazı ekledim. Zor geldi başta, direndim ama şimdi iyi ki de yazmışım, diyorum. O yazıyı bir sonsöz gibi düşünmedim. “Sonsöz” sözüne tepkiliyim. Bizler hayatta olduğumuz sürece son söz henüz söylenmiş olmayacak. Kitabın kendi yaşantısı ise hep sürecek. On beş yılda değişen ve değişmeyenlerin kaydı gibi bu yazı, bir bakıma bizde değişmeyenlerin altını çizdik. Yine bir zamana meydan okuma var sanki. Orada yazıya ve hayata tutkusu sönmeyen, dostlukları olgunlaşarak devam eden, farklı kuşaktan iki kadının on beş yılı var.

Aynur Kulak: Kadın olarak yazmak. Latife Tekin edebiyatına baktığımızda ve Sevgili Arsız Ölüm odağında da düşünürsek kadının varlığının karşılığını en iyi bulduğu zeminden bahsetmiş oluruz aslında. Günümüz edebiyatının zeminini, temelini kadınlar şekillendirdi diyebilir miyiz? Mesela verdiği bazı cevaplarda Latife Hanım yazma tutkusu, yaratma cesareti meselesini kadında halıhazırda var olan yaratma, dünyaya getirme (hem annesinden yola çıkarak hem de kendi annelik deneyimlerini anlatarak) meselesine bağlıyor. Ne dersiniz?

Pelin Özer: Bu konuda kitaplar yazılır. Cinsiyetlere, kadınlığa keskin tanımlarla bakmaktan yana değilim. Kitaplarımda da cinsiyeti silen, cinsiyetlerötesi bir yaklaşım var hep. Latife Tekin’e yönelmemde onun bütün rollere meydan okuyan, kendini hiçbir basmakalıp sınıflandırmaya dahil etmeyen, cinsiyetlerötesi duruşunun da payı var. Hiçbir tanıma ve sınırlandırmaya razı gelmeyen bir bakış kadın edebiyatı tabirine da tepki duyacak elbette. Artık bugün, kimliklerin böylesine çoğul ve karmaşık kombinasyonlarına saygı duyarak ele alınması gerekliliği en azından bu konuya kafa yoranlar tarafından kabul edilmişken bizim dar açılardan bakmamak konusunda ısrarcı olmamız gerekir. Öyle ki okurlukta cinsiyetlerötesi bilinç ve duyuş bambaşka kapılar açıyor. Size “kadın yazar” olduğunda ısrar edebileceğim erkek yazarların bir listesini yapabilirim. Aynı şekilde “erkek yazar” olduğunda ısrar edebileceğim kadın yazarlar da var. Yaratımı sadece doğurganlığa bağlamak mümkündür elbette ama çok dikkatli olmak lazım bence zira buralarda ciddi bir iktidar tehlikesi var. Ki bu da bizi baskıcı, kibirli, dışlayıcı vb. hoşlanmadığımız yerlere götürür.

Aynur Kulak: Söyleşi kapsamında -bir tür olarak- bir yandan da bir biyografi okuyoruz aslında.

Pelin Özer: Türler arasındaki geçişleri ve türlerin olanaklarını zorlamayı seviyorum. Her kitabımın ayrı türde olması bir yana bir türün tanımlanmış, kabul görmüş, sınırlandırılmış biçimde ele alınmasına da isyanım var. Bu bana yazı içinde müthiş bir özgürlük sağlıyor. Okur-yazar-editör olarak da elime geçen her kitaba bu gözle, bu duyuşla, kavrayışla, sorgulamayla bakıyorum. Örneğin bir söyleşi kitabı sadece bir söyleşi kitabıysa, beni tatmin etmiyor. “Latife Tekin Kitabı”nda da hedefim sadece bir söyleşi kitabı yapmak olmadı asla. Roman gibi de okunsun, öykü gibi de, anı da olsun, biyografi de, şiirden uzaklaşmasın, felsefeye, denemeye kapısını kapatmasın, belgesel de bulunsun, fotoğraf da, sinema da… Daha sayabilirim. En önemlisi tabii okurun burada bir zenginlik, çoğulluk bulup bulmayacağı. Sizin biyografiye rastlamanız beni çok mutlu etti. Ama zorlayacak olursak şunu da söyleyebiliriz: Bu kitapta otobiyografi de var. Yeni eklediğim yazıyla birlikte daha da görünür oldu bu. Bilmem, siz ne dersiniz buna?

