38. yılında da büyük bir heyecanla beklediğimiz “İstanbul Film Festivali” fırtına gibi geldi ve geçti. Sinemaseverleri şehrin dört bir tarafındaki sinemalara dolduran festivalin, ulusal yarışmasında merakla beklenen film, kuşkusuz Emin Alper’in yönettiği “Kız Kardeşler” idi. Merakla izlediğimiz film, kuşkusuz yarışmanın en favori filmiydi ve film, En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu ve Müzik ödüllerinin sahibi oldu.

Genel olarak yılın filmlerine baktığımda, süre anlamında uzun filmlerin yapıldığını gözlemledim. Sanırım yönetmenlerin izleyenleri yormakla ilgili biraz daha düşünmesi gerekli… Anlattığı hikâyeye göre süresi uzun olan film, bir süre sonra anlamsız hale gelebiliyor izleyenler için. Bazı filmler de uzun süreyi hakkıyla kullanıp, izleyenlere bir şölen de yaşatabiliyor.

İşte festivalde izleyebildiğim filmlerle ilgili değerlendirmelerim:

YÜZLEŞME / BY THE GRACE OF GOF / Yönetmen: François OZON

François Ozon’un yönettiği ve senaryosunu kaleme aldığı ‘Yüzleşme’, türevleriyle sıkça karşılaştığımız ve gerçek hikayelere dayanan; Katolik ruhbanlarının pedofili hikayesine bakış atan bir yapım. Geçmişe sünger çekip hayatlarına devam eden 3 adamın hikayesi, bir süre sonra ‘suskunluk’ u bozma kararı ile değişim yaşıyor.

Film 3 ana karakterin gözüyle ilerliyor ve filmsel bir havada devam ediyor olsa da, kurmaca yapılmaya çalışılmış hikaye bir yerden sonra belgesel havasında akıyor. Bir süre sonra ise sanki bir belgesel izliyor havasına giriyorsunuz. Ve bu hava için de 160 dakika, oldukça fazla. Filmin güzel işleyen bir senaryoya sahip, fakat bu senaryo yer yer dağılan ve belgesel havaya kaçan durumda ilerleyerek izleyeni boğabiliyor. Filmin izlerken aklınıza hemen ilk gelen yapım, kuşkusuz 2016 Oscar’da ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan ‘Spotlight’ oluyor. Fakat iki film arasında senaryo farkı bariz bir şekilde görülebiliyor. Her iki senaryonun da iyi olduğunu, fakat bu belgesel durumundan dolayı Spotlight’ın daha üstün olduğu söylenebilir. Ancak sinematografi anlamında bakacak olursak, Yüzleşme’nin teknik olarak çok daha üstün bir film olduğunu kabul etmeliyiz.

Filmin baş oyuncuları Melvil Poupaud, Denis Ménochet ve Swann Arlaud ise son derece etkileyici performanslara imza atıyorlar. Geçmişlerinden gelen psikolojik bunalımı dibine kadar yaşatıyorlar ve sonrasında yapılanların yanına kalmaması adına yapılan çalışmalarda da mücadeleyi başarılı anlatıyorlar.

ORAY / Yönetmen: Mehmet Akif BÜYÜKATALAY

2019 Berlinale’de ‘En İyi İlk Film’ ödülün alarak adını duyuran film Oray, Mehmet Akif Büyükatalay’ın ilk uzun metrajlı filmi. Filmde, Berlin’de yaşayan Türk asıllı Oray’ın, inancı ve eşi arasında sıkışık kalan hikayesini izliyoruz.

Berlin’de yaşayan Türklerin bazı sorunlarını gözler önüne seren film, bir karakter üzerinden bu sorunları anlatmaya başlıyor. Buraya kadar her şey gayet güzel. Fakat, bir süre sonra devreye inanç meselesi giriyor. Kadın – erkek ilişkileri inanç üzerinden ilerlemeye başlıyor. Burada filmin en büyük sorunu, evrensel olamaması. Çünkü herkesin düşüncesi farklı ve üzerine düşünürken farklı yollar girmeden herkese anlatır bir şekilde bunu göstermek her zaman önemli. Ayrıca geçmişinde suça bulaşmış birinin; hapis sonrası yeni hayatında kendine temiz bir sayfa açması, başka şekillerde de olabilir gibi geliyor. Film final bloğunda ise, oldukça uzamış ve gereksiz bir biçimde konu sıçraması yaşatıyor izleyenlere.

