Levent Üzümcü ile Anlatılan Senin Hikayendir oyunu, tiyatro ve sanat üzerine konuştuk. Sahneye taşıdığı tiyatro oyununu anlatan Levent Üzümcü, sanatın içinde barındırdığı güzelliği bize tekrar hatırlatan fikirlerini paylaştı.

“Ben bu ülkedeki insanların oturup siyaset konuşmadıkları takdirde beş dakika içerisinde çay içerek, sohbet ederek birbirlerini çok sevebileceklerini düşünüyorum. 

Anlatılan kimin/kimlerin hikayesi?

Aslında bakarsan anlatılan hepimizin hikayesi. Sadece benim hikayem değil, hepimizin hikayesi. Çünkü bu coğrafyada bir yerden bir yere göç etmek zorunda bırakılmış, yerinden yurdundan edilmiş insanların hikayesi bu ve bu topraklar bir köprü gibi olduğu için tarih boyunca da çok fazla insan yerinden yurdundan edildi burada. Türlü türlü insanlar geldiler birbirini ittirdi, bir yerlere doğru gönderdi, öbürü birini kaldırdı bir yere götürdü, birini aldı getirdi. Taa çok eski yıllardan beri bu devam etti. Büyük İskender’in bir projesiydi Mezopotamya’yı, iki ırkı birleştirmek. Büyük seferi sırasında İskender Mezopotamya’ya gelir ve der ki; buranın insanları ne kadar güzel. Yüz bin Makedon’u alır yüz bin Orta Doğulu ile çiftleştirir. Helenizm budur ve tarihin ilk  büyük nüfus birleştirme hareketidir. Bir tür kardeşlik doğurmak adına yapılmış şeylerdir. İşte “Anlatılan Senin Hikayendir”de  yerinden yurdundan edilen, zorla, başka yerlerde yaşamak zorunda bırakılmış insanların bir tür dramıdır.

Siz bu hikaye ile seyircinize ne vermek istiyorsunuz? Onların hikayesini anlatıyorsunuz ama onlar ne almalı bu hikayeden?

Aslında bir alma durumu yok. Oyunda da söylüyorum, bir insanı tanımak demek onun hikayesini bilmek demektir. Biraz tanış olmak derdindeyim. Çünkü bugün Türkiye’nin en büyük probleminin bu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar birbirlerinden uzaklaşıyorlar.Ben bu ülkedeki insanların oturup siyaset konuşmadıkları takdirde beş dakika içerisinde çay içerek, sohbet ederek birbirlerini çok sevebileceklerini düşünüyorum. Bizim insanımız ilişki kurmak konusunda çok kolaydır. Bir çay içersin, iki sırtını sıvazlarsın, iki konuşursun olay hallolur. Ama maalesef günümüzün şartları insanları birbirinden uzaklaştırıyor.

Genel olarak tiyatroya bakacak olursak, seyirci profilini nasıl buluyorsunuz?

Çok çeşitli ve değişken buluyorum. Yaşa göre, eğitime göre profili var seyircinin. Bunu en iyi biz sahneden görüyoruz, insanların yüzüne baktığımızda. Bir kere üniversite öğrencileri, yeni evli çiftler geliyor, bu beni çok mutlu ediyor. Ardından orta yaşın üzerinde insanlar ve bir de emekliler geliyorlar. Çocuklar  var tabii ki onları asla unutmamalıyız. O kadar mutlu oluyorum ki… Böylesine önemli bir oyunun çocuklar tarafından bu derece dikkatle izlenmesi beni o kadar çok mutlu ediyor ki. İnan bana Büşra yedi yaşında çocuk da, dört yaşında çocuk da izledi bu oyunu, dikkatle izliyorlar. Çok hoşuma gidiyor!

Kendi adınıza eleştirel bir iş yaptığınızı düşünüyor musunuz? Yaptığınız işi nasıl tanımlarsınız?

Tiyatro özünde böyle bir iştir zaten. Sanat eseri yaratan insan, yani bu tiyatro eserinin yazarının, tıpkı bir roman yazarı gibi, tıpkı bir ressam gibi, heykeltıraş gibi, bir film yönetmeni, bir tiyatro yönetmeni gibi hayata dair bir derdi var. Sanat eseri bundan doğar. İnsanın kendi ve yaşam ile dertlerini yazmasından, yontmasından, boyamasından doğar. İşte bu hikaye o zaman buluşuyor seyircisi ile. Tabii ki böyle dertlerin içinde her zaman bir eleştiri de vardır. Olmak zorundadır.

