Masmavi bir göğün beyaz bulutlarla ve alıcı kuşlarla oynaştığı, güneşin karlı, kıraç dağları, ovaları ve turkuaz ırmakları altın ışıklarla ödüllendirdiği ve parlak uzun yeleli atların uçsuz bucaksız bir özgürlüğe ille de dolu dizgin koştuğu Mapuche atalarının diyarındayım. Arakunya-Chubut’dayım. Karşımda güneşin altın ışıklarıyla aydınlattığı görkemli Cordillera…

Kolombiya’dan başlayıp Ekvador, Peru, Bolivya, Şili, Arjantin ve nihayet Patagonya diyarına uzanan bu zirveleri karla kaplı And silsilesi, dünyanın en uzun (7100 km)ve en göz alıcı sıradağıdır. Dağların eteklerinde koyun, inek ve atların otladığı bitki örtüsünde, çalılarla dolu düz bir arazi yatıyor. Güney Arjantin diye bildiğimiz, Chubut Arakunya’sındaki bu mistik arazinin ekolojik-sosyal tarihi, aynı zamanda ona yüzyıllardır eslik eden kızılderili Mapucheleri(dünya halkının)ve Tehuelche ve Ranquel halklarının tarihidir. Etimolojik olarak onlar ne Şilili ne de Arjantinlidirler. Onlar Arakunyalıdırlar. ”

Chubut-Pu lof ‘da Santiago’nun panosu

Ne zaman ki İspanyol kolonyalizmi (Macellan’ın keşifçiliğinde) Mendoza’nın fetihçi ordusuyla kıtaya ayak bastı, işte o zaman katolik ve evangelist misyonerler eşliğinde (soykırım ve asimilasyonla) zorla ve hile ile başka bir adla ve tarih ile kutsandılar, kodlandılar. Ancak bu hiçte kolay olmadı. Tam üç yüzyıl boyunca İspanyol sömürgecilerine karşı destansı, olağanüstü bir direniş (bknz Biobio lagunillas savaşı, Galvarino efsanesi) gösterdiler.

Tepemde bir şahin vadiyi yırtarak geçip gidiyor uzaklara. Kulaklarımda tiz çığlığının derin yankısı… Kulaklarımda bir isyanın bitmeyen şarkısı…
Sonra rüzgar, bulutlar ve kuşlar… Sonra koşup gelen hayali Mapuche-Tehuelches Savaşçılarının… Lonko İnakayal ve üç bin savaşçının Cuhubut And’larında yankılanan Trutruka* çığlıkları ve dolu dizgin atları, okları, mızrakları, bayrakları…


Macellan’in “koca ayak” patagonlar dediği, Arjantin-Chubut bölgesinin gerçek yerlileri, “Tehuelche”ler

Sonra soykırım generali Roca, albay Villegas ve topçuları ve bütün silahlı haydutları… Sonra kargış, ateş, kan ve ölüm…
Sonra Santa Cruz’da küllerinden yeniden doğan başka bir Patagonya
Sonra Esquel’de Yeni bir “kıvılcım’’, Ovaldo BAYER’le…
Sonra Mapuchelerin “kaybedilemeyen’’ toprak ve özgürlük direnişi, Santiago MALDONADO ile…

