Her sene 7 – 17 Aralık tarihleri arasında tüm dünyada Mevlana Celaleddin Rumi’yi anma etkinlikleri düzenlenir. 17 Aralık 1273 tarihinde bu dünyaya gözlerini kapayan Mevlana Celaleddin Rumi, öldüğü günü ölüm yıldönümü olarak anılması yerine, “Şebi Arus” yani düğün gecesi olarak anılmasını rica etmiştir. Ve şöyle eklemiştir: “Öldüğüm gün tabutumu götürürken bende bu dünya derdi var diye düşünme. Arkamdan ah vah etme! Cenazemi gördüğün zaman ayrılık deme, beni toprağa verirken elveda deme, zira buluşmam işte o zamandır.

1900 tarihinde bir Rum – Ortodoks olarak eğitim gören Diyamandi ismindeki genç çocuk, Rüştiye’deki Farsça dersinde öğretmeninin Mevlana Hazretlerinden ve Mesnevi’nin ilk beyitlerinden biri olan;

Kez neyistân ta mera bübrideend
Ez nefirem merd ü zen nalideend
Dinle neyden ki hikayet  etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Beyitleri tahtaya yazmasından sonra “Öğretmenim yanıyorum” diyerek fenalaşan Diyamandi, daha sonra Mevlana Hazretlerine duyduğu aşk ile Yaman Dede ismini alır ve Mevlevi Dede’si olur. Diyamandi’ye seneler boyu Yaman denilse de o içerisine düşen ilk bu kıvılcıma hitaben kendisine “Yanan Dede” ismini vermiş ve birçok şiirinde de bu mahlası kullanmıştır.

17 Aralık 1954 günü Yaman Dede’nin katıldığı bir konferansta Mevlana ve Şebi Arus üzerine yaptığı muhteşem konuşmanın metni günümüze kadar saklanmıştır. İşte Yaman Dede’nin o meşhur konuşması:

“Mevlana’dan bahsetmek ne kadar zordur! Ummanı bir damlada göstermek mümkün olabilir mi? Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi merhum Osman Dede bu yoldaki derin vukufuna rağmen, Mevlana’yı tamamıyla anlatmaktaki imkânsızlığı şöylece ifade etmiştir; “İnsan bütün ömründe onu okusa, onu anlamış olmaz. Yalnız ömrünü boş yere sarf etmiş olur…”

diyamandi-yaman-dedeCambridge Üniversitesi profesörlerinden Reynold Nicholson, bundan 18-20 sene kadar evvel Konya Müzesi Müdürü Erdoğan Erol Bey’e yazmış olduğu mektupta şunları söylemiştir; Mevlana, derinliğe ulaşılamayan bir fikir zenginliğine sahiptir. Molla Camii de şu neticeye varıyor: “Peygamber değil, amma kitabı vardır.”

Onun kitabı Mesnevi’de Musevi Musa’sını bulur, İsevi İsa’sını bulur. Demir, ateşte kızdırılır fakat çamaşır, ateşe atılmaz. Ateşin ısıttığı havada kurutulur. İşte O’nu okuyan onu anlayamamakla beraber, ondan bir şeyler alır. Ne alır peki? Alan da bilmez. Bilmez lakin sezer. Fakat hiçbir zaman tahammülünden fazlası verilmez, verilecek olsa başı döner. Bu endişeyi Mevlana kitabının bir yerinde şöyle anlatır: “Fazla söyleyemiyorum, herhangi bir gönlün kaymasından korkuyorum.”

Mevlana söylüyor ve Hüsameddin Çelebi kaleme alıyordu. Mesnevi böyle oluşuyordu. Bir yerinde şöyle yazdırdı:

Subh şüd ey subhra püş-ü penah
Özr mahdumi Hüsameddin bihah
Sabah oldu, ey sabahın dayandığı ve sığındığı Zat-ı İlahi, mahdumum Hüsameddin’den özür iste!

Tüyler ürperten inceliğe bakın ki, Mesnevi’nin kâtibi olmak gibi bahtiyarlığın en yüksek mertebesine ulaştırdığı Hüsameddin Çelebi’yi gece geç saatlere kadar çalıştıkları için mahcubiyetle özür dilemek istiyorlar ve buna da yüzleri olmadığından bu beyiti nakşediyorlar.

Mesnevi tam yedi senede tamamlanıyordu. Üzerinde düzeltmeler yapılıyor, gece gündüz okunuyor ve altı ciltlik eser böylece bitiyordu. Zamanı geldiğinde ise Mevlana ansızın hastalanmıştı. Ateşi oldukça yüksekti buna rağmen gazeller ibda ediyordu. Hastalığının ağırlaşması ve ölümünün yakınlaşmasını gören yakınlarından biri “Ne olurdu Hüdavendigar 300-400 sene daha yaşasaydı da manalarla doldurmaya devam etseydi hepimizi” dediğini duydu ve; “Niçin, niçin? Biz Firavun muyuz Nemrud mu? Bizim bu âlemde ne işimiz var ki ikamet ve karar edelim? Bizim bu dünya zindanında mahsubiyetimiz birkaç mahbusu kurtarmak içindir, yakında elbet sonsuzluğa kavuşuruz.”

mevlana-1Nihayet o sonsuzluğa kavuşma 17 Aralık 1273 Pazar günü gurub vakti meydana geldi. Ertesi sabah misli görülmemiş bir cenaze alayı başladı. Konya adeta mahşerden bir numune olmuştu. Her milletten her sınıftan insanlar cenazeyi takip ediyordu. Musevi ve Hristiyan din adamları kendi kitaplarından bölümler okuyarak cenazeyi takip ediyorlardı. Kalabalığın dehşet şekilde çok olmasından; yarım saatlik mesafe; sabahleyin alınmasına rağmen cenazenin akşam namazına yakın bir saatte musalla taşına konulduğu ve tabutunun altı defa yenilendiği bilinmektedir.

İşte o kadar muazzam cenaze alayı ki, bu kubbenin altında misli ne görülmüş ne de görülecektir.

O ne derin bir tesir ki; haham kendini unutuyor, papaz kendinden geçiyordu. Mevlana bütün kâinatı bağrına basmak iştiyakıyla yanmış tutuşmuştur. Şimdi de bütün kâinat ona ağlıyor, onun hicranıyla yanıyordu.

İşte Şebi Arus O’nun âşıklarını ağlatıyor, dünyanın her tarafındaki âşıkları başlarını eğmişler, onu düşünüyorlar ve O’nu anmak değil anlamaya çalışıyorlardır.

Bu ulvi ve muhteşem ayin bitmiyor. Kendimi bildiğim andan beri o tabutun arkasındayım. Sonsuzlukları içine alan bir tabut. Tabutun arkasında bir sel gibi akıp giden insanların hicran elemiyle inleyen musikisi…

Hayır! Sende ölüm yok, sende ölüm nerede ey Mevlana!”