İnsanlar genel olarak kendilerine yakın bulduğu platformlarda olmayı tercih ediyor. Her sanat eseri herkese hitap etmek zorunda değil ama sanat ile iki farklı kutuptaki insanlara da ulaşmanın bir yolu var mıdır? ( Bu soru için Levent Üzümcü oyunu izleyip, bu sorunun cevabını benim vermemi istedi.)

Oyun başlar başlamaz, öyle bir “merhaba” kucakladı ki bizi, tüm insanlığı… Ardından gelen hikayelerin derdine, neşesine ortak olduk hep beraber. Girit’ten Ayvalık’a uzanan hikayelere aşina olduğumu düşünürken, kötülüğün kazandığı görülmemiştir hiç dendi. Güneş her sabah doğar, inadına doğar dendi. Evet, bu bizim hikayemizdi. Karanlık da hepimizeydi, güneş de hepimize doğuyordu. Tiyatro, insanı insana, insanca anlattığını kanıtlamıştı yine. İnsanlığı anlatıyordu. “İnsandan önce insanlığı sev” diyerek sahneden vermiş oldu Levent Üzümcü bana cevabını. Belki de sanat her taraftaki insanlara ulaşmanın, dokunmanın en güzel yoluydu.

Tiyatro kendi alanını mı yaratır, içinde bulunduğu şartlara göre mi şekillenir?

Bütün sanat eserleri, sanat eserinin yaratıcısına göre şekillenir ve sana bir şey sunar. “Ben hayata buradan ve böyle bakıyorum” der. Bir tabloya baktığında aslında bir ressamın kafasının içindeki pencereden içeriye bakıyor gibisindir. Bir heykele baktığında, o heykeltıraşın kafasının içindeki pencereden bakarsın o heykele. Çünkü sana onu göstermektedir. Tabii ki bir sanat eseri ister istemez, kendi içerisinde, o sanatçının tavrını ve bakış açısını barındırır.

Kendi çevresini etkilemesi durumuna nasıl bakıyorsunuz?

Sanat eserini yaratan insan bunu bekler mi bilmiyorum. Çünkü sanat eserini yaratan insanlar onu kendi iç rahatlıkları için yaparlar. Bir tür ifade biçimidir bu ve o ifade biçimini paylaşan insanlar onun için ortak alıcılardır. “Dur ben şimdi herkesin hoşlanacağı bir sanat eseri yapayım” diye yapmazlar bunu. “Dur ben kendimi ifade edeyim” diye yapar. Bu bir yoldur, ben bu yoldan gidiyorum der. O yoldan gitmek isteyenlerle de birlikte gider.

Sanatın özgürlüğünü nasıl tanımlıyorsunuz? Sanatın denetimi konusuna nasıl bakıyorsunuz?

İki türlü denetim biçimi var. Biri sansür, diğer otosansür. Sansür, sanatı yönettiğini düşünen ya da sanat üzerinde söz hakkı olduğunu düşünen birtakım yönetim birimlerinin sanat eseri ile ilgili yorumları ve engellemeleridir. Otosansür ise böyle bir engelleme olabilir düşüncesi ile sanat eserini yaratan kişinin kendi kendine yaptığı bir şeydir. Bir tür ket vurma, engellemedir. Sanat eserlerinde hiçbir şekilde sansürün ve otosansürün yararı olmadığını düşünüyorum. Sanat eserinin en önemli alıcısı halktır. Sanat eseri, kişinin kendini ifade etme biçimidir ve bu ifade etme biçimi kiminle buluşuyorsa ona son derece saygı gösterilmelidir. Bugün Türkiye’de çekilmiş herhangi bir sinema filminin izleyicisinin 6-8 milyon olması onu bir sanat eseri yapmaz. Seyirci sayısı belirlemez bunu. Bir filme 8 milyon kişi, bir filme üç bin kişi gidiyorsa ama üç bin kişinin gittiği film Cannes Film Festivalinde ödüllendiriliyorsa… Sanat eserinin parametreleri çok değişik. Bir şeyi sanat eseri yapan, onu yapan insanlar tarafından, mesela yönetmenler, oyuncular tarafından takdir edilmesi olduğu kadar aynı zamanda  seyirciler tarafından da takdir edilmesidir. Ama sanat eserini sanat eseri yapan kalıcı olup olmadığıdır. Biz bugün hala Shakespeare oynuyorsak, Shakespeare’in yazdığı sanat eseridir. Son dört yüz yıldır Shakespeare oynanıyor dünyada. Biz hala Van Gogh tablosuna bakabiliyoruz, hala! Hala oturup Rüzgar Gibi Geçti izliyoruz. Bundan 50 yıl sonra bugün 8-9 milyon seyirci toplamış filmlerden hangisi izlenecek?