Yorgun adımlarla, hayalimde koşuşan, uçuşan gölgelerin ve seslerin uğultusuyla Le leque Müzesi’ne ulaşıyorum… Geniş bir bahçe içinde, bitişik nizamda beyaz bir bina… Bahçe girişinde Mapuchelere ait birkaç arkeolojik kalıntı var. Bahçe gerisinde ise eski bir mezarlık ve aynı alanda tekerlekli eski bir savaş topu… Yol boyu o hayalimde gürleyen, patlayan, ölüm saçan general Roca’nın haydut toplarından biri, çırılçıplak bir ölüm objesi olarak mezarların önüne dizayn edilmiş. Ne ironik!… Ölümün soluk benizli soğukluğuyla boyalı, ıssız müzenin kapısına doğru yaklaşıyorum. Kapalı gibi… Kapıda da yazılı açılış kapanış saatlerine göre müze, henüz kapanmış. Ancak kapı açık. Sırt çantamı kenara koyup, boynumda asılı duran fotoğraf makinamla birkaç kare fotoğraf ve birkaç kısa video çekiyorum. Sonra kapıyı aralayıp bakıyorum. Müzenin gişesi açık ancak kimseler yok. Gişenin açık duran penceresinin önünde antika tip, basmalı bir zil var. Zile basıp bekliyorum. Zilin sesi, müzenin içlerine doğru yankılanarak gidip kayboluyor. Ancak Ne gelen var ne de giden. Gişenin bitişiğindeki açık pencereden müzenin loş ışıklı büyük salonu görünüyor. Mistik,ürpertici bir sessizlikle bezeli, belli belirsiz antik objeler… Makinayı yaklaştırıp bir iki görüntü alıyorum. Artık çıkmalıyım. Müze bahçesinde birkaç görüntü daha kaydettikten sonra bir kenara geçip biraz dinleniyorum. Bu arada onca yol yürüyüp müzeyi gezemediğim için kendi kendime biraz hayıflanıyorum. Ama bu bölgede olduğum sürece bir gün mutlaka gelip gezmek istiyorum.

Estancia Leleque‘ye doğru yürümeye devam ediyorum. Estancia Le leque‘den sonra belki Chubut nehri’ne doğru bir çıkış bulabilirim. Ama öncesinde bu yakınlarda bir yerde bir Mapuche yerleşkesi bulmalıyım. Ancak Chubut eyaletinin bu uçsuz bucaksız çöl çorak bölgesinde yaşayan dağınık Mapuche ailelerini bulmak yine de çok kolay olmayacak gibi görünüyor. Bir süre yürüdükten sonra sanki bir film sahnesi geçişi gibi, güzergahın kıraç dokusu, bir anda değişiveriyor. Değişmeyen tek şey, bütün güzergah boyunca tepemde çığlık çığlığa kanat çırpan kuşlar. Ama içlerinden biri var ki, fena kulak tırmalıyor. Yol boyu sağlı sollu, yüksek güvenlikli çitlerle çevrili, uçsuz bucaksız bereketli otlaklarda otlayan koyun, inek ve atlar gözüme çarpıyor…

Alnımda rüzgarın ılık esintisi, çitlerin önünde durup, altın rengi kuru otlara uzanıyorum. Otların ve toprağın sıcaklığında başımı göğe çevirip,berrak mavi gökyüzünde geçen beyaz bulutları izliyorum. Sonra da bir grup göçmen kuşun ilerleyişini… Ters akan bulutların altında bir yay gibi kanat çırparak uzaklaşıyorlar… Dalmışım… Gözlerimi açtığımda bir metre ötemde hareketsiz duran bir çift Armadillo (Tatu) gözü ile karşı karşıyaydım. Uzun kirpiklerinin gölgelediği küçük zeytin karası gözlerini hiç kırpmadan bana bakıyordu. Ben de tıpkı onun gibi gözlerimi kırpmadan, kıpırdamadan nefesimi tutup ona bakmaya koyuldum. Gözlerimiz birbirine alışana kadar, otuz kırk saniye birbirimize öylece baka kaldık. Onu fotoğraflamalıydım, ama bunun için kıpırdamak zorundaydım. Gözlerimi ondan ayırmadan, bir karış ötemdeki fotoğraf makinama usulca uzandım. O ise hareketimi dikkatle izliyordu. Makinayı kavradım ve tam ona doğrultuyordum ki Armadillo bir şimşek hızıyla fırlayıp otların arasında kayboldu. Arkasından deklanşöre üç dürt kez dokunsam da kuru otlardan başka bir görüntü kaydedemedim.Yeryüzünde yalnızca Amerika kıtasında yaşayan ve 20 türü bulunan bu sevimli zırhlıların Patagonya’da yaşayan türü ile bu şekilde karşılaşabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Bu güzel anı fotoğraf olarak değilse de, hoş bir anı olarak hafızama kaydetmiştim.