Filmin genç oyuncusu ve Oray’ı canlandıran Zejhun Demirov’un Oray’ın yaşadığı bunalımı ve kendini arayış hikayesini, vasat bir senaryoya rağmen başarıyla sergilediğini söyleyebiliriz.

BEYAZ KARGA / THE WHITE CROW / Yönetmen: Ralph Fiennes 

Harry Potter serisinin ‘Voldemort’ u olarak tanınan ve 3 filmdir yönetmenliğe de kayan başarılı Ralph Fiennes’in yönettiği ve rol aldığı ‘Beyaz Karga’ izldeiğim yabancı seçkiden en beğendiğim film oldu diyebilirim. Bale dünyasının bilinen ismi Rudolf Nureyev’in hayatını anlatan biyografi türündeki film, Nureyev’in doğumundan, gençliğine, bale yaşamına başlangıcından, hayatının dönüm noktası olan iltica talebine kadarki hikayesini konu alıyor.

Son derece ince ince işlenmiş ve naif dokularla elde edilmiş bir senaryosu var filmin. Filmi izlerken bütün duygu hazımlarına doyuyorsunuz aslında. Filmin zirve sahnesi diyebileceğimiz ‘havalimanında iltica’ sahnesi ise her bir duygunun yoğun bir karışımı aslında. Hem duygusallık hem de gerilim sonuna kadar yaşanıyor. Hele bir de ayak burkulması sonucunda Nureyev’in bir anda hayatının ipe bağlı olduğunu hatırlaması ve başka farklılıklarla karşılaşması… Senaryo içinizden yağ gibi akan bir şekilde ilerliyor bir bakıma.

Filmin başrol oyuncusu Oleg Ivenko, son derece başarılı ve cesur bir performansla filmi götürüyor. Her bir sahnesinde o kadar Nureyev ki Ivenko; her bir öfkesiyle, mutluluğuyla, yaşam seçimleriyle…  Son derece huzur verici ve nefes aldırıcı, iyi ki varsın Oleg Ivenko! Ralph Fiennes’in yönetmenlik ve oyunculuk başarısı da filmin sevilmesinde büyük etkenlerden birisi aslında. St. Petersburg’un en saygın dans hocası Puşkin’i canlandıran Fiennes’in oyunculuk performansı da oldukça başarılı…

DIANE / Yönetmen: Kent JONES

Locarno, Tribeca ve Palm Strings gibi festivallerden başarıyla ayrılan ve yönetmenliğini Kent Jones’in üstlendiği ‘Diane’ ; uyuşturucu bağımlısı oğlu ile hasta kuzeni arasında gidip gelen, yaşamın evrelerini sorgulayan orta yaşlı bir kadın hikayesi anlatıyor.

Filmin genel itibariyle başarılı bir senaryoya sahip olduğu aşikâr, sadece süresinin bu senaryoya göre fazla uzun kaldığını hissedebiliyoruz. Filmin finali ise oldukça gereksiz ve ağır bir yere doğru ilerliyor. En son sahne için belki iyi şeyler söyleyebiliriz. Ama film finale ilerlerken oğlunun başına gelenlerin Diane’in kendi başına getiriş hali, son derece izleyeni boğuyor ve zorlama bir yere doğru gidildiğini gösteriyor.

Diane’e hayat veren Mary Kay Place, başarılı bir performans ortaya koyuyor. Orta yaş sendromu ve oğlu ile kuzeni arasında gidip geldiği bir hayatın pençesinde kalan Diane’in yaşadıklarını bir güzel ortaya koyuyor. Diane’in oğluna hayat veren Jake Lacy’nin de filmin parlayan yıldızlarından birisi olduğunu söyleyebilmek mümkün.

ROJO / KIRMIZI / Yönetmen:

San Sebastian Film Festivali’nden En iyi Yönetmen, Erkek Oyuncu ve Görüntü Yönetimi ödülleriyle dönen ‘Rojo’ da; bir kasabanın saygın avukatı ile kasabaya gelen yabancı adam arasında yaşanan sözlü kavganın ardından yaşanan olaylar sarmalını konu alıyor.

