Yeşim Erdem romanı Sağım Solum Önüm Arkam ile 1980 dönemini baz alarak, tam kırk yıllık bir dönemi kat ediyoruz. Kendisiyle söyleşi yaparken Türkiye tarihinin yakın toplumsal, siyasi ve ekonomik dönemini şekillendirmesi açısından da şüphesiz ki çok önemli olan bu kırk yılı konuşmak, tüm ayrıntılarıyla açmak zihnimde tahminimin ötesinde farkındalık yarattı, hatta kapalı olan kapıları ardına kadar açtı.

Hatta şunu da belirtmeliyim ki, bu söyleşi sadece geçtiğimiz kırk yıllık döneme değil içinde bulunduğumuz bu günlere de ışık tutacak nitelikte. Dünyayı bir uçtan bir uca saran pandemi günleri dolayısıyla evlerimizde kaldığımız bu günlerde içinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde şekillenen siyasi, ekonomik, kültürel meselelerin toplumları getirdiği sonucun bir yansıması olarak da okuyacağınız bu çok kapsamlı söyleşi yirmi birinci yüzyıl için kurgulanan insanın ve dolayısıyla toplumların içlerinde bulundukları çıkmazlara karşılık sordukları soruların cevapları niteliğinde.

Buyurun lütfen J   

Aynur Kulak: ODTÜ Siyaset Bilimi okuyorsunuz. Yerli ve yabancı çeşitli basın mecralarında gazetecilik, muhabirlik yapmışsınız. Hayatının geçtiği her yerde yaşamaya devam ediyor ve ortadan kaybolduğunda genelde kitap okuyor, cümlelerinden hareketle ne yapmış olursanız olun edebiyatla olan bağınızın kesilmediğini, döne dolaşa edebiyata yaslandığınızı hissettim. Edebiyat ile olan bağınız tam olarak ne zaman başladı? Kitaplarla ilk tanışma zamanlarınızı merak ediyorum aslında ve döne dolaşa edebiyatla kesişiyor olmanızı neye bağlıyorsunuz?

Yeşim Erdem: İlk tanışma zamanımı çok da hatırlamıyorum. Çocukken herkes kadar çocuk kitapları ya da Tommiks Teksaslar  okurdum. İlkokuldan sonra koleji yatılı okudum. Hala öyle mi bilmiyorum ama o zaman yatılı okul demek kurallar zinciri ve etüt demekti. Akşamları iki tane. Sabahları okuldan önce bir tane. Dersin, sınavın olsun olmasın toplamı beş-altı saati bulan bu etütlere girmek mecburiydi. Sınıflarda, kürsüdeki etüt ablasının gözetimi, koridorda gezen nöbetçi öğretmenlerin denetimi altında sessizce sıralarda çalışır ya da çalışır gibi yapardık. Bütün klasikleri sanırım ilk defa o zaman okudum. Hayatın en sıkıcı tekdüzeliğinde, kendini en hapsolmuş hissettiğin zamanlarda dahi, kitaplarla gidebildiğin ve tekrar özgür hissettiğin dünyalarla o zaman tanıştım. Hatta ilk yazma girişimim o döneme denk gelir. Sıkıntıdan Tom ve Daisy diye iki gencin pembe dizi tarzı aşk hikayelerini yazmaya başladım. Baktım arkadaşlarımın da hoşuna gitti, epey bir sürdürdüm. Hatta bir ara seri üretime geçtim! Saman kağıda yazıyor, sayfayı bitirince yanımdakine veriyordum, o da arkasındakine, böylece neredeyse bütün sınıfı dolaşıyor, etüt saatini biraz daha katlanılır kılıyordu.