Aynur Kulak: Kesinlikle katılıyorum. Hatta burada araya girip yukarıdaki cevabınıza istinaden soracağım sıradaki soruyu erteleyip, yayıncınızın ricası üzerine kitabın sonuna ekleyeceğiniz yazıya Sonsöz demeyip Diriliş başlığı atmanız Latife Tekin Kitabı’nı bir bütünlüğe ulaştırması açısından çok önemli. Benim biyografi olarak nitelediğim kitabın otobiyografi tarafının da olabileceğinin altının çizildiği yazı boyunca kendinizle ilgili nasıl hiçbir şeyiniz yokken (“Akademi’ye ilk gelişimde kitapsız, evsiz, işsiz, yalnız bir kadındım”) kitapları olan, evli, çocuklu birine dönüştüğünüzden; bu büyülü gerçekliğin kapıları ardına kadar nasıl açtığından bahseder misiniz?

Pelin Özer: “Diriliş”i yazarken hem zorlandım hem de sevindim doğrusu. 17 Haziran’ı yazdıktan sonra isim koymak için epeyce düşünmüştüm ve sık sık aklıma “Diriliş” sözcüğü geliyordu. Yazıya tutunarak hayatta kalışımı, yeniden doğuşumu ifade edecek en “damardan” isim. Sonra kitap daha hınzırca bir isim buldu kendine, o ayrı. Gerçekten kendi ismini koydu, bir sabah uyandığımda kulağıma “17 Haziran” diye fısıldadı, dün gibi aklımda. Yine de içimde kalmış o “Diriliş” iması. Çok güzel anlatmışsınız sorunuzda. Bazı virajların, anların, kararların hokuspokusvari bir etkisi var üzerimizde. Büyülü gerçekçilik ne kadar doğru anlaşılıyor —bilhassa edebiyatta— emin değilim ama hayat hikâyelerinde en çok ilgimi çeken şeylerden biri dönüşüme yol açan kırılmalardır. Sıçrama tahtaları gibidir o anlar. Kendine kör kalmamakla ilgisi var bunun, içten gelen sese kulak vermekle… O gün Ormanda Ölüm Yokmuş’un bana ısrarla anlatmaya çalıştığı sözlere kulak vermeseydim hayalini kurduğum hayata sırtımı dönmüş olacaktım. “Kitapları olan, evli, çocuklu” bir kadın olmak asla idealize edilmiş bir hal değil. İnsan yalnız ve çocuksuz da mutlu bir hayat kurabilir. Ama tam da 2002’de virajı alırken hayale karşılık gelmemiş bir hayatı geride bırakıp —ama mutlaka bir gün eşlikçimi bulup anne olma arzumu da bastırmadan— yazıya uzanmıştım. Ya hep ya hiç demek gibi bir gözünü karartma hali. Ben hayat hikâyemdeki bu kırılmayı ilk kitabımla yaşadığımdan, yazı’ya giden yola bu kitapla koyulduğumdan kendimi masal kahramanı gibi de izliyorum şimdi. Hayatın kurguya karışması böyle bir şey olsa gerek. Kahkahalar atmayalım da ne yapalım.

Aynur Kulak: Ertelediğim soruya geçersek; yurt dışında yaygın bir durum yazarla yapılan söyleşi kitapları, bu kitapların biyografi/otobiyografi türüne katkısı. Bizde de yapıldı. Nehir söyleşileri adı altında vb… Tek nefeste birçok farklı şey söyleyen çok kıymetli çalışmalar bunlar. Bizde pek rağbet görmedi diyebilir miyiz? Bunu neye bağlıyorsunuz?  

