Yaz mevsiminde tüm dünyanın kanı kaynarken evde oturmak bazen çok sıkıcı olabiliyor. Bu vakitlerinizi eğlenceli hale getirebilecek çözümler ise aşağıda… Listeyi hazırlarken “Hangilerini izlesem yaz sıcağından daralmış ruhuma neşe katar, bana enerji ve ilham verir?” diye düşündüm. Bölümleri kısa, komedi ögeleri içeren, çerezlik ama içi nispeten boş olmayan dizileri seçmeye çalıştım. Animasyon ve anime dizileri ayrı bir listenin konusu yapmak üzere saf dışı bıraktım. Kuşkusuz yirmi dakikalık dizi listesine girebilecek başka diziler de var. Fakat ben listeyi dar bir sınıflandırmayla yapmak istedim. Mesela izleyip de şu ya da bu sebepten yarım bıraktığım vasat dizileri, bende devam etme isteği yaratmadıkları için, listeye almadım. Elimde kalanlara baktığımda fark ettim ki seçtiğim tüm dizilerin ana karakterleri şu ya da bu sebepten toplumun normal algısı dışında kalmış bireyler’. Çoğu da insan psikolojisine ve ilişkilere odaklanmış hayat tadında eğlenceli yapımlar. Siz de benim gibi izlerken empati kurmayı seven bir seyirciyseniz bu dizileri bir çırpıda bitireceksiniz. Şimdiden keyifli seyirler.

1. Fleabag, (Komedi, Drama), (2016-)

Dizinin ismi karakterimizin lakabından geliyor. İngilizce argosunda aşağılık, adi gibi anlamları var. Fleabag, dizinin hem senaristi hem de başrol oyuncusu olan Phoebe WallerBridge’in bir çok ödül kazanan tek kişilik tiyatro oyunundan uyarlanmış. Dramı da komediyi de aşırıya kaçmadan veren bu İngiliz dizisinin ilk sezonu altı bölümden oluşuyor. Sonraki yıllarda dizinin yeni sezonu gelmedi. Bir kaç yıl içinde yeni sezonun çıkması bekleniyor. İlk sezon açık uçlu bitirildiği için ikinci sezonun gelmemiş olmaması yarım kalmışlık hissiyatı yaratmıyor. Bu bakımdan Fleabag’e mini dizi de diyebiliriz.

Konusu Londra’nın modern toplum hayatı içinde, bu hayatın kurallarıyla kendi yöntemleriyle başa çıkmaya çalışan bir kadın karakter üzerine kurulu. Karakterimiz dizide para kazandırmayan ufak bir kafe işletiyor. Aslında bu kafeyi en yakın kız arkadaşı ile işletmeyi hayal etmişler ama en yakın arkadaşının sevgilisini kıskandırmak adına giriştiği sahte intihar girişimi kazayla gerçek bir ölüme dönüşünce Fleabag, onun anısını yaşatmak adına bu kafeyi tek başına ayakta tutmaya çalışıyor. Maddi sıkıntılar Fleabag’i yoran tek şey değil. Bu dizi modern yalnız kadın bireyi ekonomik olduğu kadar,  aile ve aşk ilişkileri üzerinden de seyirciye sunuyor. İzlerken sosyal ilişkiler üzerinden dışa dönük bir analiz yaparken diğer yandan aynı bireyin içsel, travmatik sürecine de şahit oluyorsunuz. Bu psikolojik sürece hakimiyetimiz karakterin flashbacklerle destekli doğrudan seyirciye seslenen anlatımıyla güç kazanıyor. (Bknz: Dördüncü duvarı yıkmak)

