Ana SayfaKültür & SanatEdebiyatSanatçıların Komedisi: İki Delilik / Pierrot & Harlequin

Sanatçıların Komedisi: İki Delilik / Pierrot & Harlequin

-

Paul Cézanne, 1888, Mardi gras (Pierrot et Arlequin)
Çoğumuzun genelde soytarı olarak nitelendirdiğimiz tiplemelerin özellikle 18. ve 19. yüzyıldaki eserlerde, sıkça karşımıza çıkmasının anlamını ve nedenini hiç merak etmiş miydiniz? Bu, zamanın bir modası mıydı, yoksa sanatçıların içerisinde bulundukları toplumsal düzene isyanlarının birer simgesi miydi? Belki de sanatçıların yalnızlığının ve melankolisinin bir dışavurumuydu.

Paul Cezanne’dan tutun Picasso’ya veya Gustave Flaubert’ten tutun Charles Baudelaire’ye kadar çok sayıdaki sanatçının eserlerine konu olan, aslında doğrusu “Pierrot ve Harlequin” olan bu tiplemelerin nereden ve nasıl şekillendiğine, gelin beraber bakalım. Bunun için önce 16. yüzyılın İtalya’sına, ardından Fransa’ya gideceğiz ve Commedia dell’Arte ile tanışacağız.

Sanatçıların Komedisi

Commedia dell’Arte, yaklaşık iki yüzyıl kadar Avrupa tiyatrosunu etkisi altına almış, çeşitli ülkelerin tiyatro yaşantılarını derinden etkilemiş İtalyan halk tiyatrosu geleneğinin adıdır. Söz konusu geleneğe adını veren deyimin anlamına bakmak, geleneğin kökenini saptamak için de ipuçları verir.

Gerald Kahan, Commedia dell’Arte deyiminin çevirisinin güçlüğünden söz açar ve yaklaşık olarak “sanatçıların komedisi” anlamına geldiğini, bir yandan da amatörlerin gösterilerini dışarıda bırakarak profesyonellerin gösterilerini ifade ettiğini söyler. Kahan, biçime verilen başka adlardan da söz eder: Commedia alla maschera (maskeli komedi), commedia improvviso (doğaçlama komedisi) ve commedia dell’Arte all’improvviso (doğaçlamaya dayalı komedi) gibi.

Commedia dell’Arte toplulukları genelde iki çift aşık, bir kadın uşak, bir capitano, iki zanni ve iki yaşlı karakterden oluşur.

Piyero ve Harlequin’in Kökeni

Piyero (Fransızca Pierrot) ve Arlecchino (İngilizcede Harlequin) karakterine gelirsek… Onlar birer “zanni” idi.

Zanni, Commedia dell’Arte’nin ilk dönemlerinde uşaklara verilen genel addır. Zanniler içerisinde Pedrolino, Arlechino, Brighella ve Pulcinella gibi karakterler ilk akla gelenlerdir. Birçok yazar Pedrolino’nun 17. yüzyıl Fransız Pierrot’unun doğrudan atası olduğu sonucuna varmaktadır.

Piyero (ya da Fransızca Pierrot), 16. yüzyılda İtalya’da Commedia dell’Arte’nin karakterlerinden biri olarak aslen ‘Pedrolino’ ismiyle İtalya’da ortaya çıkmış, daha sonra Fransız pandomimlerinde naif ve çekici Pierrot olarak muazzam popüler olmuştur. Sessiz, melankolik, romantik ve iyi niyetli bir soytarıdır. Yüzü beyaza boyalı, bol beyaz kostümlü ve büyük düğmelidir.

İlk dönemlerde dikkat çekecek biçimde var olmasa da Arlecchino (İngilizcede Harlequin), 17. yüzyılın ortalarından sonra zannilerin içinde en popüler olan tip haline gelmiştir. “Arlecchino” adı için pek çok teori öne sürülmüştür. Örneğin; bunlardan biri, Arlecchino’nun ismini “harle” ya da “herle” olarak bilinen renkli bir su kuşundan almış olduğudur.