Aynur Kulak: İlk Filedelfiya Hikayeleri isimli birbirine bağlı dört hikayeden oluşan kitabınız yayınlanıyor. Kendi kendime oturup yazdığım, kendi kendine oluşan hikayeler diyorsunuz bu kitabınız için. Ve ardından daha yeni kitapçı raflarındaki yerini alan Sağım Solum Önüm Arkam romanınız geldi. İlk kitabınızın kendi kendine oluşumundan, ikinci kitabınıza varana kadarki sürede -8 yıllık bir süre- neler oldu, neler gelişti ve değişti? Yani sanki Sağım Solum Önüm Arkam kitabınızda daha hazırlanılmış, bir şeylerin (bazı duyguların davranışların, birikimlerin)  kendi kendine ortaya çıkmasından ziyade daha hazırlıklı bir sürecin sonucunu ifadelere dökmek ister gibisiniz.

Yeşim Erdem: Yazma konusunda hep tutkuluydum ama onu hobi dışında bir gayeye dönüştürmem uzun sürdü. Bir arkadaşımla, karşılıklı oturduğumuz masada konu belirleyip günlük pratikler yapıyorduk. Konu kahve, süre 10 dk. Konu seks, Süre 15 dk. Bazen anı yazıyorduk, bazen hikaye. Bazen de sahne kurguluyorduk. O dönemde bir gece başı, ortası, sonu olan kasaba hikayeleri yazmaya başladım. Sanırım yazmakla ilgili en zor şey, başlamak; ikincisi ise günlük disiplin kurabilmek. Arkadaşımla yaptığımız egzersizlerin en büyük faydası da bunları aşmak oldu. Nasıl olursa olsun başlamak en önemlisi. Çünkü aslında ilk cümle o kadar büyüktür ki, pek çok kişi sırf o müthiş ilk cümleyi kuramayacağını bildiği için ya hiç yazmaz ya da belki bir gün kurabileceği inancıyla bir ömür boyu erteler. Herhangi bir şekilde başlamak çok sıradan, neredeyse kandırmaca gibi gelir. Ama ilhamın seni ilahi bir güç gibi gökten inip bulacağını düşünmek çok büyük aptallık. İşin sırrı başlamakta ve her gün herhangi bir iş gibi devam ettirmekte. O ilham denen şey, yazdıkça gelen açılma duygusundan başka bir şey değil.

Filedelfiya Hikayeleri’ni böyle yazdım. O sıralar yeni kurulan Ayizi Yayınları kadın yazar arayışında idi. Bir arkadaşımın önerisiyle sevgili İlknur Üstün okudu ve Filedelfiya Hikayeleri benim ilk kitabım, yayınevinin ilk edebiyat eseri olarak hemen çıktı. Sağım Solum Önüm Arkam üzerinde ise aralıklı olarak da olsa üç-dört yıl çalıştım. İlk versiyonu 200 sayfa kadardı. Aldığım geri dönümler üstüne, uzun bir aradan sonra tekrar başına oturdum, epey bir kaynak kitap okudum ve bu kez herhalde 700 sayfayı buldum. Ben kendimi kampa alarak ve bir akışa kaptırarak çok yüksek bir modda, çok hızlı yazıyorum. Üstünden geçmem daha meşakkatli, daha kasvetli bir süreç oluyor, çünkü akılcı, ekonomik ve mantıklı olmam gerekiyor. Tekrar tekrar yeniden okuyorsun, çıkartıyorsun, ekliyorsun. Sonra editörlük sürecinde tüm bunlar bir kere daha tekrarlanıyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Cem Akaş bana ikinci kitap en zorudur demişti. Gerçekten öyleymiş. Hele hikayeden, epey uzun ve bol karakterli bir romana bir geçiş yapmaya kalkıştıysanız. Bir kere bu kez basılması arzusuyla ya da basılacağı bilgisiyle yazıyorsunuz. Okur artık henüz yazarken hayatınıza giriyor. İlk kitabın spontaneliği, naifliği yerini bir miktar kendini aşma, tekniğe kafa yorma, seçtiğiniz konu gerektiriyorsa araştırma yapma gibi çalışmalara bırakıyor. Zaten bu Filedelfiya Hikayeleri’nin üstüne yazdığım ilk kitap değil. Arada iki tane yazdığım ama memnun olmadığım için elimden çıkarmadığım çalışma var, ABD’ye taşınma var, başka işler var, kısaca hayat var. Can Yayınları’ndan teklif alınca bir de yayınevinin takvimi içinde uzun bir bekleme süreci var. Ama sonucundan çok memnunum. Geriye dönüp baktığımda, yazmasıyla, düzeltmesiyle, kaynak okumalarıyla, araştırmalarıyla, editörlük süreciyle, gece gündüz çalışmalarıyla, duygusal hezeyanlarıyla, stresiyle yazar olmayı ne çok istediğimi ve sevdiğimi anladım aslında.