Sanatın özgürlük sınırlarını nasıl belirliyorsunuz ya da bir sınır çiziyor musunuz?

Hayır. Seyirci beğenisinin dışında hiçbir sınırı yok. Bir de kalıcılığı dışında, o da bir sınır değildir zaten. Hak ettiği bir şeydir. Tekrar ediyorum bir sinema filminin üç bin kişinin gidiyor olması o sanat eseri değildir demek anlamına gelmez. Biz bugün, örneğin Nuri Bilge Ceylan’ın herhangi bir filmini dünyanın neresinde izletirsek izletelim olur. Ama mesela 8-9 milyon kişinin gittiği bir sinema filmini Türkiye’de bugün günümüz itibarıyla acaba başka bir yerde izletsek ve desek ki “arkadaş  bu filme 9 milyon kişi gitti demek ki bu iyi bir şey” olmaz yani.

Bir programda kendinizden bahsederken sanatçı değilim, oyuncuyum diyorsunuz. Buradaki ayrımı nasıl yaptınız?

Çünkü sanat yaratıdır. Kafasındakileri oturup da kağıda döken, kafasındaki resmi tuvale döken insan, kafasındaki şekli yontan insan sanatçıdır. Kemancı sanatçı değildir, beste yapmıyorsa. Fazıl Say sadece piyano çalsaydı, bu onu sanatçı yapmayacaktı. Ama besteleri var. Biz icracı ile sanatçıyı çok karıştırıyoruz birbirine. Bu yalnızca benim dışa vurumum değil, insanları biraz bilgilendirmeye çalışmak amacım. Ben icracıyım. Yazılmış bir sanat eserini yorumlamaya çalışıyorum. Ben sanatın işçisiyim, amelesiyim. Bir sanat eseri yaratmıyorum. Bir kemancının notaya bakarak çalmasının onu sanatçı yapmadığı gibi, ben de o replikleri söyleyince sanatçı olmuyorum. Biri müzisyendir, kemancıdır, öbürü de oyuncudur.

Nasıl bir kültürel politika yürütülmeli?

Devletin bir kültür politikası olması durumu şöyle olmalı; sanat yapan insanları rahat bırakmalı. İlla bir kültür politikan olacaksa devlet olarak yarışma düzenlersin, şöyle şöyle sanat eserleri arıyorum dersin ama bunu değerlendirecek bağımsız bir jüriye ihtiyacın var. Yani milli kültür şurası yapıp da Devlet Tiyatrolarını özelleştirmek değildir çözüm. Devlet Tiyatrolarının “özerkleşmeye” ihtiyacı vardır. Ama bu coğrafyada parayı veren düdüğü çalar mantığı öylesine oturmuştur ki yapacak hiçbir şey yoktur maalesef. Devlet diyor ki, Devlet Tiyatroları’na, bunun parasını ben veriyorum, benim borazanlığımı yapmalı, ben ne istiyorsam onu oynamalı. Böyle bir şey olamaz ki. Yapmaya çalışıyorlar, mahvoldu gitti Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları, ödenekli tiyatrolar. Bunlar çok eski kurumlar, çok özel kurumlardı.

Özel tiyatroların artışı buna bağlı diyebilir miyiz?

Hayır. Özel tiyatroların artışı belki, bir yere kadar ama çok fazla mezun vermeye başladı okullar. Pıtrak gibi çıktı her yerde konservatuvarlar, tıpkı üniversiteler gibi. Mesleği öğretecek bu kadar hoca var mı bilmiyorum. Belki de arkadaşlar kendi kendilerine öğreniyorlar mezun olduktan sonra. Çünkü öyle yerlere konservatuvarlar açtılar ki hocası yok. Nasıl olacak bu iş ? Burs ile sanat eğitimi hakkı vermeye başladılar, anlaşılır. Ama bir de paralı vermeye başladılar. Şimdi konservatuvar sınavına birisi girse, ben bu okulun parası neyse vereceğim, dese almazlar. Ama özel bir üniversitede, adam parasını verip okuyacağı zaman hayır diyemiyorlar. Kim girmek istiyorsa giriyor. Böyle bir şey olmaz ki.