“Baskısı 2018 Temmuz’unda yapılan, Metin Turan’ın ilk öykü kitabı ‘Siyah Gökkuşağı’ üzerine yazılan bu metin, bir kitabın ötesinde bir bütün olarak edebiyatın gücü ve etkisini ortaya koyması yönüyle anlamlı. Sınırsızlığıyla yolları, yılları aşıp köprüler kuran; sese, resme, fotoğrafa dönüşüp sözcükleri kanatlandıran ve nihayet bizi bizle buluşturup kucaklayan, sarıp sarmalayan, etkilemekle kalmayıp değiştiren edebiyata şükranla… Jacques Ranciére’in ifadesiyle; zamana sahip olmayanlara, dil dışında kalmışlara ses, söz, yazı sunan edebiyata; alkışlarla…”

Sevgili Metin,

Bunca yıl geçmişken öykülerin aracılığıyla da olsa sesini duymak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı. Birçok kişi gibi ben de nerede, hangi durumda olduğunu, gözünün durumunu öğrenmiş oldum. Bir çırpıda da “Siyah Gökkuşağı”nı edinip okumaya başladım. Okudukça da seninle paylaşma isteğim arttıkça arttı. Amacım yazdıklarını değerlendirmek değil, cümlelerinin bende yarattığı duyguları paylaşmak arzusu sadece. Belki bu sayede seni göremesem, sesini duyamasam bile görüp duymuşçasına bir özlem giderme olur dedim kendi kendime. 

Röportajında da sık sık vurguladığın gibi bizim dışarıda neredeyse teslim olduğumuz, uyumlu olduğumuz verili zamanı evirip çevirmiş, eğip bükmüş ve fizik dışı boyutunun kendine özgü zamanı haline getirmişsin. Öykülerinin hemen hepsinde bu zamanın geçmiş şimdiki gelecek halleri, düşünce sınırlarımızın ötesinde duygu halleriyle bezeli.

Pek çok öykünde ama özellikle Siyah Gökkuşağı’nda hikâyenin içine direkt değil, yavaş yavaş giren bir anlatımın var. Bu da okudukça merak duygusunu besliyor. Sık sık yaşadığım gibi, gecenin bir yarısında aniden uyanmış ve yatakta dönüp dururken, sabahın altısında elime aldım kitabını. Senin de vurguladığın “sessizliği” kendimce yaşarken “iyi ki uyuyamamışım” dedirten bir sürpriz gibiydi ilk öykün.

  “Bir saat sadece bir saat değildur hapishanede…” Onlarca filozofun, düşünürün elinden değil de, hapishane memurunun güngörmüşlüğünden duymak böyle bir cümleyi, o cümlenin anlamını başka bir boyuta taşımış; salt güzel bir cümle olmaktan kurtarmış. Bu boyutun sadece dörtduvarla sınırlı olmadığını anlıyor insan okudukça. Okudukça cümleler mahpusluktan çıkıyor, “yaşamak” isteyen herkesin cümlesine dönüşüyor: “Aslında bu lanet yerde, bir şekilde seni hayatla buluşturan hatta seni hayata bulaştıran her anı değerlendur evlat…”,”… yağmurda ıslan. Karda biraz üşü. Biraz güneş yaksun seni…”.

“Ufak bir adımımın yankısıyla sessizliğin o anki büyüsü bozulacak diye adımlarımı erteliyordum.” diyor öykündeki mahpus. O mahpus hayalimde önce sen sonra tanıdık tanımadık birçok insan yüzüne dönüştü. Şu “dışarısı” denilen koca dörtduvar içinde bir o yana bir bu yana savrulurken koşaradım, nefeslerimiz tıkanırken bu koşuşturmacada, sessizliğin büyüsünü yaratmak mümkün mü acaba? Sessizlik, tıpkı yalnızlık gibi bir ihtiyaca dönüşebiliyor bazen. Hapishane Çağı diye bir kitap okumuştum. “Yalnızlığın” içine sürüklendiğimiz değil, ihtiyaç duyup kullanabildiğimiz, kendimize ait bir tasarruf olması gerektiğini söylüyordu özetçe. Öykündeki mahpusun, bu tasarrufu yaratma sürecine de tanık oluyor insan hikâye sürdükçe; tüm hırpalanmışlıklarına rağmen.