Kurnazlık ve aptallığın bir karışımı olan Arlecchino, aynı zamanda becerikli bir dansçı ve akrobattır. Dönen her türlü entrikanın merkezinde yer alırken, çevik bir vücutta yavaş işleyen bir zekanın yansıması gibidir. Kostümü zaman içinde pek çok değişime uğramıştır; ilk dönemlerde düzensiz olarak serpiştirilmiş yamalardan oluşan bir kostüm giyerken, zamanla baklava biçiminde birbirine dikilen yamalardan oluşan bir kostüme ulaşılmıştır.

Peki, buraya kadar iyi hoş ama nasıl oldu da İtalyan komedi tiyatro topluluğu olan Commedia dell’Arte’den bu karakterler Balzac’ın kalemine veya Picasso’nun fırçasına kadar gelebildi diyorsanız, hikâyeyi bir de Serol Teber’den dinleyelim.

Sanatçıların Komedisinde Perde Arkası

“Medici Ailesi, 26 Şubat 1541 tarihinde, Floransa’da, karnaval eğlencesi kapsamında büyük bir balo düzenlemiş. Bu ünlü baloya gelenler, gerçek kimlikleri ile dış görünüşleri (Dianizos / Apollon) arasındaki farklılığı vurgulu biçimlerde göstermek için, yüzlerinin bir kısmını kapatan küçük maskeler takmışlardır. İzleyen yıllarda, Kuzey İtalya’nın, Padua kentinde bazı tiyatro gruplarının oyuncuları da yüzlerine maske takarak sahneye çıkmaya başlamışlardır.

Gino Severini, Pierrot With Guitar, 1923

Piyero tipi (Pierrot), olasılıkla böyle bir gelişmenin sonucunda, 1545 yılında Padua komedi tiyatrolarında ortaya çıkmıştır. 1570 yıllarından sonra, İtalyan komedi tiyatro grubu, Rönesans dönemi toplumsal çarpıklıklarını, moral sapmalarını, ikiyüzlülüklerini anlatabilmek için ağızlarını ve burunlarını açıkta bırakan, buna karşın yüzlerinin üst yarısını kapatan deri maskeler kullanarak Piyero tipini geliştirmiştir.

Artan toplumsal karmaşalar içinde, bazı sanatkârlar, kendilerinin kültürel, moral, ekonomik dışlanmışlıklarını anlatabilmek, çaresizliklerini vurgulayabilmek için, beyaz giysiler içinde, gene yüzlerinin üst yarısını kapsayan küçük maskelerle, kent sokaklarında gitar çalarak konumlarını anlatan hüzünlü şarkılar söylemeye başlamışlardır. Sonraki yıllarda Gino Severini, 1924 yılında bir seri Pierrot çalışmasıyla, bu müzisyen tiplerini resimlemiştir.

Piyero tipinin, Medici Ailesi’nden, Katharina del Medici (1519-1589) üzerinden ilk kez Lyon dolaylarına, sonra da Maria de Medici (1573-1642) üzerinden Paris’e davet edilen, İtalyan komedi tiyatro gruplarının Paris’te oynamaya başlamalarından sonra Piyero tipi dünya ölçeğinde ünlenmiştir.

Bu arada Antonie Watteau (1684-1721), piyero tipinin en güzel ve anlamlı anlatımını yaparak bu tipi ölümsüzleştirmiştir. Piyero, burada, toplumsallaşamayan, toplumun kenarından toplumu seyreden, istese de -artık- bu kalabalığın içine giremeyen, görevi -rolü- bitmiş, kenara itilmiş/atılmış bir sanatkâr, aydın, insan durumundadır… Hüzünle, güvensiz, ikircimli, güçsüz, tükenmiş ama her şeye karşın gene de ayakta durmaya çalışan, “garip bir insan” tipidir.

Piyero, dünyaya fırlatıp atılmışlığın saçmalığını gören, toplumsallaşamayışın, bu trajikomik durumun bilincinde olan, ancak yüzüne taktığı maske ile insanlar arasına katılabilen bir insandır.

Tek tümcede: Varoluşun saçmalığını sergilemektedir.