 Aynur Kulak: Sağım Solum Önüm Arkam zamansal, mekânsal ve karakterleri açısından, her anlamda geniş perspektifli bir roman. 80 darbesi öncesinden günümüze uzanan neredeyse 30 yıllık bir süreç, dört ana karakter üzerine şekillenen iki aile, yanı sıra bolca yan karakter (ki bu karakterler ana karakterler kadar önemli bence)  ve farklı mekanlar. Kitap yapısal olarak klasik roman zemini üzerine oturuyor. Ben her anlamda perspektifi geniş bir hikaye anlatmak istedim sadece ve bunun üzerine romanın tüm yapısal özellikleri kendiliğinden oluştu mu dersiniz yoksa hayır, baştan itibaren yekpare bir biçimde böyle bir roman yazmak istedim mi dersiniz?

Yeşim Erdem: Sanırım ikisi de biraz var. Roman türünü genel olarak çok seviyorum ve edebiyatçıların tarz arayışlarına hayranlık duyuyorum. Ama sanırım bir okur olarak en çok klasik romanlardan haz alıyorum. Ortamı neredeyse dokunacak ölçüde tanımak, karakterlerle özdeşleşmek, o dünyada kaybolmak… Bu hissi bana göre en güçlü verebilenler klasik romanlar. Bu yüzden evet başından beri aklımda klasik tarzda bir roman yazmak vardı. Hikaye anlatmak… Detaylarıyla, zengin dünyasıyla, değdiği tüm başka dünyalarla, arka planıyla, geçmişiyle, bugünüyle… Ama öte yandan başına oturduğumda sadece ilk bölümün sonuna kadar neler olacağını biliyordum. Sonrasını bir özetle toparlayacaktım. Ama yapamadım. Karakterlerin bugüne nasıl evrildiklerini okumadığımız bir dönem hikayesi değildi anlatmak istediğim. Bilakis aslında en çok ilgilendiğim, bugüne olan yolculuğun kendisiydi. Biri kitabı ‘ömrümüz’ olarak tanımladı. Editörüm Cem Alpan basın kitine, “Dört kadının epik yolculuğu” yazmış. Hatta “çağdaş bir odise” demiş ama anlaşılmayabilir diye değiştirilmiş. Odise mi, epik mi, ömrümüz mü bilemem, onlar okur takdiri, ama ‘yolculuk’ çok doğru.

Bu yolculuğu yazma deneyiminin kendisi de bir yolculuktu haliyle… Bazı şeyler planlıydı, bazı şeyler yol üstünde kendiliğinden oluştu. Hiçbir karakterin peşini bırakmadım. Karakterlere ısınırsanız, özdeşlik kurarsanız merak edersiniz. İleriki yolculukları ne kadar ayrı olursa olsun takip edersiniz. Hele ki hepsi kasabada çok gençken yaşadıkları bir trajediyle birbirlerine göbekten bağlanmışsa. Dolayısıyla çok zordu ama bir o kadar da keyifli ve tatmin ediciydi. Çünkü ben de yazarken çoğu zaman onlara ne olacağını bilmiyor ve merak ediyordum.

