1359 tarihinde doğan Simavnalı Şeyh Bedreddin, İslam tasavvufunun ünlü mutasavvıf ve filozofu sayılır. Aynı zamanda sosyal devrim tarihinin en önemli kişilerinden biridir. Bu ileri görüşlü devrimcinin zamanına kadar medeniyetler, dıştan gelen barbar akınlarıyla yıkıldılar. Onun zamanında da Timur’un, Yıldırım Beyazıt üzerine yaptığı barbar akınlar da Anadolu’yu yangın yerine çevirdi ve tarihsel süreç, güçlü olanın güçsüzü yendiği ve bedel ödeyenin ise hep halk olduğu dönem devam etti.

Modern çağın habercisi Bedreddin, Hüseyin Ahlati’yle tanıştıktan sonra günlerce aç ve susuz çileye girerek aradığı “teori ile pratiği” en insancıl şekilde sosyal sentezine ulaştırdı. Bunun sonucunda bütün emeği olan kitaplarını göle atarak hakikati bulmanın çoşkusuyla bunu insanlığa aktarabilmek için daha güçlü bir şekilde yazmaya yeniden başladı. İçinde yaşadığı gerçeği Varidat ve Teshil isimli kitaplarında dile getirdi. Sonra Hüseyin Ahlati’nin emriyle Tebriz’e giderek orada bulunan Timur’un huzurunda diğer bilim insanlarıyla yaptığı tartışmalarda büyük bir ün kazandı. Özellikle Timur’la tartışmaları çok hararetli geçer.

Timur, “Biz istiyoruz ki, tüm dünya bir tek bayrak altında toplansın. Ve tek düzenle yönetilsin. Tüm yeryüzünü yöneten o kişi, danışma kurallarıyla birlikte halkı için en yararlı yöntemleri bularak halkını mutlu etsin.

Bedreddin bu sözlerin üstüne alaylı bir şekilde gülümseyerek şu sözleri dile getirir:İşte tüm hükümdarların yanlışı burda başlıyor. Asıl sorun, kişilerin iyi ya da kötü olması değildir. Akıllı ya da akılsız olması bunlar her zaman düzenin gölgesinde kalır. Önemli olan sömürünün durumudur. Şimdi, bu düzen ya da sizin deyişinizle düzenler içinde var olan sömürü kalkacak mı? Beyler, derebeyleri, toprağı ve insanı mülk sayanlar sürdürecekler mi egemenliğini? Yoksa bunlara son verilip yepyeni, sömürüsüz bir düzen mi kurulacak? Örneğin, toprak işleyenin mi olacak? Küçük üreticinin tepesine binmiş, düzenin şekline göre tımar, zeamet ya da mütesellimlerin bile ensesine binmiş olan tefecilik kalacak mı? Sizin kuracağınız düzende herkes ürettiğince pay alıp dilediğince özgür olacak mı?

Timur bu sözler üstüne: “İyi ama bu söylediğiniz düzensizliktir” der.

Bedreddin, “Aramızdaki görüş ayrılığı budur. Bir kişinin topluma katkıda bulunduğunca pay sahibi olmasını ve yeryüzünde hiçbir sömürünün kalmamasını… Sultan, bey, ağa gibi hiçbir kişinin, bir başkası üstünde hak sahibi bulunmamasını istiyoruz. Siz buna düzensizlik diyorsunuz. Bizce düzenlerin en güzeli budur.

Örneğin, Roma sizin gibi düşünmüştü. Yeryüzünde bir Romalılar vardır. Bir de Romalı olmayanlar… Romalılar dünyanın egemeni olmak için yaratılmışlardır…Ötekiler de ,köle… Uyguladılar bu düzeni… İki bin yıl hemen hemen. O yüzyıllar içinde görkemi bir kabukta bırakan Spartaküs vardır. Kölelere Roma yurttaşlığı isteyerek, düzeni yeni baştan kuracak ölçüde gelişen… Sonra, İsa var… Bunları hesaba kattınız mı, sömürü çarkı ne denli güçlü olursa olsun, yıkılma koşulu olduğunu görmektesiniz…

Tartışmalar bu şekilde bir süre devam etmiştir. Daha sonra Bedreddin, Timur’un doğu seferine gitmesini fırsat bilerek Anadolu’ya dönmüştür.

İbni Haldun (1332-1406
İbni Haldun (1332-1406

Şeyh Bedreddin döneminde yaşayan İslam medeniyetinin Aristoteles’i İbni Haldun (sosyolojinin babası), toplum ve tarih kanunları Marks, Engels’lere müjdeci olurca izledi. Bu dahiyane buluşları yaşadığı büyük olaylardan seçti. Ama bulduğu prensipleri, içinde yaşadığı tarihsel ve sosyal şartlar yüzünden, pratiğe uygulayamadı. Bedrettin ise görüşleri ve pratikliği açısından daha ileri gitti.

O dönem Osmanlı Devleti’nde sultan, hünkar beyi vesaire ülkenin verimli topraklarını aralarında paylaşıp, topraksız köylüleri köle gibi çalıştırıyorlardı. Halkın durumu içler acısıydı. Buna karşılık Şeyh Bedreddin ve yoldaşları olan Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa, halkın arasına karışıp toprakların onu işleyen, onu alın terini karıştıranların olduğunu, insanlığın kardeşliğini öğütlüyorlardı. Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu. Bilinçsiz medeniyet yıkılışları karşısında ilk sosyal devrimi yapmaya çalıştılar. Topraklardan ağa – bey takımını atarak toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, kardeşçe yaşamaya başladılar.

Şeyh Bedreddin, bir Ortaçağ köylü sosyalizmi ortaya koydu. Kurdukları komünal sistemden rahatsız olan Osmanlı, isyanı bastırmak için büyük bir ordu gönderdi. Börklüce ve halk kahramanca savaştı. Sekiz bini öldü. Diğerleri esir edildi. Bu olayı Nazım Hikmet; “Şeyh Bedreddin Destanı” kitabında şöyle destanlaştırır:

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için on binler verdi sekiz binini…

Tarih kitaplarına baktığımızda basit bir isyan gibi görünüyor ama içine daldığımızda hakikatin öyle olmadığını görüyoruz. Lakin kurmak istedikleri sistemi kalıcı olarak o dönemde başaramadılar.

Şeyh Bedreddin, Serez çarşısında idam edilirken Hallac-ı Mansur’un idam edilmeden önce söyledikleri aklına gelir. “Ben öldükten sonra yaşayacağım” … ve ipi boynuna geçirerek bu sözü tekrarlar.

Bedreddin’in kurmak istediği kolektif sistemi şu anda Kobane‘de ve daha nice direnen yerde kurulmaya başlandı. Bu da Bedreddin ve Hallac-ı Mansur’un yaşadığını gösteriyor.