Nietzsche’nin Antik Grek trajedisi üzerine yazdıklarını anımsarsak, kültürün anahtarı, Dionizos değişimine, sevincine, coşkusuna değin uzanır. İnsan her şeyden önce bu varoluşun coşkusunu yaşamak istemektedir. Ancak bu yaşam, aklı simgeleyen Apollon tarafından dengelenmek istenmektedir. İnsan trajedisi Dionizos/Apollon çatışmasından başlamakta ve sürmektedir. Piyero, bu çatışmanın ve birliğin sanatkârlar katındaki ifadesini simgelemiştir. Piyero, içindeki tüm çocuksu duyguları, heyecanları, coşkuları yüzündeki Apollon maskesiyle bastırmaya çalışmakta, ancak başkalarından başka oluşu, gene de açık seçik görülebilmektedir.

Andre Derain, Harlequin and Pierrot,1924

Fransız Devriminin ve Napolyon savaşlarının etkisinde kendisini yenik düşmüş gibi duyumsayan 19. yüzyılın Fransız aydınları kendilerini bu onurlu, melankolik, genç bohem Piyero tipinde canlandırmıştır.

Dönemin hemen hemen tüm hüzünlü melankolik sanatçıları, artık insan içine maskesiz çıkılamayan, bu trajikomik koşullarda, modern toplumun giderek karikatürleşen durumunu sergilemeye çalışmışlardır.”*

*Serol Teber, Melankoli Normal Bir Anomali, OKUYAN US YAYIN, Sayfa 307-312

Gerçek şu ki Commedia dell’arte’nin mizahı sahneden hiç ayrılmadı. Aslında bu klişe karakterler ve abartılı hikâyeler yüzyıllardır izleyicileri eğlendirmeye devam etti (Shakespeare’in komedilerinden klasik Charlie Chaplin filmlerine ve hatta Monty Python and the Holy Grail, Dumb and Dumber gibi modern filmlerin komedi temeline kadar).

James Whiteside in Harlequinade. Photo: Marty Sohl. (Ratmansky’nin Harlequinade balesinde James Whiteside Harlequin rolünde)

Peki, edebiyattan sinemaya, sinemadan plastik sanatlara ve hatta baleye kadar önümüze sıklıkla çıkan Piyero ve Harlequin neden sanatçılar tarafından bu kadar fazla önemsenmiştir?

Serol Teber’in dediği gibi sanatçının toplumsal yapıya bir tepkisi midir? Nietzsche’nin de belirttiği üzere Dionizos ve Apollon ikiciliğinde, insanın içinde sürekli var olan o keskin çatışmanın bir yansıması mıdır?

Belki de bunların hepsidir.

İki Delilik

Charles Baudelaire’e göre Pierrot; ay kadar soluk, sessizlik kadar gizemli, yılan kadar esnek ve dilsiz, halk tarafından aşağılanmış, sanki unutkan dünyanın artık girmek istemediği bir kulübeyi andırmaktadır.

Pierrot’ya sempati duyan ilk sanatçılardan biri Antoine Watteau‘ydu. Onu üzgün, savunmasız ve yıpranmış bir figür olarak resmetti. Bu resimde Pierrot yapayalnız görülmektedir; her zaman dışlanmış, her zaman reddedilmiş bir ruh haliyle bize bakmaktadır. Kalabalığın içinde bile, gözyaşlarından yapılmış gibi beyaz ve kırılgan, bol saten bir giysi giymiştir. Yüzü derin bir üzüntü, huzursuzluk ve masumiyet yaymaktadır.

Dekadanlar Pierrot’yu, kendileri gibi, Schopenhauer’ın bir müridi, toy bir idealist olarak ele aldı. Sembolistler onu ruhsal duyarlılığın çatısı üzerinde çarmıha gerilmiş, acılar içerisinde bir dost olarak gördüler.

Yüzyıllar boyunca birçok sanatçı bu figürleri resmetti ve bunların arasında 20. yüzyıl modernistleri de vardı: Pablo Picasso, Juan Gris, Henri Matisse, Marc Chagall, Amedeo Modigliani, Gino Severini ve diğerleri… Pierrot sanat eserlerinde genellikle dünyanın trajik algısını sembolize etti, ancak iki dünya savaşı arasındaki dönemde imgesi, “kayıp neslin” karamsarlığını alegorik olarak somutlaştıran yeni ruh hallerini temsil etmeye başladı.

Pierrot nazik ve melankolik, Harlequin ise zeki ve bilgeydi. Görüntülerin bu çelişkili sembolizmi, iki dünya savaşı arasındaki bir dönemde sanatın ikircikli doğasıyla da uyuşmaktaydı.