Pelin Özer: Söyleşinin, denemenin, mektubun, gezinin, anının, otobiyografinin çok yaygın olmasını beklemek okur-yazarlığın bizdeki gibi seyrettiği coğrafyalarda ne kadar gerçekçi, bilemiyorum. Elbette bu kitapların daha çok ilgi görmesini gönül ister. Ben bu türlere vurgunumdur. Ama unutmayalım ki bazı istisnalar da yok değil; Mîna Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları’nı düşünelim. “Bizde bu tarz kitaplar ilgi görmez” cümlesini nasıl da tersyüz etti bir anda. Bir güzel dalgasını geçti hatta! Aslında iyi bir kitap; türü ne olursa olsun mutlaka kendi yolunu bulur, açar, aşar gider. Zamanı gelince tabii. Okuruyla karşılaşması; onu kendi samimiyetine, yoğunluğuna, çabasına, saflığına onu inandırması lazım. Uzağa gitmeye gerek yok; Latife Tekin Kitabı on beş yıl önce yayımlandı ve ilk defa benimle söyleşi yapılıyor bu kitap hakkında. Ve hemen ardından Kafa Radyo ve Sözcü Kitap’tan da söyleşi isteği geldi. Burada ciddi bir ironi var, gülmekten alamıyorum kendimi. Kitabımızın bunca sene söyleşi yapan hiç kimsenin ilgisini çekmemiş olmasının mutlaka bir anlamı olmalı. Bunu hayıflanmak için değil üzerinde düşünmeye değer bulduğum için vurguluyorum.

Aynur Kulak: Bu söylediğinizle ilgili söz almam gerekirse; galiba zahiri tarafta olan ve ironi teşkil eden şeyleri merak ediyorum diyebilirim. Şöyle ki; herkesin edebiyat adına ilk olarak kitap yazmayı tercih ettiği bir ortamda (Sadece ülkemizde değil, dünyada bu durum hemen hemen böyledir.) sizin tam tersten başlamanız, yani kitaplarına hayranlık duyduğunuz sevdiğiniz bir yazar ile söyleşinizi kitaplaştırmanız ve sonra kendinize ait kitaplarınızı yayınlatmanız merakımı cezbetti.  Neden bunu yapmıştınız? Hiçbir şeyiniz yokken üstelik kendinizi atlayıp, bir yazara yönelmeniz… Bu önüne geçemediğiniz dürtünün nedenlerini merak ettim.

Pelin Özer: Kişinin yazmaya başlamadan; kendi içine, özüne, derinlerine yolculukta söyleşiden başlaması müthiş bir olanak. Bunu bir feragat gibi değil bir ayrıcalık olarak yaşadım doğrusu. Yazarı, kitaplarını ve hayatını tanımak için bundan daha iyi bir yöntem düşünemiyorum. Bütün bunlar kendiliğinden gelişti, ince ince hesaplar, planlar olsaydı gerisinde muhtemelen yürümezdi zaten. Hiç buradan bakmamıştım. Yazı yazmaya başlamadan evvel bunu hak etmem gerektiğini düşünüyordum belki içten içe. Bunun pek çok nedeni vardır, belki çok uğraştığım halde bana bile kendini tam olarak açmamıştır. Bilemiyorum. Hakkaniyet çok önemli benim için. Çile çekmem gerekiyordu, çıraklığımı mutlaka tamamlamalıydım. Usta’nın tekkesine odun taşımalıydım. Zaman zaman uzun yürüyüşlere çıktığımda, Akademi’ye kıvrılan yola tırmanırken bu imaj gözümün önüne gelirdi. Gerçekten tekkeye odun taşıyan kişi bendim. Öyle hissederdim. Zaman kayması. Okula, eğitime, hiyerarşik ilişki biçimlerine tamamen tepkili olduğumdan bir akademiden mezun olacaksam; o akademiyi kendim seçip ustamı (hocamı) da kendim tayin etmeliydim. Burada bütün hikâyenin Ahmet’in (Filmer) akademi düşünün hayat bulduğu topraklarda geçtiğini de hatırlatmak gerekir. Gümüşlük Akademisi’nden mezun oldum derim hep, diplomamı da Latife verdi.

Aynur Kulak: Diriliş bölümünde Latife Hanım ile aranızda geçen şöyle bir enstantaneyi paylaşıyorsunuz: “… Sonsöz yazmanın zorluğundan da bahsetmiştim kısaca ve o bana kolaylıklar diledikten sonra şöyle yazmıştı: “Bizim hikayemiz roman!”  Latife Hanım ile halihazırda devam eden dostluğunuzdan bahsetmenizi rica etsem. Çünkü bu nadir görülen bir şey. Mesela ilgimi çeken başka bir şey; yan yana otururken uzun süren sessiz kalışlarınızdan bahsediyorsunuz. Hasret kaldığımız dostluklar adına, çok değerli, şahane bir şey bu. Bu sessiz kalma anlarının, zamanlarının Latife Tekin Kitabı’nı yazdırdığını düşünüyorum. Ne dersiniz? 

