Günümüze yakın karasularında, konusu rahatlıkla ciltler doldurabilecek, Dünya’nın kitaplara sığmaz gerçekliğinin otobiyografik bir parçası olarak da okunabilecek heykel deryasına ağlarımı bırakıyorum. Bereketli bir gün, ağı çektiğimde içinden heykelin üç güzeli çıkıyor. Sanatın izleğinden bakıldığında birbirinden bağımsız varoluşların, bağımlı oldukları; çağın, zamanın, coğrafyanın, toplumsal yapının, ekonomik ilişkilerin sonucu oluşan konjonktürün sularında, bir görünüp, bir kaybolan yakamozlar gibiler. O halde diyorum, “ağı çekmeli ve onları içinde yüzdükleri ışıltılı sulara yeniden bırakmadan önce imgelerle, sözcüklerle avımı tamamlamalıyım.

Ait oldukları denizden koparılırken, güçlü kuyruk darbeleriyle bana sirenleri ya da denizkızlarını değil Moby Dick’i hatırlatıyorlar. İlk doğanları Camille Claudel, ağın içinde delice çırpınıyor. Bana imgelerin diliyle konuşmayı bırakıp gerçeklerden bahsetmemi söyleyen ise Kollwitz. Bunları boş verip, ağı çekmemi ve sözcükler okyanusuna yelken açmamı fısıldayansa Bourgeois. Hepsine kulak veriyor. Denize çarpan kuyruklarının çıkardığı rüzgârda pupa yelken ilerliyorum.

Kadının ve Kadınlığın Seyri

Toprak Ana kültünden resimde sadece bir seyir nesnesi olarak konumlanmış kadın gerçekliğine evriliyoruz. Bu gerçekliği aşarken heykelde Bourgeois’in Kırılgan Tanrıça yapıtında adlandırdığı kırılganlığı bırakmıyor. Duyguların gücüyle beslenen doğal geçişkenlik ve aynı zamanda organik bir oluşun yakın geçmişte sabit bir form olan heykelde yansıması.

Bu üç kadının sanat serüvenine tanık olmak, aşkın gücüyle sanatın içinde kendisine biçilen rolden çıkmaya cesaret eden Claudel’i, cephelere sürülenlerin yerini dolduran kadınların bir daha asla dönmemecisine ayaklarının üstüne bastıklarında bunu bir yakarış, tutunma, hakkını teslim etme ve el uzatabilme gücüyle başka bir boyuta taşıyan Kollwitz’i, kendi var oluşunu başka dişlilerin ızdırabıyla kimliksizleştirilmeye çalışanlara ses vererek devam ettiren Bourgeois’i görünür kılıyor.

Geleceğe Uzanmak

Sanat tarihi aynı zamanda tarih okumanın farklı bir biçimini sunmasından dolayı da etkileyici bir malzemedir. İlkel Çağda temel dayanaklarını var etmek için günlük yevmiyesini kazanma uğraşındaki zanaatkarlardan Rönesans’ta rüştünü kabul ettiren sanatçılara uzanan zorlu, uzun, grift yola bakınca bu serüvenin günümüze yaklaştığında bin yılları birkaç yüzyılda cebinden çıkardığı görülür. Bu görünürlükte en belirgin değişim de kadınların varoluşlarıyla ilgilidir.

Bourgeosi’in Anne adlı eseri, Guggenheim Müzesi’nin bahçesindeki altı metrelik dev örümcek, paslanmaz çelik ve bronz gövdesinin altında taşıdığı mermerden yapılmış yumurtalarıyla, gelecek inşasının doğayla bağını sembolize ettiği şeklinde okunabilir. Bu eser, kendinden kendini doğuran sanatın, dünyanın atlaslara sığmaz güzelliğine katılan bütünsel bir statükodur. Aynı zamanda geleceği bir örümceğin ağ kurarkenki içgüdüsüyle örmeye işaret eden hayranlık uyandıran bir temsili sunar.

Bitmeyen Tarih

Bu üç kadın ve heykelleri, imgesel, hayali, bir o kadar da gerçek bir hikâye olarak sunulan sanat tarihinde, adları, kaldırım taşları altına gizlenmiş yıldızlar gibi gizlenmeye çalışılmış diğer hemcinslerinin de serüvenini aşikâr kılacak cinsten bir bütünlük sunar. Rönesans’la başlayan uyanışın girift yansımaları, aşkla vücut bulan Claudel heykellerinden Kolwitz’in kana susayan dişlilerin kurban aldığı oğluna saygı olarak yaptığı kadın ve erkek heykellerine ve oradan günümüze çok yakın zamanlara imgesel yansımalara taşınıyor.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle, ağlarımı yeni yazılar için yeniden sulara bırakıyorum.