Dilimde o bildik masal tekerlemesi, “Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim…” Derken, bir de baktım, Estancia Le Leque’deyim.
Amerikan filmlerindeki kovboy kasabalarını yada çiftliklerini andıran Estancia Le leque girişinde, küçük köprüden hemen önce, (kovboy filmlerinden devşirme) “Estancia Le leque” logolu tabelanın önünde durup etrafa bakıyorum… Bana yol boyu eşlik eden o cazgır kuşların hiç de romantik olmayan çığlıkları dışında garip, bilinmez, gizemli ve ürkütücü bir ıssızlık var…

Okuyucu, Henüz Estancia Le leque ile ilgili gerçek detay bilgilerden habersiz olduğum bu son derece tesadüfi anların yekününden nasıl bir sürpriz çıkacak dersin?…

Bu son derece elit yerleşkede onca vakit kimseye rastlamadan turlamış ve geceye kalmıştım. Ya bir yerden otostop çekip bu alanın dışında başka bir Chubut yerleşkesine gitmeye çalışacaktım ya da yine burada kalıp, uygun bir yerde çadır kuracaktım. Bunları düşünürken, bir çiftlik çıkışında arabalı bir Mapuche çiftine rastlıyorum. Onlara yaklaşıp selam verdikten sonra, gezgin bir fotoğrafçı olduğumu eğer kabul ederlerse beni yakınlarda çadır kurabileceğim uygun bir yerde bırakmalarını rica ediyorum. Ancak çift, bu teklifimi ürkek ve kaygılı bakışlarla reddediyor. Başlarını iki yana sallayıp sessizce hayır diyorlar… Saatler sonra bir Mapuche çifti ile karşılaştığıma çok sevinmiştim. Ancak onlar pek aynı fikirde değillerdi. Gece karanlığında şapkalı, sakallı ve sırt çantalı bir yabancı ile karşılamayı pek sevimli bulmamışlardı.

Bu, ümitsiz otostop hikayesinden sonra köprü çıkışına doğru ilerliyorum. Köprüye yaklaştığım sırada tekrar başka bir araçla karşılaşıyorum. Elimi araca doğru uzatıp otostop işareti yapıyorum. Aracın farları gözümü alıyor ve beni tınlamadan geçip gidiyor. Kendi kendime, ”Ok. Anlaşıldı, buraya kadar” diyorum. Hemen orada, köprü altında, sote bir yerde, çadırımı kurup sabahlamaya karar veriyorum. Sabahın ilk saatlerinde dere suyuna gelen atların burun sesleriyle uyanıyorum. Sonra da kendime atıştırmalık küçük bir kahvaltı hazırlıyorum. Çantamdaki Mate çaylı termosumu ve Elbolson’dan aldığım zeytinli “Empadanas“ börekleri ve karamelli “Alfjores” kurabiyelerini çıkarıp, Patagonya-Chubut topraklarındaki ilk sabah kahvaltısına başlıyorum.

Kahvaltımı yaparken derenin karşı tarafında su içen atları izliyorum.Suyun yüzeyinde biriken sabah sisi ilginç bir görüntü oluşturuyor.Atlar sanki suyu değil de sisi içiyorlar…
Derken o cazgır kuşlar yine bas bas bağırarak geliyor ve dere kenarındaki ağaçlara konuyorlar.Bu kuşlar neden bu kadar bas bas bağırıyorlar?… Bu bilinmezlikle yüklü yerde bana bir şey mi anlatmak istiyorlar? Kuş dilini de bilmiyorum ki!…
Aslında bir internet sitesinde Mapucheler’in doğayla ve hayvanlarla olan ilişkisinde kuşların özel bir yeri olduğunu -çeviri yardımıyla -okumuştum.

Kuşlar, dilini deşifre eden Mapuchelere günlük yaşamlarında onlara yardımcı olacak işaretler veriyormuş. Örneğin “Trhegül” (Kız kuşu), Ruka denen evlerinin yakınında yaşıyormuş ve farklı durumlarda, farklı şekillerde öterek alarm rolü oynayıp, uyarıyormuş.