 Şist… şşiişştt… Benim abim!” diyerek mahpusa seslenen Yurtsuz Selim, bugünün insanlığın “alabildiğine yorgun, alabildiğine kırgın, alabildiğine küskün, ezik ve alabildiğine kanayan, kanatan” yanı gibi hikayeye dahil oluyor; her birimizin bir yanı gibi. Vücudundan ter boşalması yerine, vücudunun ter boşaltması, sadece bir cümle oyunu değil, Selim’i tarifleyen bir cümleye dönüşmüş. “Ne olur bana güzel bir şey söyle!” derken Yurtsuz Selim Mahpus’a, keşke biz de kaldırabilsek başımızı gökyüzüne, yaratabilsek ve değdirebilsek gökkuşaklarımızı birbirimizin hırpalanmış, küskünleşmiş içlerine.

Daha ilk satırlarla birlikte, nedense Turist Ömer filmlerinden fırlamış bir Sadri Alışık tavrıyla ve sesiyle girdim “Bir Çay Daha Alayım O Zaman” öyküne. Kaçıp kovalamaca, helikopterler, sis duman arasında nefes nefese haller içinde hikayene dahil olurken Ender, Leydi Meydi ve trans Ceyda bu dehşet haline hiç de aykırı kaçmayan bir mizahi dil ise sürükleyicisi oluyor hikayenin. Şehir ise, içinde türlü insanların ve hallerin yaşandığı değil, basbayağı yaşayan bir şehir olarak merkezde duruyor. Evin kapısı bile yaşıyor: “Evin zavallı kapısı hala dövülüyordu.” Hikâyenin kahramanı bir “sıradışılık” içinde şaşkın ördek durumundayken ve “öteki” birinin karşısında halden hale girerken, tüm bu saftirik halleri Sadece “kâbusla” nitelendirilseydi, onu yaşayanın değil okuyanın da önyargısı işler hale gelebilirdi. Sadece  ”rüyayla” nitelendirilseydi, bir çelişki iki satırda kolaycılıkla çözümlenmiş gibi olabilirdi. Oysa kitaplar devirmiş birçoğumuz “öteki” olana karşı hala çelişkilerle doluyuz; tıpkı hikâyenin kahramanı Ender gibi. Ender’in kendine sorusu da çelişkisindeki yerini buluyor: “Hala inanamıyorum. Rüya mı yoksa kâbus muydu bu?” Ender bir zamanlar Adanalı Nejat olan Ceyda karşısında kalın kafalılığını, “erkek”liğini “Bir çay daha alayım o zaman!” diyerek kırmaya çalışırken, “umarım” dedim kendi kendime, “şekerli ya da şekersiz çaylar içeriz karşılıklı her ‘öteki’ denilenle.” Belki o zaman hayatı da Sadri Alışık sesiyle ve keyfiyle karşılarız.

Hayatımızdaki ötekileri sadece farklı milliyetler, azınlıklar, mezhepler, cinsiyetler olarak bırakmamışsın öykülerinde. Bugün kaba sabalıkla, güvensizlikle, korku ve kuşkuyla, çıkarcılıkla örülü hale gelmiş ilişkilerimiz çok uzak olmayan geçmişimizin nezaketle, anlayış ve paylaşımla, karşılıksız yardımla, şefkat ve vefayla ifadesini bulan dostluklarını, komşuluklarını ezip geçmiş durumda. Öykülerinin neredeyse tamamında artık öteki haline gelmiş güzellikler, asaletli bir dille önümüze seriliyor:

“Burda Hayat Var”da Emekli memur Vedat Bey, yitirdiği eşi Maide’yle hala sohbetler ediyor bu “ötekileşmiş” yaşamında. “Hayat” kanat çırpıyor ve Maide daha çok hayat buluyor Vedat Bey’in zihninde, yüreğinde.

“Eskiden Leylak Kokardı Evleri”nin Çınarlı Sokak’ında “içi dışı bir zamanlar fulya, altın sarısı zerrin, sümbül, şebboy, begonya, fesleğen ve menekşe, akşamsefası ve kasımpatılarla bezeli bu evlerden ikisine de bahar mor salkım ve leylaklarla gelir; çiçekli kokular tüm sokağı sarardı. Sokakta boylu boyunca çocukların baharlı kahkahaları yankılanır; kemerli, basamaklı kapıların gölgesinde âşıklar öpüşür; çınarın altında kahve höpürdetip söyleşenlerin kahkahaları, pencereden pencereye bağrışan kadınların sesine karışırdı” Daha çocukluklarında birbirlerini koruyup kollayan Aynur’la Madam Eleni, kazandıkları bu görgüyü ilerleyen yaşlarında da adeta inatla sürdürüyorlar. Yaşamın asaletli hali öykülerinin dilini de sarıp sarmalıyor. Bazen de dinamik bir film tadında okutuyor kendini. Madam Eleni’nin evden çıkıp Aynur’a gitme süreci sanki tek planlık bir film karesi gibi anlatımına yansımış. 