Aynur Kulak: İki kardeş Selen ile Ceren ve diğer iki kardeş Eylem ile Devrim. Kitabın ana karakterleri bu dört kadın karakter. 70’li yılların sonu itibariyle tanıyoruz onları. Solculuk, sağcılık çatışmaları içerisinde büyüme evresindeler..  Roman gelecek zamana doğru ilerleyerek üç ana bölümden oluşuyor ve on yıl gibi periyotlarla çok büyük değişimlere maruz kalıyor dört karakter başta olmak üzere tüm karakterler. Kasabada şekilleniyor hayatları. Sonra şehirlere göçüyorlar Erkek karakterleri de soracağım elbet fakat, neden dört kadın karakter üzerine kurmak istediniz romanı? Kadınlar söz konusu olduğunda toplumsal değişimleri, bireysel değişimleri göstermek daha mı etkileyici?   

Yeşim Erdem: Açıkçası bilmiyorum daha mı etkileyici… Bu romanın olayları, karakterleri tamamen kurmaca ama gerçek bir çerçeveden yola çıkıyor. Genç kadınları yazmam da gerçekten o dönemde bir çocuk olarak etrafımda solcu genç kadınlara erkeklerden daha fazla tanık olmamla ilgili. Kitabı ‘ablalara’ adadım sonuçta. Ben ailemin dördüncü kızıyım. Yaşadığım mahallede en çok kadınları hatırlıyorum. Çoğu ev hanımıydı ve baba dominant görünürdü ama hayatı kuran da, yöneten de bana göre kadınlardı. Babaların daha sembolik bir rolü vardı. Korumacı ve konfor sağlayıcı. Kız çocuklarının anneleri gibi ev hanımı olması beklenmezdi. Okumaları, bağımsız olmaları beklenirdi. Okuyan kızın üniversitede büyük şehre gitmesine kesin gözüyle bakılırdı. Kasaba, seni güvenli ortamda hayata hazırlayan bir model gibiydi. Böyle baktığınızda evet o hayatlar gerçekten epey değişirdi ve değişmesi beklenirdi. Ben kadın deyince güçlü, dirençli, mücadeleci, var kalmak için taklalar atan, manevra kabiliyeti gelişkin, kırılgan ama acıya dayanıklı, taviz verse de son kertede boyun eğmeyen bir kitle görüyorum. Romandaki karakterler de sanırım öyle. Belki o yüzden, Türkiye gibi bir ülkede kadınlar üstünden bireysel ya da toplumsal değişimleri anlatmak daha çarpıcı görünebilir. Çünkü orada içsel ve dışsal ciddi bir mücadele var.

Aynur Kulak: Kitap yetmişlerin sonunda olayların patlak vermesiyle başlıyor ve seksen darbesi bir topluma değnekle dokunulup tüm dengelerin bozulmasına sebebiyet veriyor. Sağcılık, solculuk mevzuu görünürde olan sebepler olarak bizleri oyalarken bireysel yaşamlar, hayatlar, koca bir toplum değişiyor.  Sonrası diğer on yıllara doksanlara, iki binlere yayılacak şekilde domino taşı etkisiyle devam ediyor. 80’ler ve o dönemde yaşananlar ciddi birer kırılma noktasıydı ve gelecek yıllar adına çok ciddi eşik atlamalarını da beraberinde getirdi diyebilir miyiz?