Sevgili Okuyucu, bu durumda bu kuşlar iki gündür etrafımda dönüp dolanıp, bas bas öterek bana bir işaret, bir uyarı mı yapıyorlar dersin?… Ben en iyisi çadırımı toplayıp bu Mapuchesiz ve tıpkı şık bir tabut içinde sessiz ve soluksuz yatan Amerikan devşirmeli ölü yerleşkede hayvanlardan başka canlı iletişim kurabileceğim birilerine rastlamak için son bir hamle daha yapayım.

Kısa bir fotoğraf turundan sonra Estancia denen bu elit köyün şaşırtıcı derecede insansız, Mapuchesiz gizemli profilinden , güzergahından ciddi ciddi rahatsız oluyorum. Ancak öte yandan bu rahatsızlığımın kaynağını da korkunç bir şekilde merak ediyorum. Belki de bana ”hala neden burdayım?” sorusunu sordurtmayan, beni garip ve anlaşılmaz bir şekilde bu saçma yerde oyalayan asıl neden budur.

Mapuche direnişçileri

Nerede bu insanlar?

Şu insan eli çitlerle, tel örgülerle çevrili otlaklarda otlayan koyunlara, atlara, ineklere bakan; sütlerini sağan, yünlerini kırpan, kesen, yiyen, tekmeleyen, kırbaçlayan, yük binen, satan, güden, hükmeden kısacası kurulu bütün bu çiftliklerin sahipleri ve ücretli köleleri neredeler?…
Keşke bu soruya ve cevabına özgür, sınırsız, yaban bir yeryüzü dostluğunun ömrü aşkına, hiç gerek kalmasa…
Öyle değil mi sevgili okuyucu?..