Filmin güzel bir senaryosu olmasına karşın, izlerken bir tiyatro oyununa daldığınızı hissetmemek elde değil. Çünkü akan sahneler, genel olarak bir tiyatroyu andırır şekilde ilerliyor. Bu da bir film izlediğimiz etkisinden uzaklaşmamıza neden oluyor. Ayrıca teknik anlamda da sinematografi sıkıntısı, filmin büyük bir eksiği… Kameranın fazlaca ‘zoom’ hareketi, göze ayrı bir düşük gelen bir etken…

Filmin en öne çıkan oyuncusu Dario Grandinetti ile Alfredo Castro’nun birlikteyken, doyurucu performanslar sergilediğini söyleyebiliriz. Daha önce birçok filmde rol almış, ancak dikkatimi en çok “Julietta” filminde çeken başarılı Dario Grandinetti’nin lezzetli performansının tadı damağımda.  Dario Grandinetti’nin özellikle başrol olarak keyif veren bir performansa imza atması, oldukça umutlandırıcı.

SAF / Yönetmen: Ali VATANSEVER

Ali Vatansever, bir Anadolu kasabasında geçen naif bir hikâyeyi konu aldığı ‘El Yazısı’ filminden 7 yıl sonra bağımsız film ’Saf’ ile karşımıza çıkıyor.

İlk filminden çok daha güçlü bir sinematografi ve oturmuş bir yönetimle başarılı bir iş yaptığını söyleyebiliriz Ali Vatansever’in. Özellikle görüntü yönetimi ile ‘bağımsız sinema’ ya son derece yakışan ve çalışılmış bir teknik altyapılı bir film Saf. Filmin hikayesi, günümüzde de kenar mahallelerde yaşanan büyük sorunlar aslında. Kentsel dönüşüm ve göçmelerin ülkemizde oluşturmuş olduğu yer, fazlaca büyük bir mesele haline geldi. Filmde bu meseleler iyi işlenmiş olsa da, biraz uzun ve bir süre sonra izleyeni bunaltıcı bir hale sokabiliyor. Özellikle görüş sahnesinin upuzun bir ilerleyiş halinde olması ve çatal-bıçak mesesinin lastik gibi uzatılmış olması, bunlar için örnek verilebilir. Baş erkek karakterin, bu kadar sessizken bir anda harekete geçmesinde yaşadığımız anlam belirsizliği de filmde bir eksikliği ortaya koyuyor diyebiliriz.

Saadet Işıl Aksoy ve Erol Afşin’in üzerine oldukça çalışmış olduklarını görebiliyoruz. Filmin bir yarısında Erol Afşin’in ağırlıklı performansı, diğer yarısında da Saadet Işıl Aksoy’ın daha genişçe performansını izliyoruz. Onur Buldu’nun performansına ayrı bir bayıldığımı söyleyebilirim. Komedi oyuncusu olarak bilinen Buldu’nun daha önce ‘Martı’ filminde de şapka çıkarılacak bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Saf filminde de Buldu, komedi dışındaki projelerde de başarılı olabileceğini iyi bir şekilde gösteriyor. Aynı şekilde Ümmü Putgül’ün de kendini sevdiren bir performansla filmde yer aldığını söyleyebiliriz.

GÖRÜLMÜŞTÜR / Yönetmen: Serhat KARAASLAN

Kısa filmleriyle tanınan Serhat Karaaslan, ilk uzun metrajlı filmi ‘Görülmüştür’ de, öykü yazmaya meraklı genç bir hapishane memurunun, bir mahkûmun karısına duyduğu hayranlık üzerinden bunun bir takıntı haline dönüşümünü gözler önüne seriyor.

Serhat Karaaslan’ın ilk filminde iyi bir yönetim gerçekleştirdiğini ve fark yaratan bir senaryoyla izleyici karşısında olduğunu görebiliyoruz. Mahkumların mektuplarını kontrol etme meselesinin ilk defa bu kadar derin işlendiği bir filmle karşılaştığımı söyleyebilirim. Memurların mektup okuma sahnelerinin birisinde ‘konjonktür’ kelimesine fazla takınılması, ilk başta bunaltsa da, bir yerden sonra durum komedisi haline gelince olukça güzel bir sahneye dönüştüğünü anlayabiliyorsunuz. Filmin kalbinde yer alan Zakir karakterinin; naif ve tutarlı başlayan duruşunun, bir anda takıntılı bir hale amiyane tabirle ‘psikopatvari’ dönüşümü, temiz ve izleyeni alıştıra alıştıra anlatan bir metotla senaryodaki yerini almış. Filmin finali ise tartışmaya açık. Bence tamamen ‘umutsuz’ sonlanması ve tam anlamıyla bir yere bağlanamaması, bir soru işareti bıraktırıyor.