2. Broad City, (Komedi), (2014-)

Dizinin yaratıcıları olan Ilana Glazer ve  Abbi Jacobson aynı zamanda kendi adlarını taşıyan başrolleri üstleniyorlar.  New York’ta yaşayan ve çok yakın dost olan yirmilerindeki iki genç kızın  günlük hayatını konu alan dizi samimiyetiyle sizi içine çekiyor. İlana her zaman tembel, genelde deli dolu ama aslında oldukça da histerik bir yapıya sahip. Abbi ise tabiri caizse daha uslu ama talihsizlikleri hep kendi başına çeken biri. İkilinin bu özellikleri onları hayatlarının içinde ufak ve absürt maceralara götürüyor. Absürt dediysem öyle sadece kurgu bir hikayede karşılaşabileceğiniz uzak ihtimaller düşünmeyin. Abbi ve İlana’nın başlarına gelenler,  “Aaa bu benim de başıma geldi.” deyip gülebileceğiniz türden… Bu arada yan rollerdeki bir o kadar renkli karakterlerin de diziye neşe kattığını söylemek lazım. Broad City bir komedi dizisi olmasına rağmen yirmili yaş döneminin ekonomik ve ruhsal sorunlarını güzel yansıtıyor. Bu bağlamda dizide reel dünyamızdaki siyasi, politik, kültürel bir çok konuya göndermeler yapılıyor. Bu göndermeler seyircinin İlana ve Abbi ile bağını güçlendiriyor. Bir an önce yeni sezonu gelse de izlesem dediğim bir dizi.

3. Grace and Frankie, (Komedi), (2015-)

Yetmişlerindeki Grace ile Frankie, ezelden beri hem arkadaş hem de iş ortağı olan kocalarının aksine hiç anlaşamamaktadırlar. Grace adeta 80’lerden kalma nostaljik bir Barbie, Frankie ise hafif çatlak bir hippie’dir. Bakış açıları taban tabana zıt bu iki kadının hayatı kocaları Robert ve Sol’un onlara yaptığı bir açıklamayla tepetaklak olur. Robert ve Sol son yirmi yıldır romantik, eşcinsel bir birliktelik yaşamaktadırlar. Yaşadıkları eyalette eşcinsel evliliği serbest olmuştur. Robert ile Sol birbirleriyle evlenmek istemektedirler. Bu yüzden Grace ve Frankie’den boşanırlar. İki kadın ise aynı evde yaşamak zorunda kalırlar. Dizi, kırk yıl evli kalmış iki kadının boşanması üzerine gerek sosyal çevrelerinde gerek iç dünyalarında yaşadıkları sıkıntıları esprili bir dille bize aktarıyor. Diğer yandan huyları yerleşmiş bu zıt iki ruhun zorlu ama her ikisinin de kendi yanlışlarını törpülemesi sayesinde başarılı biten uyum sürecine tanık oluyorsunuz. Bu iki kadın birbirine destek olsa da  hayat yetmiş yaşındaysanız hiç kolay değil. Toplum yaşlı kadınları görmezden geliyor!” Grace ve Frankie dizi boyunca bu görmezden gelinme durumuna karşı savaş seviyorlar. Hatta yaşlılar için özel tasarlanmış vibratör üreten bir şirket bile kuruyorlar.

Her ne kadar dizi Grace ile Frankie üzerine temellendirilse de diğer karakterler ihmal edilmemiş. Eşcinsel olduklarını yetmiş yaşlarına gelince ancak açıklayabilen iki saygın avukat olan Robert ve Sol’un yeni hayatlarına uyum süreçleri de güzel anlatılmış. Bu yönüyle dizi çift yönlü bir hikaye anlatımı sergiliyor. İki hikaye ise genelde birer yetişkin olmuş, her biri ayrı karakterdeki çocuklar üzerinden birbirine bağlanıyor. Unutmadan söyleyelim, dizinin yönetmen ve yazar koltuğunda  Friends dizisinden tanıdığımız Marta Kauffman oturuyor.

4. Baskets, (Komedi, Drama), (2016-)

Bir çok komedi yapımından yüzüne aşina olduğumuz Zach Galifianakis bu dizinin hem başrol oyuncusu hem de yapımcılarından. Diğer yapımcılar ise Louis C.K. ve Jonathan Krisel. Chip Baskets’in hayalleri var. Profesyonel bir palyaço olmak istiyor. Bunun için Fransa’nın en prestijli okullarından birinde palyaçoluk eğitimi almaya gitmiştir. Ancak Paris ve palyaçoluk ona beklediği gibi kucak açmamıştır. Sürekli başarısızlığının yüzüne vurulduğu Avrupa eğitiminden sonra Chip, Bakersfield’e döner. Yani annesi ve ikiz kardeşinin yanına… Bakalım Chip Amerika’da, kendi ülkesinde, profesyonel bir palyaço olma hayalini gerçekleştirebilecek midir?