Benzer dinamiklikteki anlatım dili “9 No’lu Gişe”de de kendini gösteriyor. Öykünde ele aldığın ofis yaşamının tasvirinde, tıpkı hayatlarımız gibi hızla, soluksuz bırakırcasına akıyor kelimelerin; uzunca bir süre noktasız, duraksamadan. Sanki bir şarkının sözlerini es geçip sadece müziğini dinler gibi öykün okunan değil dinlenen oluyor adeta.

Asıl olarak detaylar değil midir hayatımızı özet olmaktan, cv’lere sığdırmaktan kurtaran? “Ense Traşı”nda iş görüşmesine yetişmeye çabalayan delikanlının paniği, ayaküstü girdiği berber dükkânında sakinleşiyor, dinginleşiyor, nefes buluyor. Çok şeyin rahatlıkla konuşulduğu berber dükkânı, fabrika, devlet dairesi, atölye, ofis yaşamlarının ve yollarının kaosundan çekip çıkarıyor delikanlı gibi bizleri de; içtenliğin dünyasına sokuyor.

Öykülerinde yaratmış olduğun ve öz benliğinle sarmaladığın kendine özgü zaman ya da zamansızlık “Tozu Gitsin Yalnızlığımın”da olduğu gibi okuru da çekiveriyor içine. Bildiğimiz zamanla birkaç dakikayı geçmeyecek bir süre, önceki yaşanmışlıkların izleriyle dolu ayları yılları içeriyor. Hesap kitapla dolu zihnimize rağmen, hele ki niyetliysek, kendi sokağımızın yalnızlığına içerleyip, “bu kez de yüksek sesle Merhaba!” diyebiliriz biz de in cin top oynayan Kuş Sokak’larımızda. “Kirloş’un Aynası”ndaki gibi biz de bir köpekle sahibi olma güdüsüne girmeden sevgi akışında olabiliriz. “Mavili Beyazlı”da olduğu gibi savaşın ve tükenmişliklerin dünyasında biz de çocukluk hallerimizin saflığından yararlanıp yeniden yaratabiliriz iç dünyalarımızı. Biz de kendimizle ve geçmişlerimizle konuşmayı becerebilir, bugünümüze ve yarınlarımıza umutla bağlanabiliriz.

Kişisel geçmişimizi yalnızca yaşımız kadar geriye giderek açıklamak, zihinsel bir hastalık gibi geliyor bana. Albümlerimizin bile evimizin hangi köşesinde olduğunu unutmuşken, eski ve soluk fotoğrafları “Benim Avare Gölgelerim” diye tanımlamış olman, köklerimize muhteşem bir saygı duruşu gibi… Hayatlarımız, “öldüğümüz zaman pazara düşmesin” diye, solgun fotoğrafların arkasına düşülen notlarla zaman bu biçimde birbirine “teyellenirken”, öykünün dili gene yüreğimizi sarıyor.

“Ölemeyecek kadar yaralı” haller içindeyiz. Ya ellerimiz kulaklarımızda kalacak ve “çayı tazeleme” gücünden yoksun bırakacağız kendimizi, ya da “Bir Çay Daha Alacağız O Zaman” O zaman hayat senin öykülerindeki unutulmuş kadim bir lisan gibi yalansız bir dilden akacak.

Sevgili Metin, ellerine sağlık öykülerinle kurduğun hayatlar için. O hayatlarla okuyana bir şeyler anımsattığın için.

Şimdi merakla “Her İnsan Bir Zamandır’ın yoluna koyulacağım. Ne yalan söyleyeyim, hiç de kaygı duymuyorum gecenin bir yarısı sıçrayarak uyanıp sabahı dar etmekten, koskoca bir roman bekler durur yanıbaşımda.

Seni özlemle, hasretle, sevgiyle kucaklıyorum canım arkadaşım.

05 Ağustos 2020 /  Latif TİFTİKÇİ