Berkay Ateş’in ‘Zakir’ karakteri için doğru bir seçim olduğu, filmi izleyince anlaşılabiliyor. Abluka filminde de izlerken Ateş’in karakterinden son derece tiksinmiş fakat oyunculuğuna bayılmıştım. Ateş’in Zakir’i kendinden beklene üstün bir performansla sergilediğini söyleyebiliriz. Zakir’in kendine bir hikâye yaratması, bu hikâye üzerinden bir kadına hayranlık duyması ve bu hayranlığın git gide sınırları aşan bir hale gelmesini iyi bir kalitede izliyoruz Ateş’in performansıyla…

Bazen bir karakter, bakışlarıyla bile içinde yaşadığı buhranı izleyenlere aktarabilir. Saadet Işıl Aksoy, filmde bakışları ve jest-mimikleriyle karakterin yaşadığı buhranı oldukça sırlarla ama bir süre sonra açıklayıcı bir performansla anlatıyor. Filmin bir diğer yıldızı ise, kuşkusuz Erdem Şenocak. Kendisini ‘Sın Çıkış’ filminde de kısa sahnelerde izlemiştim ve o durum komedisini dibine kadar yaşatmıştı. Ancak Şenocak, bu filmde bunun daha da ilerisine gidiyor ve filmde büyük bir izleti keyfi kazandırıyor.

KIZ KARDEŞLER / Yönetmen: Emin ALPER

Emin Alper’in uzun zamandır konuşulan ve prömiyerini gerçekleştirdiği Berlin’den bu yana merakla beklenen yeni filmi “Kız Kardeşler” festivalin merakla beklenen yarışma filmleri arasındaydı. Festivalde En İyi Film, Yönetmen ve Kadın Oyuncu gibi önemli ödülleri toplayan filmin bu ödülleri son derece hakkıydı. Bir dağ köyünde babalarıyla yaşayan üç kız kardeşin hikayesini konu alan filmde 2 farklı mevsim ve zaman izliyoruz. Ama bu iki mevsim de zaman da, birbirine fazlaca etkilerde bulunuyor.

Emin Alper’in her zaman başarılı bir yönetmen olduğu, ‘Tepenin Ardı’ ve ‘Abluka’ filmleriyle kanıtlandı. Yeniden bir taşra hikayesine dönen Alper’in, bu seferki reji ekibini çok daha kuvvetli hazırladığı ve teknik anlamda daha iyi bir çalışma çıkarttığını söyleyebiliriz. Özellikle gerilimin yükseldiği sahneler hem çok akıllıca yazılmış, hem de görüntü yönetimi başarılı oluşturulmuş. Filmde açıkça bir şey olmasa da, cinsel manalara gelinebilecek öğeler de mevcut. Spoiler olmaması için renk veremeyeceğim sahnenin anlatımı aslında başarılı olmuş, fakat bir sinema izleyicisi için fazlaca ağır ve cesur olarak nitelendirilebilir. Bu birçok izleyiciyi rahatsız edebilir tabi, beni şahsen rahatsız eden noktaları olmadı değil. İyi yazılmış bir senaryosu olsa da filmin, türevlerine bakıldığında ‘taşra’ hikayelerinin benzer oluşu göze çarpıyor. Kız Kardeşler’in görüntü tekniği, yönetimi ve oyunculukları, senaryosundan oldukça üstün…

3 genç kadın oyuncunun, filmle birlikte adeta yıldızlarını parladığını söyleyebiliriz. Cemre Ebüzziya’nın arada şive kaçması yaşasa da, en başarılı performansını “Kız Kardeşler” de sergilediğini dillendirmek mümkün. Özellikle anne-bebek ilişkisini başarıyla yansıttığını ve köhne bir kasabada babası ile sevmeden evlendiği kocasıyla yaşamakta olmanın, ayrıca ekstra olarak hayatın vermiş olduğu darbeleri başarıyla sırtlıyor başarılı oyuncu. Ece Yüksel’in de fevri ve aksi kız çocuğu ama aynı zamanda hastalık dönemi evreli halini başarıyla canlandırdığını söyleyebilmek mümkün. Helin Kandemir de, genç yaşında güçlü bir yetenek olduğunu kanıtlıyor. Fakat filmin en büyük performansı, kuşkusuz ‘Veysel’ karakterini canlandıran Kayhan Açıkgöz’e ait. Özellikle ateş başındaki sahnesi ve karısı ‘Reyhan’ ile olan yüzleşme sahnesinde oldukça iyi performanslar izliyoruz.