Kanımca hepimizin hemen hemen birbirine yakın fikirler öne süreceğimiz, tarihin devlet – toplum üzerindeki algısını irdelemek yerine ki bunun önemsiz olduğunu söylemiyorum, tarih yazınının yapısındaki değişikliğe bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu noktada da bir önceki yazımızda sorduğumuz sorularımızı bir anlamda Osborne’nin, bir anlamda da Habermes’ın sorusuna paralel şekillendirmemiz gerekecektir. Şöyle ki;

Yeni tarih akımının yarattığı iyimserlik ve yaratıcı düşüncelerinin ardından kuşku ve sorgulama döneminin gelmesinin sebebi nedir? Yani neden tarih bir kuşku ve sorgulama döneminin içerisine girmiştir?

Elde ettiğimiz bu sorular sonucunda, Roger Chartier’in değindiği gibi karşımıza üç önemli neden çıkar:

Birinci olarak, nicel bilgilere olan güvenin sarsılması, ikinci olarak, tarihteki bazı klasik ayrımların, özellikle de coğrafyanın, bir kenara bırakılması, üçüncü ve son olarak da tarih yazımının zihniyet, halk kültürü gibi çeşitli kavramlarının ve yapısalcı, Marksist, demografik ve daha adına ne derseniz deyin, yorumlama biçimlerinin sorgulanmaya başlanmasıdır.

Peki, tüm bu sorgulamalar, terk edişler ve güvensizlikler sonucunda ne olmuştur?

Tarih, felsefenin tahtına göz dikmiştir. Toplumsal bilimler arasındaki önder konumunu kaybetmiştir ve tarihin çatısını oluşturduğu, diğer bilimsel dallar arasında geçişkenlik oluşmuş ve giderek de artmıştır. Günümüz için de bu böyledir.

Yani tarih yazımının bütün büyük akımları arasındaki bütünlük bozulmuş ve hepsi Devlet-toplum-ikilemi-soruları-vol-2-3birbirinden farklı yönlere dağılmıştır. Böylece çok özneli, çok yöntemli, çok tarihli bir dönem başlamıştır. Böylece tarihçinin söyleyebileceğinden daha zengin ve daha karmaşık tekil sözlerden oluşan bir kaynak sistemi ortaya çıkmıştır ki, buna “arşivselciliğin metinleşmesi” ya da “tarih karşısında tarihçinin yitimi” de denilebilir.

Haliyle gelişen de tarih üzerinde “ben” deme hakkının savunulduğu “ego-tarih” akımları olacaktır.

Tarihe başta McKenzie olmak üzere birçoklarının yaptığı gibi artık bir “metin sosyolojisi” diyebilir miyiz, diye düşünüyorum. Yani tarih biraz da Armando Petrucci’nin deyimiyle “yazıların toplumsal kullanımlarının tarihi”ne dönüşmüş gibi görünüyor. Ve en güzel örneğini de İlber Ortaylı’da görüyoruz. Bir “anglosakson anlytical bibliography…”

Aslına bakılırsa bu durumun dayanağı biraz da M. Foucault’ta yatıyor. Çünkü bu dirençli beyefendi felsefeyi “şimdi” ile özdeşleştirdi. Bu da tarihi bir alt zemin oluşturma aracına itti. Hatta bu durum o kadar hoşumuza gitti ki, birçoğumuz da suça ortaklık yapmış olduk.

Dönüşümün anlamı şuydu: “Geçmiş şimdinin yaratıcısı değil sadece kanıtıdır.”

Zaten Foucault’un tarihçiliğinde de bunu görürsünüz. O, tarihi şimdinin zemini olarak, hem de hayranlık uyandıracak ölçüde kullanır. Böylece tarihi okuma ve anlama yapımızı da gündelik yaşamın içinde ya da dışında bir arşiv düzenlemesine dönüştürür.

Devlet-toplum-ikilemi-soruları-vol-2-2Yani “kapatılmaya mı bakmak istiyorsunuz, işte şu tarihte şöyle yapıyorlardı” ya da “cinsellik mi şu şu önlemler alınmış ama tarih boyunca hep devam etmişti” gibi.

Bu durum bir taraftan tarihi indirgemeci hale getirirken, diğer taraftan felsefeyi de, sanki Yunan doğa filozoflarının inadına, sosyal bilimlere bağımlı kılmıştı. Bu bağımlılık sosyal bilimlerde bir iktidar olma hevesini de beraberinde getirdi. Önce tarih şimdi de sosyoloji… Sosyal bilimler alanında felsefenin tahtına göz dikiş süreklilik arz etmeye başladı. Yani kimse fiziğin felsefenin tahtına göz diktiğini söyleyemez herhalde. Keza bunu algılamak da zor değil.

Türkiye’de son altmış yıldır, dünyada ise son elli yıldır, filozoftan bahsetmek oldukça zor. Yani kimse Sartre’de, Camu’da, Heiddegger’de, Arendth’te, Cemil Meriç’te, Niyazi Berkes’te ya da Hilmi Ziya’da olduğu kadar bir özgüvenle, “işte bu adam veya kadın şüphesiz bir filozof” diyemiyor.

Doğal olarak kuramcımızın olmadığı bir gezegende aydın-entelektüel-bilge, adına ne derseniz deyin, artık bir ayrımlaştırmaya gitmenin de pek bir anlamı kalmıyor.

Tarihi, daha doğrusu, tarih yazınını içine düştüğü bu çukurdan kurtarmanın önemi de burada başlıyor. Bunun için de her ne kadar disiplinler arası yaklaşım diyerek disiplinlerin sınırlarını muğlak hale getirip buna engel teşkil etsek de yine de tarihi bu bakış açısından arındırmak zorundayız.

Peki, bu görev kime düşüyor? Bir filozof, sosyolog hatta daha da önemlisi bir tarihçi olarak entelektüele… Böylece devlet-toplum ikilemindeki ikinci başlığımız da kendini göstermiş oluyor sanırım.

Çizimler Steve Cutts’a aittir. Daha fazlası için tıklayınız.