Etrafı inceleyerek ilerlerken köprü tarafından dört nala gelen bir atlının yaklaştığını görüyorum. Hah, işte nihayet varlığı beliren ve konuşabileceğim bir İnsan… Ona doğru el kaldırıp durmasını işaret ediyorum. O ise, kendisini selamladığımı sanıp bana el sallayarak atını yolun karşı tarafındaki çitlere doğru sürerek uzaklaşıyor. Çiftliklerde çalışan at seyislerinden biri olmalı. Kilisenin önünde, elim havada, arkasından öylece baka kalıyorum çaresiz. Havada kalan elimi indirirken, yolun karşı tarafında, ağaçlık alan içinde yer alan “SudLand” tabelalı tarım kompleksini fark ediyorum… Son bir ihtimalle adımlarımı oraya yönlendirip danışma ofisi yazan kapıya doğru yaklaşıyorum. Ofisin çalmayan zilini boş yere çaldıktan sonra kapının açık olduğunun fark edip önce antreye ve oradan da ofis salonuna geçiyorum. İspanyolca, “Hola!..” diye sesleniyorum. Kimse yok. Ofise kısa bir göz gezdirip, ”ne olur ne olmaz” diye dışarı çıkıyorum. Sırt çantamı ağaçlardan birinin gölgesine bırakıp, bahçelik alan içindeki müzelik iki at arabasını ve ofisin önündeki sudLan tabelasını fotoğraflıyorum. Hatta mekanla birlikte kendimi de fotoğraflıyorum. Ortalıkta hala kimseler yok. Etrafta biraz geziniyorum. Bir araç bakım atelyesi ve önünde tarım iş makinaları ve traktörler var. Belli ki endüstriyel tarım ve hayvancılık yapıyorlar. Nihayet genç bir adamın ofise doğru geldiğini görüyorum. Kısa bir selamlaşmadan sonra onun SudLand’da çalışan bir ofisboy olduğunu öğreniyorum. Ona, “çok iyi İspanyolcam olmadığını, Fransa’dan geldiğimi, gezgin bir fotoğrafçı olduğumu ofise bilgi almak için uğradığımı ancak ofiste kimseyi bulamadığımı ve bölgedeki Mapuche topluluklarıyla ve diğer insan gruplarıyla ilgilendiğimi, ancak bölgeyi yeterince bilmediğimi ve bilgi alacak kimseye de rastlayamadığımı” söyleyip, bu konuda bana nasıl yardımcı olabileceğini soruyorum. Genç ofisboy, ”Mapuchelerle ilgileniyorum” dediğimde yüzünü biraz ekşitse de, yabancı bir turist olduğumu düşünerek bana, “nereye gitmek istiyorsanız söyleyin, size yardımcı olayım” diyor. Ona, “önce en yakın Mapuche adresi neresiyse oraya gitmek istediğimi” söylüyorum. Ofisboy, “buraya en yakın Mapuche adresi, 8 km ilerde, Esquel yolu üzerindeki Santa Rosa çiftliğidir. İsterseniz size plan çıktısı verebilirim, daha kolay bulursunuz” diyor. “Süper olur. Lütfen…” diyorum. Birlikte ofise geçiyoruz… Ofisboy, bilgisayardan Santa Rosa’nın plan çıktısını hazırlarken ona ofisin tam olarak neler yaptığını soruyorum. Ofisboy, sorumu biraz ketum bir yaklaşımla, detaya girmeden cevaplıyor. ”Burası çok eski bir işletme. Şimdi ise tanıtım kulübü, müze gibi bir faaliyet yürütüyor“ diyor. SudLand’ın genç ofisboy’u Santa Rosa çiftliğinin plan çıktısını bana uzatırken, içeriye, orijinal ve son derece otantik kıyafetler içinde, geniş şapkalı, binici çizmeli ve güneş gözlüklü, 35 kırk yaşlarında, uzun boylu tipik çiftlik kahyası görünümünde bir adam giriyor. Gözlüğünü çıkarıyor ve sorgulayıcı bakışlarla yaklaşıp selam veriyor. “Hola! Buenos!.” Selamlaşıp tokalaştıktan sonra ofisboy ona, “Jefe” (şef) diye hitap ederek, benim ”iyi İspanyolca bilmediğimi, adres sormak için” geldiğimi ve “Santa Rosa”ya gitmek istediğimi söylüyor. Şef, ”Santa Rosa”ya gitmek istiyor” cümlesini duyunca birden ciddileşiyor. Kaşlarını kaldırıyor ve bana doğru ,“demek öyle!” der gibi, bakıyor. O anda anlıyorum ki, Mapuchelerden ve Santa Rosa çiftliğinden söz etmek onlara pek sevimli gelmiyor. Bir problem var sanırım. Dialogların seyri beni rahatsız ediyor. Artık hazırlanıp çıkmalıyım burdan. Teşekkür edip kapıya doğru giderken arkamdan yüksek sesle ve alaycı tonda, ”Good like!..” diyor. Kapının önünde bir anlık duraksamadan sonra, ona cevap vermeden kapıyı açıp çıkıyorum. Dışarıda ağaçların gölgesine park etmiş beyaz bir 4×4 iş kamyoneti (Muhtemelen SudLand’ın şef’ini getiren araç) ve yanında duran üç işçiyle karşılaşıyorum. Onlara selam verip ana yola doğru yürüyorum.

İşte yine o aynı uzun yoldayım ve Le Leque müzesine doğru gidiyorum. Derken, o cazgır kuşlar yine çığlık çığlığa gelip, tepemde bitiveriyorlar. Bir süre bana bağıra bağıra eşlik ettikten sonra, birden uzaklaşıyorlar. Kuşlar uzaklaşırken arkamdan toz bulu içinde hızla yaklaşan SudLand’ın beyaz 4×4’ü, yanımdan geçerken üzerime büyük bir toz bulutu bırakıp uzaklaşıyor. Yüzüm gözüm toz içinde onlara lanet okuyorum.
Müzeye elli metre kala, sırt çantasıyla yaklaşan genç bir erkek Mapuche’ye rastlıyorum. Önceki gece çiftlik çıkışında karşılaştığım o otostop hikayemin ürkek Mapuche çiftinden sonra, üçüncü Mapuche ile karşılaşıyordum. Le leque Estancia’ın ıssız,uzun,tozlu yolunda aksak, yorgun adımlarımız yan yana geldiğinde , bir birine kıta uzaklığınca yabancı, dost sıcaklığınca yakın iki İnsandık.Yol üstünde ayak üstü, yarı dilsiz, kısacık konuştuk, tanıştık, kucaklaştık,vedalaştık.