Yeşim Erdem: Evet ne güzel anlattınız. Daha önce de dediğim gibi roman esasen aslında bu değişimin yolculuğunu anlatıyor. 80’ler tüm dünyada neo-liberalizminin başladığı dönem olarak anılır. ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher’in başını çektiği bir nevi kontrolsüz serbest piyasa ekonomisi ve beraberinde gelen küreselleşme dünyayı siyasi, ekonomik ve kültürel olarak yeniden şekillendirdi. Biz bir de bu döneme organik yollarla varmadık. Toplumsal dinamiği kesintiye uğratan tepeden inme bir darbeyle girdik. Yani ekonomik, kültürel ve siyasi şoku daha büyük oldu. Günlük yaşam pratikleri, tüketim alışkanlıkları ve ahlaki değerler de hızla değişti. Korona günlerinde bu neo-liberalizmin tam olarak ne demek olduğunu sanırım hepimiz daha iyi gördük. Korona henüz pek çok yerde ‘peak’ yapmadı ama galiba neo-liberalizm yaptı. Küreselleşmenin bir virüsü pandemiye dönüştürme kapasitesi olduğunu ve süper güç bile olsan maskeyi kendi evinde üretmediğinde kendini çok kırılgan bir konumda bulabileceğini gösterdi. Şimdi nasıl bir eşik atlanacak hep beraber göreceğiz sanırım.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruya devam edecek olursam Sağım Solum Önüm Arkam arka planda aslında kolektif bilincimizin nasıl dönüştüğünü de bize aktarıyor yine dört ana karakter üzerinden. İlk on beş yıl, ikinci on yıl geçildikten sonra karakterlerin sağcıyken solcu, solcuyken, sağcı ya da liberal vb politik unsurlara dönüştüğünü görüyoruz. Günün sonunda kimse başladığı yerden sürdüremez oluyor kişisel hikayesini. Bu kaçınılmaz mıydı? Yani solculuk aslında neydi, doğru mu yanlış mı algılandı, eylemler doğru muydu yanlış mıydı ya da sağcılık da aynı şekilde neydi? Neydi her iki taraf için de gözden kaçan önemli noktalar?   

Yeşim Erdem: Bunların bazıları akademik çalışma konusu olacak türden sorular. Net bir şey söylemem çok zor. Ama şunu söyleyebilirim. Türkiye hiçbir zaman dünyadaki gelişmelerin dışında kalan bir ülke olmadı. Bu dinamikler siyaseti de, kavramları da, insanları da değiştiriyor. İyi ya da kötü. Ama yanlış ya da doğru demek zor.

70’lerde sağ/sol sınıfsal çatışma üstünden örgütlenirdi. Daha keskin ve söylemi daha netti. Sonra şekil değiştirdiler. Sağ her gün üretilen politikalarla bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ama çok daha popülist bir çizgiye evrildi. Sol ise aktif politika içinde pek görünür değil artık ama insanların bir duruş olarak sahip çıktığı bir olgu diyelim. Neredeyse bir yanıyla romantik. Liberali, hayvan hakları savunucusu, lgbti aktivisti, feministi, çevrecisi kendini solda görüyor. Ama geçmişteki gibi sınıflar üstünden bir sağ/sol çatışması yaşanmıyor. Özgürlükler, temel haklar üstünden yaşanıyor. O da biraz umut kırıcı çünkü temel hakların ve özgürlüklerin demokrasiler içinde politik bir duruşu olamaz. Bunlar garanti olmalı ve güvenceye alınmış olmalı. Bunlar yoksa ya da eksikse bunun adı zaten faşizm oluyor. Mücadele bu anlamda yapılıyorsa bu faşizme karşı bir mücadele anlamına geliyor.

Bence o gün de, bugün de milliyetçilik üstünden politika üretmenin ne kadar tehlikeli olduğu gerçeği gözden kaçıyor. Göz göre göre kaçıyor diyelim çünkü sol da sağ da milliyetçiliğe tutunmayı hep çok sevdi ve hatta birbirleriyle bu konuda yarıştı. Bunu popülist söylemle en çekinmeden birleştirebilen tarafın oradan çok kolay ırkçılığa, ötekileştirmeye ve otoriterleşmeye vardığını görüyoruz hem Türkiye’de, hem dünyada.