Bu dizi bazı kesimlerce sıkıcı bulundu. Muhtemelen söz konusu Zach Galifianakis olunca kahkahalarla güleceğimiz bir yapım bekleniyordu. Ancak Galifianakis,Palyaço olmak’ simgesi üzerinden bu sefer bize her zamankinden sessiz ama daha psikolojik bir yapım hazırlamış. Dolayısıyla bu diziyi değerlendirirken aynı zamanda bir dram olduğu da unutulmamalı. Gülerken biraz düşünsem de olur diyorsanız bu kara mizahla bezeli diziye şans vermelisiniz. Dizinin sakin gidişatı benim hoşuma gitti.  Bakalım siz de aynı tadı bulabilecek misiniz?

5. Wilfred, (Komedi, Drama, Gizem), (2011-2014)

Dizinin başrolünü Yüzüklerin Efendisi’nden tanıdığımız Elijah Wood ve aynı zamanda dizinin yapımcılarından olan Jason Gann paylaşıyor. Aslında bu dizi aynı adlı Avustralya yapımı ilk versiyonundan uyarlama.  Boşverin ilkini, bu versiyonunu izleyin derim. Dizinin konusuna gelirsek, olaylar avukat olan ama mesleğinden nefret eden, hayata inancı kalmamış Ryan’ın kendini öldürmeye karar vermesiyle başlıyor. Ryan bir ilaç karışımı hazırlar. Yapması gerekenleri yapar. Evet artık ölmeye hazırdır. Elveda hayat! Fakat işler depresif Ryan için beklediği gibi gitmez. Bir sebepten hala hayattadır. Neden ölmediğini düşünürken güzel komşusu Jenna kapıyı çalar. Ryan’a köpeği Wilfred’e kısa bir süre bakıp bakamayacağını sorar. Başrolümüz ilaçların etkisinden olsa gerek Wilfred’i hayvan kostümü giymiş bir insan olarak görmektedir. Jenna’ya çaktırmayarak köpeği teslim alır. Ancak ilaçların etkisinden sonra da durum değişmez. Tüm dünya için sıradan bir köpek olan Wilfred, Ryan için köpek kılığındaki bir insandır. Wilfred’in tam da Ryan’ın ölmek istediği sırada ortaya çıkması çok şaşırtıcıdır. Depresif karakterimizin bastırılmış iç sesiyle yolculuğunu anlatan bu dizi izlerken sizi de içine alıp götürüyor. Wilfred benim için yirmi dakikalık diziler içinde özel bir yere sahip. Sizler için de öyle olacağını umuyorum.

6. Weeds, (Komedi, Suç, Drama), (2005-2012)

Weeds zamanının en çok izlenen dizilerinden. Banliyö annesiyken kocasının ani ölümüyle çocukları ve kendi için hayatı aynı standartta devam ettirebilmek adına ot satmaya başlayan bir kadının hayatını anlatıyor. Nancy Botwin’in hayatı bir yerden sonra öyle bir karışıyor ki içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Zenci satıcılardan, Meksika çetelerine kadar uzanan bir serüven bu. Bu süreçte Nancy Botwin seyirciye iyi bir süper kahraman gibi sunulmuyor. Realistik bir şekilde bencillikleriyle, kimi zaman yalanlarıyla en sonunda ise yalnız kalma korkusuyla gerçek bir insan gibi çıkıyor karşımıza. Mesela anlıyoruz ki çocuklarım için diyerek başladığı bu işi aslında her şeyden öte kendi için yapıyor. Yeri geliyor, bu hayatın çocukları üzerindeki deformasyonuna tanık oluyoruz. Fakat her şeye rağmen diziye hatırlanası bir hayat yaşamış olmanın tatmini hakim. Sona ermiş bu dizi yeni sezon bekleme derdi olmadan bir çırpıda bitirmelik.