Müzeye varış

Yine yorgun ve aksak adımlarla müzenin kapısındayım. Kafeterya bölümünün kapısını yavaşça açıp içeri giriyorum. İçerde, orta yaşlarda kadın ve erkek iki personel var. Bütün dillerde olduğu gibi İspanyolcada da o “en kısa, en güzel, en sıcak” iki cümle ile, ”Hola!Buenos Dias!” diyerek tanışıyoruz.

Cafe restoranın işletmeciliği de dahil, müzenin bütün işleyişinden sorumlu olan çift, küçük kızları ile birlikte bitişikte kendilerine ayrılan lojmanda kalıyorlarmış. Sohbetimiz boyunca müze görevlisi çiftin her ikisinde de mahcup, sıkıntılı bir ruh hali gözlemliyorum. Bu dikkat çeken halleri dışında son derece konuksever ve kibar insanlar olduklarını da belirtmeliyim. Fransa’dan geliyor olmam ve fotoğrafçı olmamdan kaynaklı bana oldukça saygılı ve ve hatta fazlasıyla ikramkar davrandılar.

Müzenin kafeteryasında geziniyorum

Kafedeki kullanım alanında yer alan, bar, masalar, kütüphane mutfak ve hatta tuvalet bile müzecilik anlayışına göre düzenlenmiş. Tarım ve hayvancılık alanında geçmişten bugüne kullanım değeri olan yerel -yabancı temel tarihi araç gereçler, objeler, eski, yeni numuneler, hediyelik ürünler, kısacası her şey, kafenin rutin işleyişine uyarlanarak, iç içe dizayn edilmiş.

Personel çiftle kafede yer alan tarihi objeler ve araç gereçlerle ilgili kısa bir sohbetin ardından fotoğraf çekmek için onlardan izin istiyorum.Flaş kullanmamak kaydıyla müzedeki ana bölüm de dahil, bütün envanteri fotoğraflayabileceğimi söylüyorlar.

Onlara bu kibar jestlerinden ötürü teşekkür ediyorum ve sonra da fotoğraf çekimleri için Señor ile birlikte müzenin ana bölümüne geçiyoruz.

Señor, bana salon sıralamasını gösterdikten ve bir kez daha flaş kullanmamamı hatırlattıktan sonra nazikçe,“Şimdi sizi yalnız bırakayım… Rahat rahat çalışın. Bir şey sormak isterseniz ben kafeteryadayım” diyor ve nazikçe çekilip gidiyor.

İşte bir tarihle baş başayım…Patagonya Chubut’un (neolotic dönemi de dahil) yerleşik geçmişinden önemli bulgular taşıyan bu özel tarihle buluşmak, bende son derece mistik-politik duygular oluşturuyor. Bugüne kadar bilinen mevcut arkeolojik ve antropolojik çalışmalar, Patagonya Chubut toprağının altında ve üstünde yer alan tarihsel izleri, buluntuları bu müzeye ne ölçüde yansıtmıştır bilemiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum: bu coğrafyanın yerleşik halklarına yüzyıllardır yabancı ve düşman olan haydutlar, bu toprakların ezeli doğal güzellikleri ve zenginlikleriyle bezeli İnsan – hayvan bereketini,emeğini sert “çöl” fırtınaları ve kasırgaları ile ele geçirip, talan etmeye ve yağmalamaya devam ediyorlar.Bu sözlerimi de buraya bir sözlü tarih notu olarak ekleyeyim.

