Xavier Legrand’ın uzun metraj çıkış filmi Custody, bir babanın yıkıcı öfkesini işleyen ürkütücü bir çalışma.

Film, etkili bir doğalcılığın hakim olduğu bir Dardenne Kardeşler tarzı aile velayet duruşmasında başlar. Kırpılmış toplumsal gerçekçi baskı, kısıtlanmış kırılgan ve nefessiz, “saf korku” gibi bir şeyin içine doğru çatlar. Miriam (Léa Drucker), onun 11 yaşındaki oğlu Julien (Thomas Gioria) ve eski kocası Antoine’ın (Denis Ménochet) gaddar, acımasız öfkesi arasındaki son bariyer olan kan bağı da banyo kapısının ahşabının ince ince ayrılmış parçaları gibi kırık dökük olmuştur.

Ve bu sanki ani bir ton değişikliği gibi göründüyse de aslında bu eski oyuncu, sonradan yazar-yönetmen Xavier Legrand’ın vurguladığı ana nokta. Eşleri tarafından her üç günde bir öldürülen Fransa’daki kadınlar için, basmakalıp sıradan rutinler bu felç edici korku ve şiddetle birlikte var olabilir. Tesiri ise iç burkutan cinsten. Film, bariz bütçesi ve tüm o hissizliğine rağmen, geçen yılın duygusal anlamda insanı mahveden sinema deneyimlerinden oldu.

Yunan trajedilerinden alıntılar yapan Legrand -“Kramer vs Kramer” ve “The Shining” filmlerinden etkilenerek- ev içi şiddeti daha önce bir kısa filmde konu etmişti. “Just Before Losing Everything (Her şeyi kaybetmeden hemen önce)”, Miriam’ın kendini evliliğinden kaçmaya hazır hissetiğinde, aynı karakterlerin önceki hallerine odaklanır. Ama her iki film de kendine özgü, iki farklı yapımdır. Bize, duruşma hakiminden önce, savunulmuş iddialar ve karşı iddiaların birinden birine ağırlık vermemiz için geçmişi gösteren hiç bir sahne sunulmuyor. Eğer sunulsa ve Antoine’a böyle bir sağlam güvenilebilirlik havası verilseydi; hakimin kendisi gibi, seyirci de, elbette ki babanın oğluna erişme hakkı olması gerektiğine dair ikna edilebilirdi.

Bütün belirsizlikler, Julien babasıyla ilk mahkeme emirli haftasonunu geçirmeye zorlandığında buhar olup uçuyor. İlk defa oyunculuğunu gördüğümüz Gioaria, korkunun ete kemiğe bürünmüş halini zekice ortaya çıkarıyor ve ilkel hayatta kalma içgüdüleri devreye giriyor. Antoine’nin bir ayınınki gibi boğucu kucaklamasıyla, kendi deyişiyle gözleri yuvalarından fırlayan Julien hamur gibi yere yığılıyor. Çocuk, estireceği muhtemel terörlerini hep aklında tutarak, bir daha asla doğrudan babasının yüzüne bakmamayı öğreniyor. Öyle bile olsa, ilk bakışta, şiddetin vuku bulmasından ziyade, gölgesi gözümüze çarpıyor. Ama Antoine, sanki mağdurmuş gibi bir inanışın getirdiği havayla alevlenerek, umursamaz ailesi yüzünden, bir koca ve baba olarak hakları bir şekilde ayaklar altına alınan usta bir manipülasyoncu olarak kendini teşhir ediyor.

Antoine, oğlundan eski karısının yaşadığı yeni evin detaylarını zorla öğrenmek isteyen Julien’nin büyükannesi tarafından, bir aile yemeğinin tedirgin edici sakinliğini alt üst eden düşüncesizce yapılmış bir yoruma takılı kalıyor. Kendi taşkınlığının sorumluluğunu oğluna yükleyerek “Mutlu musun şimdi?” diye soruyor. Ve daha küçük bir çocuk olduğu için, Julien annesini koruyamamanın vermiş olduğu suçluluk duygusunun yüküne bunu da ekleyerek perişan bir halde suçu da üstleniyor.

Enerjik ve sistematik kurgu, hiç de süslü olmayan bu öykücülüğe hayra yorulamayan bir ivme kazandırıyor. Bakış açısı, yargıcın tarafsız bakışlarından başlayarak, Julien’nin ablası Joséphine’e (Mathilde Auneveux), ve ordan Antoine’a ve sonunda Miriam’a doğru karakterden karaktere yeniden ortaya seriliyor.

Kesik kesik verilen sahnelerin huzursuz temposu, Joséphine’nin 18. doğum gününü kutlama partisinde Miriam ve çocukların saçlarını omuzlarından aşağıya dağınık bıraktıkları gibi daha uzun, akıcı, tek çekimlik sahnelerin içinde rahatlıyor. Gergin maskesini atmış, konuşmaları savunmasız Miriam sanki başka bir kadın gibi görünüyor gözümüze. Fakat Antoine kızının telefonuna yüzündeki neşeyi silip atan bir mesaj göndererek, bu sözde güvenli alan sayılan yerde bile hak talep ediyor.

Bütün rollerin içinde Antoine en zorlayıcı olanı. Sinemanın bazı diğer istismarcı eşlerinde (Take My Eyes – Luis Tosar ve Nil by Mouth- Ray Winston) görülen şekilden şekile giren, belirsiz mizaçtan yoksundur. Bir zamanlar sahip olması beklenen o en ufak cazibe emaresinin eksikliğinden bile muzdaripdir. Onu bir kere “tehdit” olarak algılamaya görün, bir daha aksini göremezsiniz. Bu Ménochet’in performansındaki ister istemez gelişen bir problemden ziyade, aile ilişkilerinin son yıkımına ve yanmasına odaklanan kısıtlı zaman diliminin bir sonucudur. Ve bu da korkunç garezin ardındaki adamı görmemizi zorlayan muğlak bir engele dönüşüyor.

Antoine’nın karakterindeki pişmanlık içermeyen özelliklerin Legrand’ın ilk adımda fiziksel olarak böyle etkileyici bir aktöre oyunculuk verme kararıyla örtüşmesi muhtemeldir. Ménochet ürkütücüdür; karısını ve oğlunu film karesinin köşelerine doğru iter gibi sıkıştırmasıyla göz dolduran heybeti her sahneye egemen oluyor. Bununla birlikte ve bir çocuğu ev içi savaşın yaşandığı bu çıkmaza yerleştirerek Legrand, paylaşılan suçluluğun sessiz telkini ile “tutku suçu” fikrini yerle bir ediyor. Bu suç nihayetinde yine içten içte çocuklarının ve karısının onun sahip olması gereken şeyler olduğunu düşünen adam var oluyor.

Kaynak: The Guardian