7. You Me Her, (Komedi, Drama, Aşk) (2016-)

Jack ve Emma bir türlü çocukları olmayan evli bir banliyö çiftidir. Cinsellik hayatlarında da sıkıntı yaşamaktadırlar. Ta ki Izzy ile tanışana dek! Dizi tree-way romantik bir ilişkiyi anlatıyor. Bu üçlünün yeni cinsel tercihleri bakalım nelere sebep olacak? Eğer siz de klişe romantik dizilerden sıkıldıysanız, You Me Her oldukça farklı. Dizi, üçlü ilişkinin kendine göre sorunlarını eğlenceli bir dille anlatıyor. Kuşkusuz şaheser olacak nitelikte değil ama şans verilebilir. Yoklukta her türlü izlenir.

8. Disjointed, (Komedi) (2017-2018)

Disjointed’ın ilk on bölümü 2017 yılında diğer on bölümü ise 2018 yılında yayımlandı. Tek sezon ve toplamda yirmi bölümden oluşan izlemesi kolay bu dizi birçok kesim için hazmetmesi zor bir niteliğe sahip olabilir. Çünkü Disjointed marihuana üzerine kurulu bir komedi. Bu sebeple oldukça çerezlik bir dizi olmasına rağmen, nispeten radikal konu seçimi sebebiyle uzun uzadıya incelenmeye değer.

Ana karakterimiz Ruth Whitefeather Feldman, yıllarca esrarın yasallaşması için mücadele vermiş bir çiçek çocuktur. Nihayet orta yaşlılıktan yaşlılığa adım attığı yıllarda Los Angeles’ta kenevir yasallaşmıştır ve o da hayalindeki medikal marihuana eczanesini açmıştır. Ruth için bu eczane asla sadece para kazandıran bir işletme değildir. Manevi olarak buranın şifa dağıttığına yürekten inanmaktadır.

Dizi, ota bakışı açısından toplumun farklı kesimlerini simgeleyen tiplemeler sunuyor ve bu tiplemeler üzerinden çeşitli sorular soruyor. Örnek vermek gerekirse bana göre dizinin Ruth kadar önemli karakteri Carter üzerinden “Kenevir gerçekten iyileştirir mi?” sorusu soruluyor. Carter Irak savaşı sonrasında psikolojik çöküntü yaşayan, ruhsal durumunu toparlayamamış eski bir asker. Carter’ın savaşa dair yaşadığı flashbackleri çok güzel illüstrasyonlarla izliyoruz. Ruth’un ot satan dükkanında güvenlik görevlisi olarak çalışmasına rağmen Carter keneviri hiç denememiş. Çünkü keneviri “Tü, kötü, kaka, uyuşturucu” olarak görüyor. İlaç olabileceğine inanmıyor. Ancak Ruth’un bakış açısı onu ikna ediyor ve keneviri deniyor. Nihayetinde zamanla Carter’daki psikolojik iyileşme üzerinden kenevirin birçok kere antidepresanların yapamadığını yaptığını, gerçekten de bu bitkinin bir ilaç, şifa olabileceğini görüyoruz. Bu süreçte devlet politikası olarak savaşı yeren göndermelere de rastlıyoruz.

Dizide ilgimi çeken bir diğer karakter Ruth’un Alternatif Tedavi Merkezi’nin çalışanlarından Jenny. Jenny, tıp fakültesini bırakıp bu eczanede ot satmaya başlamış Asyalı bir kız. Ailesini hayal kırıklığına uğratmamak için okulu bıraktığını ailesine söyleyemiyor. Dizide Jenny’nin geleneksel ve katı aile yapısının oluşturduğu background ile çatışmasını izliyoruz. Bu durum onu suçluluk psikolojisi içine sokuyor. Jenny’nin aile yapısının geleneksel Türk aile yapısı ile benzerliği onunla empati kurmamızı sağlıyor. Ayrıca Jenny’nin bu içsel süreci üzerinden “Mutlu olmak için iş hayatında aza tamah ediliir mi?” sorgulaması yapılıyor.