Aynur Kulak: Kitabın erkek karakterleri; Adnan, Sezgin, Sinan, Yücel. Genelde kadın karakterlerde değişimle olurken öyle bir darbe oluyor ki, erkek karakterler üzerinden de çok çarpıcı değişikliklere tanıklık ediyoruz. Erkekler kolektif değişimlerde nasıl bir rol üstleniyorlar? Romanı okurken şunu fark ettim mesela: Kadınlar kadar değişmesini beklemiyoruz aslında erkeklerin. Fakat bu saydığım karakterler de bir şekilde olan olayların akışında, değişiminde, dönüşümünde çok etkileyici unsurlar. Ne dersiniz?

Yeşim Erdem: Değişimden her kesim, her cinsiyet nasibini alıyor. Türkiye’de, özellikle 70’lerde, siyaset erkeklerin tekelinde görüldüğü için aslında biz en çok o kesimde değişikliklere tanık olduk. Devrimci bildiğimiz pek çok yazarın, gazetecinin, sanatçının en iyi ihtimalle sosyal demokrat bir çizgiye gittiğine, bazen darbeci, bazen neo-liberal, bazense islamcı olduklarına tanık olduk. Romandaki karakterlerde de benzeri değişimleri görüyoruz. Çok altı çizili değil bu değişimler… Her birinin kendi deneyimleri, travmaları, acıları, mutlulukları sonucu geldikleri yerler. Burada kadın/erkek üstünden ayrı ayrı konuşmanın pek mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Ama şu var: Türkiye gibi ülkelerde modern kadın, hem aile içinde, hem erkeklerle kurduğu ilişkide, hem de toplumda kendini var etmek için erkeklere göre çok daha büyük bir mücadele veriyor. Bence bunun sonucunda erkek akranına göre kendini daha aydınlanmış ya da bilgeleşmiş bir yerde buluyor. Bu konuda belki objektif değilimdir ama genelde Türkiye’de erkeklerin kadınlara göre daha uzun bir yolunun olduğunu, ailelerin erkek evlat yetiştirme konusunda daha çok yanlış yaptıklarını, kültürün ve üretilen politikaların erkeklerin evrilmesine, kadınlarla eşit koşullarda ve uyum içinde yaşamayı öğrenmelerine izin vermediğini düşünüyorum.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruya şunu da eklemek istiyorum hemen: Selen ile Ceren’in ve Eylem ile Devrim’in karakter oluşumlarında anneleri üzerinden değil de babaları üzerinden bir gidişat var. 80 darbesinin de son derece eril olduğunu düşünürsek romandaki babalar ve erkek karakterler kadınların bu süreçlerden daha da güçlenerek, daha da bilinçlenerek çıkmasını sağlıyor sanki. Sadece kızlarda değil üstelik, anne karakterlerde de, -özellikle Nevin’de- tüm bu süreçlerin sonunda büyük değişimler oluyor. Ne dersiniz?   

Yeşim Erdem: Haklısınız. Karakterlerin anneleri o dönemin kasaba yaşamında olageldiği üzere daha geleneksel bir role sahip. Ev hanımı. Evi yönetse de dünya hakkında söz söyleme hakkı babanın. Dünya hakkında söz söylemeyi bırakın, dünyayı değiştirmek isteyen bu tutkulu siyasi gençlerin eril yapıya öykünmeleri, ne tesadüf ne de şaşırtıcı. Feminizm de zaten böyle başlamıyor mu? Annelerin daha ezik görünen rolünü reddedip, babaların eril ateşini alıp dişil bir enerjiye dönüştürmek isteyerek… Önce belki anneleri gibi olmak istememekle başlıyorlar ama sonra annelerinin sessiz gücünün de kıymetini anlıyorlar bence. Onu anlamak için biraz daha bilgeleşmeleri gerekiyor belki.