Müzedeki özel “altın ışık” aydınlatma ve onu tamamlayan non stop Mapuche müzikleri ve yerel ağız efektler, izleyiciyi tarihi envanter ile bire bir buluşturan, mistik tonda, etkileyici, gerçekçi bir algı yaratıyor.

Le leque müzesinde yer alan Mapuche atalarının, General Roca’nın ve onun soykırımcı ordusuna karşı direnen İnayakal’ın ve daha pek çok tarihi arkeolojik Mapuche envanterinin bulunduğu salonları yoğun bir tarihsel, düşünsel ve duygusal bir iç izlekle fotoğraflayarak müzedeki turumu tamamlıyorum. Yüzyıllardır toprakları, kültürleri yağmalanan, soykırıma uğrayan bir halkın, bizzat soykırıma uğradığı bu topraklarda, soykırımım doğrudan sorumlusu olan Arjantin devleti tarafından müzeleştirilmesi, ne ironik değil mi okuyucu? Bu müze ile, geçmişte yaşanan soykırımla bir “yüzleşme’’ mi yapılmak istenmiş? Eğer öyle ise bugün bu müzenin de bulunduğu Chubut eyaletinde hala devam eden haydut toraksızlaştırma zulümleri nasıl açıklanır? Tarihsel bir bellek oluşturulmak istenmiş ise,devam eden bu zulmü hangi belleğimize kaydedeceğiz?

Müzeden ayrılmadan önce bu soruları müze görevlisi çifte de soruyorum… Mahcup bir ifadeyle, ’’Haklısınız’’ demekten başka bir cevap veremiyorlar. Onlara teşekkür edip veda ediyorum.
Tam dışarı çıkmış yola doğru giderken,arkamda bir kadın sesi, ”hey sinyor!” Dönüp bakıyorum. Kafedeki personel kadın elinde bir müze broşürü ve küçük bir poşetle koşarak geliyor. ”Bunlara ihtiyacınız olacağını düşündüm” diyor ve elindekileri bana uzatıyor. Broşürü ve küçük poşeti alıyorum. Poşette bir meyve suyu ve kek var. Broşür ve küçük yolluk poşetini ön çantama koyarken Sinyora’ya bu sıcak nezaketinden ve misafirperverliğinden ötürü teşekkür ediyor ve sonra da tokalaşıp veda ediyorum. ”Muchas Gracias Señora! Adiós!”
Yolda yürürken küçük ön çantamın ön gözünde duran Müze tanıtım broşürünü çıkarıp incelemeye koyuluyorum. Broşürün son yaprağını çevirip arka kapağındaki o son İngilizce notu okurken birden müze yoluna çakılırcasına kalakalıyorum.

“In 1966, Korchenewski donated his collection to the Ameghino Foundation, fun by anthropologist Rodolfo Casamiquela, who was also his close friend. Later on, he became acquainted with Mr. Carlo BENETTON who had settled down in the area. That is how the Center of Scientific Investigations “The Patagonian Men and its Environment” was created.”

Benim şu anda anladığımı sen de anladın mı sevgili okur?
Yolun kenarına oturup iki gündür yaşadıklarımı bir dizin halinde, hızla geriye sarıyorum. O her an’ını, “kendim için bir tokat değerinde” saydığım bu, “şok sürpriz”in, nedenini fark edemediğim bütün o, an’larını tek tek, yeniden yaşıyorum.

Bu kahrolası sürprizin ağırlığı ile toparlanıp, 5 km ilerde Esquel yolu üzerindeki “Santa Rosa Mapuche topluluğu” ile tanışmak için yoluma devam ediyorum… Çıkışa yaklaşırken o cazgır kuşlar yeniden ve son kez çıka geliyorlar tepeme. Bana iki gündür en kritik anlarımda bağıra bağıra eşlik eden bu “haberci’’ kuşlar, tepemde son bir defa, çığlık çığlığa turlayıp tekrar Estancia Le leque’ye doğru kanat çırparak uzaklaşıyorlar. Onların bu son çığlıklarını bir “veda’’ hatırası olarak hatırlayacağım.