Özellikle ekspresyonizmden sonra Pierrot karakteri gibi Harlequin karakteri de karşımıza sıklıkla çıkmaya başladı.

Tarot kartlarındaki fool figüründen iskambildeki joker kartına, Victor Hugo’nun Gülen Adam eserindeki Gwynplaine karakterinden Todd Phillips’in yönetmenliğini yaptığı Joker:İki Delilik filmine kadar birçok yerde Harlequin figürü karşımıza evrilerek çıkmaya devam etti.

Edward Hopper, Soir Bleu (Mavi Akşam), 1914

Pierrot, üzgün yüz ifadesiyle neşeli ve renkli Harlequin’e çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır. Pierrot beyaz giysileri ile saflığı yani sanatçının masumiyetini, Harlequin ise yaratıcılığını ve zekasını temsil etmektedir.

Çağlar içerisinde eklemlenen birçok kavramla zenginleşen bu iki figür, her dönemde toplum tarafından dışlanmış bir halde tasvir edilmiştir. Sanki her ikisi de akıl ile kutsanmış bir toplumun ciddiyetinin altında yatan büyük komediyi gözler önüne sermek istemektedir.

İşte, belki de sanatçıların komedisi gerçek anlamda bunu simgelemektedir. Toplumla, otoriteyle, önyargılarla, yozlaşan kültürle, duyarsızlaşan bilinçle, körleşmiş sistemle ve en çok da kendisiyle sürekli bir mücadele halinde olan sanatçıların iç dünyasını yansıtmak ister gibidir.

Peki, ya sizce?

Kaynakça:

SON YAZILAR

Kabul görmek lütuf değil haktır: Lilith’in kızı Âdem

2020'de ilk kitabı Sancı'yı okurla buluşturan Mine Soycan, 2025'te kanayan yaralarımızdan birine dokundu ve bu dokunuştan kabul görmenin bir lütuf değil apaçık, dümdüz bir hak...

Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili

Endüstriyel üretimin hakim olduğu bir çağda, tasarımın doğayla ilişkisi çoğu zaman "malzeme seçimi" düzeyinde kalır. Oysa bazı projeler, bu ilişkinin yalnızca yüzeysel bir tercih değil,...

Dimitris Sotakis: “Kurgu söylemek istediklerimi söylemek için bir anahtar”

Dimitris Sotakis’ten ilk olarak Büyük Hizmetkar romanını okudum. Yarattığı heyecanla hemen diğer kitaplarına yöneldim. Bu arada arkadaşlarım da kitaplarını okumaya başladı. Yazı dili, anlatımı, romanlarına...

Shakespeare, Kafka, Orwell, Dostoyevski ve günümüz

Okuyanın okuduğundan, yazanların okunmadığından hemen herkesin kitapların pahallılığından yakındığı günümüz sularında edebiyat sandalında bir gezintiye ne dersiniz?
Derya Gül
Derya Gül
1 Mart 1980 doğumlu sanatçı, on sene boyunca «usta-çırak kültürü» içerisinde yetişti. Sanat ve atölye eğitimleri alırken bir yandan da resim çalışmalarına başladı. Sanatçı, ilk eserlerinde kolaj tekniğini kullandı. Ardından çalışmalarına, kendi oluşturduğu teknik ve üslupla devam ederek buna yönelik eserler üretti. Uzun bir süre sadece portre üzerine çalışan sanatçı, ilerleyen yıllarda soyut figüre yöneldi ve son iki yıldır ise tamamen soyut dışavurumcu resimler yapmaya başladı. Sanatçının ilk dönem eserlerinde «denge» arayışı göze çarparken, son döneme ait çalışmalarında «kontrollü otomatizm ve geometrik soyutlama» dikkat çekmektedir. Edebiyat, felsefe, mitoloji ve tarihle de yakından ilgilenen Derya Gül’ün “Ayadaki Göz” ve “Ah Şu Cahil Filozoflar” isimli iki kitabı bulunmaktadır.

ÇOK OKUNANLAR

95,278BeğenenlerBeğen
17,593TakipçilerTakip Et
22,156TakipçilerTakip Et
243AboneAbone Ol