Nevin hanım, kocasının ve büyük kızının ateşli siyaseti altında epey ezilmiş bir kadın. Bu anlamda siyasetten korkan esnaf kocalara sahip mahallenin diğer hanımlarından farklı bir yerde. Evini bile hiç yönetememiş, kocasını sevememiş, sevilmemiş, domestik konularda bile sanki söz hakkı olamamış… Darbe sonrasında apolitikleşen toplumda, kocası da tüm devrimci ateşini kaybedince meydan ona kalıyor ve bir nevi intikam alıyor diyebiliriz.

Aynur Kulak: Romanın başında aile bir oluşumu temsil ederken yıllar geçtikçe eleştirilen bir kuruma dönüşüyor. Kurtulmaya çalışıyoruz ailelerimizden ama kurtulamıyoruz asla hatta döne dolaşa yine gelip ailemize  sarılıyoruz. Çelişkiler var. Hem ayrışmak isteme hem de marazi diyebileceğimiz bağlılıklarımız var ailelerimize karşı. Aile ile olan imtihanlarımızı neden iyi veremiyoruz ve neden bir türlü aile kurumundan mezun olup kendi yolumuza gidemiyoruz? Toplumun tümünde yaşanan, anne, baba, kız, erkek, çoluk çocuk herkesin geçmişte toplumsal boyutta yaşadığı kötü tecrübeler bunda ne kadar etken sizce?

Yeşim Erdem: Ah ah bana öyle bir soru sordunuz ki cevabını bilsem dünyadaki psikoterapistlerin çoğu işsiz kalırdı. Sanırım ortalama aile denen şey hem sevginin hem de baskının merkezi. Yani hem vazgeçemediğimiz, hem kurtulamadığımız iki şey birbirine yapışık sanki. Benim neslimin – sanırım X diyorlar – en büyük problemi sanırım arada kalmışlık duygusu. Taşra/şehir; politik/apolitik; alaturka/alafranga; aile/birey. Bunlar belki cumhuriyetten beri her nesil için söylenebilir ama bizim neslimizde – belki 80 darbesindeki kırılma dönemine geldiğimizden – günlük yaşam pratikleri, alışkanlıklar, ahlaki değerler daha şiddetli ve köklü bir değişime uğradı. Pek çok tabu bizim dönemimizde sarsıldı. Bekaretten tutun evlenmeme ve hatta çocuk sahibi olmama özgürlüğüne kadar. Ama diğer yandan kodlarımıza işlenmiş o doğrular, yanlışlar, ayıplar, utançlar ruhlarımızı sıkıştırmaya devam etti. Hem isyan ettik, hem suçluluk duyduk. Hem yalan söyledik, hem kandırıldık. Hem bağımsızlığımızı ilan ettik, hem hayal ettiğimiz kadar uçamadık. Tüm bunlar bir tatminsizlik, yoksunluk ya da aidiyetsizlik yaratıyor. Aile ile ilgili de kaçma ama yeteri kadar kaçamama, dönme ama tam dönememe gibi duyguları sıklıkla yaşıyoruz haliyle.

Aynur Kulak: 80’leri, 80 darbesinde olup bitenleri üzerimizden atabildik mi? Toplumsal anlamda ve bireysel olarak gelinen noktalara baktığınızda umutlu musunuz?

Yeşim Erdem: Atamamıştık. Sonra onu atalım derken üstüne başka bir yapı bindirdik. Devletin yerini tek parti, tek adam aldı. İronik ama geçtiğimiz güya yeni olan evre 80 darbesinin ruhuna hürmet niteliğinde… Yani yok atamadık. Umutsuz değilim. Dediğim gibi Türkiye dünyadaki portrenin dışında olan bir ülke değil. ABD’de, Rusya’da, Çin’de ve daha pek çok yerdeki popülist/otoriter neo-liberal liderlik rejimleri ve onların artık iyice görünür olan tıkanma ve patlama noktaları bana bir miktar umut veriyor.