Pelin Özer: Dostluğun kurulması, hakkının verilmesi, yaşatılması kitap yazmaktan pek de farklı değil. Bence dostluğu karşılıklılık, dürüstlük, beklentisizlik ve kendiliğindenlik gibi temalar üzerinden de düşünmek gerekir. Israra gelmez, çekiştirmeye, talebe tahammülü yoktur. Dostlukta birbirine alan bırakmak, bununla da kalmayıp alan açmak, karşıdakini ve kendini olduğu gibi kabul etmek ne kadar önemli. Sıkan, sıkıştıran bir dostluk ölmeye mahkûmken ferah dostluklar çoğalıp çoğaltır.

Haklısınız, birlikte susmayı başaramasaydık bu kitabı tamamına erdiremezdik. Onun fiziksel olarak da yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğu zamanları tespit edemeseydim mümkün değildi onunla böyle bir maratonun ardından ipi göğüslememiz… Latife ile birbirimize sadece kendimizi değil hayatlarımızı da açtık. O bahçede Latife sayesinde yepyeni hayatlara, dostluklara, hikâyelere açıldım. Keşke her dostumuza sanki onunla söyleşi yapan biriymişiz gibi özen gösterebilsek. Bir yandan da dostluğu aşktan çok da ayrı tutmadığımı söylemem lazım. Aşklı dostluklar demeye bile gerek yok benim için; dostlarıma aşkla, yürekten bağlıyım, bunu hücrelerimde hissediyorum. Bahçem boş kalmadığı için kendimi hep şanslı sayıyorum. Ama bu demek değil ki hep kalabalıklarla çevriliyim. Öyle can dostlarım var ki benim yoğun çalıştığımı bildikleri zamanlarda evimin önünden geçerken parmak uçlarında yürüyorlar. Sanırım açık olabilme yürekliliği göstermek önemli, karşımızdakini kırmadan, zarafetle açık olmak mümkün. Latife’yle bunca yıldır dostluğumuzun üzerine titredik. Bu özen aslında büyük bir çaba gerektirmez; ritmi tutturmak gibi, hep tetikte ve uyanık olmakla ilgili, karşı(nız)dakini olduğu gibi kabul etmekle ilgili. Yok etmek daha kolay değil mi var etmekten… Ama var ettiğiniz de sonsuza kadar size tapulu değil. Onunla sürekli bir ilişkiyi hak etmek için sürekli korumanız lazım. Yoksa ne kolay ansızın her şeyin heba olması. Latife ile ikimiz de çok iyi biliyoruz nadir şeylerin aynı zamanda müthiş kırılgan olduğunu. Bu bakımdan ikimiz de üzerine titriyoruz dostluğumuzun.

Aynur Kulak: Farklı bir yazarla daha böyle bir kitaba daha imza atmayı düşünmediniz mi hiç?

Pelin Özer: Latife Tekin gibi çok değer verdiğim; kitaplarının yanı sıra dostluklarından ve deneyimlerinden beslendiğim yazarlar olmasına rağmen bir daha böyle bir kitaba imza atamayacağımı içten içe biliyordum. Bu nedenle girişimde bulunmadım. Edebiyatın farklı alanlarında da ürün verdiğimden bir söyleşi kitabına onun hakkını tam anlamıyla verebilecek zamanı ayıramayacağımdan da kaçındım. Aynı karşılıklılığı yakalamak, o hassas zamansal ayarı tutturmak hiç kolay değil. Ama belki en önemlisi içten içe başlangıçların tekrarlanamayacağına dair bir sezgim vardı: “İnsan eline kalem veren bir yazara hayatında bir kere rastlar ancak.” Şimdi en büyük hayalim bu kitabın yeni söyleşi kitaplarına ilham olması ve Latife Tekin üzerine, sevilen yazarlar üzerine yazma arzusu uyandırması. Ve elbette yazanlar için yol açması.