Nihayet Estancia çıkışındayım Estancia le leque müzesinin o büyük tabelasının önündeyim. Tabeladaki o devasa MAPUCHE fotoğrafına bakarken, derin bir iç geçirip, içimden şöyle diyorum: Ne trajik!.. Bir zamanlar bu topraklarda özgürce yaşayan ve onu var eden bir halkın mirası, bugün ne yazık ki onu ironik bir şekilde, “mülk’’ olarak gasp edenlerin elinde, tarihi bir ’’rehin mirası’’na dönüşmüş durumda.
Estancia Leleque – Sud Land’ınSanta Roza ailesiyle, Santi’nin kaybedilip katledilmesiyle ve bütün toprakları, özgürlükleri yasama hakları ellerinden alınan Patagonya Mapuchelieri için nasıl bir tehdit ve cinayet odağı olduğunu (aslında bildiğin ama nerede olduğundan emin olmadan ve tamamen tesadüf sonucu giriş yaptığın bir kolonizasyon merkezinde bir hayalet gibi yada absürd bir benzetme ile,gerçek bir kişi olduğumu bildiğin halde, sıradışı bir bir strateji oyununun hayali kahramanı gibi, ulaşılmaz bir bir karargaha engelsiz ve heyecansız bir kodlama ile elini kolunu sallaya sallaya girmiştim) ve şimdi çok iyi bildiğim yeni Patagonya patronu tarafından nasıl doğrudan maskelenerek yönetildiğini; Le leque müzesinin bütün bu pisliklerin en başından aklanması için, nasıl sözde “sosyal farkındalık’’ projesi olarak devreye sokulduğunu ve müzede yer alan bütün envanterin hangi yağmacılardan satın alındığını, bölge ele geçirildikten sonra Le leque tren hattının bölgede yaşayan Mapuche ailelerini yerlerinden uzaklaştırmak için devlet işbirliği ile kapatılıp sonrada bir turizm projesi olarak nasıl özelleştirildiğini, Santa Rosa Mapuche ailesinin toraklarından zorla çıkarılıp nasıl açlığa ve yoksulluğa itildiğini ailenin fiziki ve hukuki direnişi ve karanlığını kırmak için, bizzat İtalya’daki malikanelerine davet edip ayak oyunları ile aileyi nasıl sıkıştırmaya çalıştıklarını ve ama bütün bunlara rağmen aileyi vazgeçiremediklerini ve nihayet Santa Rosa‘nın Mapuche atalarının toprağı olarak tescillendirilmesi karşısında nasıl da çaresiz kaldıklarını ve ama bu hazımsızlıklarının acısını yine aynı bölgede gelişen Pu Lof direnişinden çıkardıklarını ve Santiago Maldonado’nun kaybedilmesi sonrası bölgedeki bütün direnişlerin bastırılması için (direniş evlerine sabotaj yapılması, yakılması ve Mapuche atlarının kaçırılması bunların en başında gelen organize paramiliter saldırırlardır) jandarma ve polis güçlerinin “insan avı’’na Estancia Le leque ‘deki özel lojistik birimleriyle destek olduklarını kısacası pek çok kirli ilişkinin döndüğü yeni tip “çöl harekatı”nın merkezi olduğunu bizzat bire bir yaşadığım bu deneyin sonunda, çok daha iyi anlayacak ve günlüğüme kısaca söyle not edecektim: Estancia Le leque -Sud Land=BE -NET -TON. İşte Yeni Post Modern Kolonyalizm Ve Yeni Tip HAYDUTLUK!..


Not: Yazının tamamı ilerde ayrı bir kitap çalışması olarak değerlendirildiğinden şimdilik yalnızca bir bölümüne yer verilmiştir.

Trutrucalar…


(*)Trutruca, bir uyarı sinyali,savaş çığlığı veya sosyal ve dini etkinliklerde müzik eşliğinde kullanılan hayvan boynuzundan yapılma trompet cinsinin aerofonudur.

Hazırlayan: Sadık Çelik