Aynur Kulak: Spesifik olarak her ülke tarihinde bazı dönemler var. Fakat –belki de ilk defa- tüm dünya insan hücresinden daha küçük bir virüs nedeniyle komple kapalı. Daha önce de böyle salgınlar yaşandı dünyada elbet fakat, o dönemler iletişim bu denli hızlı değildi ya da ülkeler bu denli birbirine her anlamda (ekonomik, lojistik, kültürel, toplumsal hareketlilik) bağlı değildi. Covid 19 ile birlikte uzayda dönmeye devam eden ama içerde duran dünyada bundan sonrasında neler olacak?  Dünya bu süreci atlatıp çıktığında hikayeler, öyküler nasıl şekil almaya, yazılmaya başlanacak?

Pandemi sonrası dünya nasıl olacak sorusu herkesin gündeminde. Sosyal medyada teoriler uçuşuyor. Neo liberalizmin, vahşi kapitalizmin, küreselleşmenin sonu olacağı öngörüleri çok popüler. Çünkü akıl, mantık, kalp, ruh aslında onu istiyor. Çünkü bu salgının önlenebilmesine engel olan hastalıkların hepsi bu sistemde yaşıyor. Değişmedikçe, Korona’nın yaralarını sarmaya başladığımızda başka bir tanesine tekrar zemin hazırlamamız kaçınılmaz görünüyor. Ama öte yandan olana tutunmak için de müthiş bir gayret var. Anlaşılır bir psikoloji herhalde. Zaten her şey yerle bir oluyor gibi görünürken görece daha normal görünen pandemi öncesine dönmek istemek; korkunç ölümler ve kayıplar sonrası, bir de görece güven veren yapıları yıkmak istememek anlaşılır bir refleks. Zaten yıkma arzusu olmayan gücü elinde tutan yapılar ve yıkma lüksü olmayan karnını doyurmak zorunda olan milyarlarca insan var. Ama bu milyarları yaratan da bu sistem ve bunun dibini görmeden buradan iyi çıkamayacağız duygusu da sürekli dürtüyor.

Öte yandan kendini yok Keynes’le, yok neo-liberalizmle, yok otoriterlikle hep sürdürmenin yolunu bulmuş kapitalizmin, dünyanın sonu pahasına tekrar üretileceği ile ilgili de çaresiz bir kabulleniş var. Dilerim bu pandemi, bu çaresiz kabullenişi yerle bir etme etkisi yaratır. Çünkü öngörülen ya otoriter devletlerin mantar gibi yayılıp bu sistemin daha da sertleşerek devam edeceği ya da insanı, yardımlaşmayı, seferberliği öne çıkaran bir anlayışla kökten değişime gidileceği… Ben de herkes gibi sürekli bunları okuyorum. Bazen umutlanıyorum, bazen içim kararıyor. Nasıl çıkarız bilmiyorum ama bildiğim tek şey artık her bireyin elini taşın altına koyması gerekecek. Hepimiz politik olacağız. Söz sahibi olacağız. Başka yolu yok.

Tabii siz edebiyatı sordunuz! Hikayeler, öyküler, romanlar bunlardan elbette beslenecek. Bambaşka şeyleri de yazsak, yazdığımız her şeyde buradaki yaşanmışlık olacak. Çünkü hepimiz bu dönemden etkilenmiş, değişmiş, kafası açılmış ya da daha da karışmış, kazanmış ya da kaybetmiş çıkacağız. Bunlar eminim yeni üretimlere yansıyacak. Komplo teorisi gibi işlenen bir şey gerçek olduğu için komplo teorileri üstüne yapılan üretimlerin dozu bir hayli artar herhalde. Bu beni biraz ürkütüyor çünkü pandemi sonrası dünyada, bunlar artık iyiden iyiye gerçek bir kehanetmişçesine korkuları büyütebilir. Ben şahsen karantina günleriyle ilgili, evlerde, hastanelerde, süpermarketlerde, hapishanelerde geçen insan hikayeleri okumak, izlemek isterim. İçinde daha az dans, ekmek yapımı, spor olması kaydıyla!