Dank ve Dabby ikilisinden bahsetmeden olmaz. Bu ikisi sürekli ot içen, aptal tipler. Ruth bir bölümde bu ikisine, “Siz ot içen insanların işe yaramaz moronlar olarak görülmesinin sebebisiniz.” diyor. Yani Dank ve Dabby keneviri ilaç olarak değil de bilinçsiz kullanan kesimi simgeliyorlar. Verilen mesaj ise “Her ilaç suistimal edilebildiği gibi kenevir de edilebilir. Ancak bu diğer ilaçları kötü yapmadığı gibi keneviri de yapmaz.” Hem Dank ve Dabby moron olabilir ama kesinlikle fakir değiller. Youtube’da yayınladıkları videolar sayesinde oldukça zenginler. Dikkat! Dizi yine bize bir şey anlatmaya çalışıyor.

Bana sorarsanız Disjointed tam da dünyanın kenevire olan bakış açısının dönüşüme uğradığı şu zamanlarda konusu bakımından es geçilmemesi gereken bir dizi. Ancak bu diziyi izlerken nihayetinde dizinin bizahati kendisini de sorgulamakta fayda var. Tıpkı bir zamanlar tütüne yapılan gibi, bu bitkiyi tüketmenin ruhani yönünü indirgeyip salt marihuana endüstrisine pazar yaratmak amacıyla bir reklam aracı olan dizilerle popülerleştirilmeye çalışıldığını bariz hissettiğim anlar oldu. O yüzden kesinlikle izlenmesi gereken bir dizi olsa da bakış açısını çok sevdiğim bir dizi değil. Ruth bir bölümde kendine, “Önceden bir ‘karşı çıkış’ simgesi olan marihuana, yasallaşmasıyla birlikte kapitalizmin emrine mi girmiştir? O zaman nihayetinde Ruth karşı çıktığı kapitalizme mi hizmet etmektedir?” sorusunu soruyor. Dizinin bariz pazar yaratma çabası karşısında bu tarz sorular sorması ironik ama ilgi çekici. Bahsettiğim bölümü izlerken aklımda fakültede hukuk felsefesi dersinde hocamın söylediği bir söz yankılandı durdu: “Kapitalizm karşısına çıkan tüm eleştirileri soğurur ve kendine benzetir.”

Bonus: A Young Doctor’s Notebook and Other Stories, (Komedi, Drama), (2012-2013)

A Young Doctor’s Notebook, Rus edebiyatından Mikhail Bulgakovun yarı otobiyografik kitabı A Country Doctor’s Notebook’dan uyarlama bir mini dizi. Başrollerinde dünya alemin Harry Potter’dan tanıdığı Daniel Radcliffe ile Mad Men’den tanıdığımız Jon Hamm var. Sonda söyleyeceğimi başta söylüyorum. Hepi topu sekiz bölümden oluşan İngiliz yapımı bu mini-diziyi mutlaka izleyin. Zamanınızın boşa geçmediğini hissedeceksiniz.

Hikaye 1900lü yılların başında, Rus devriminin yeni başladığı zamanlarda geçiyor. Vladimir Bomgard, Moskova’da tıp okulunu çok iyi dereceyle bitirmiş henüz yeni mezun bir doktor. Doğu görevini yapması için Rusya’nın ücra, unutulmuş bir köşesine gönderiliyor. Mesleğini icra etme aşkıyla yanıp tutuşan Vladamir, nereye gönderildiğini anladığında gerçeklerin hiç de hayal ettiği gibi olmayacağını görür. Tüm kış bakkal yok, insan yok, iletişim yok… Tek var olan şey kar ve iki hastane çalışanı. Vladamir’de eksik bir şey daha var; deneyim! Yeni mezun doktorumuza yol gösterecek kimse yoktur. Teorik bir şeyi ilk defa pratiğe dökmek de hiç kolay değil. Hele ki üzerinde çalıştığınız şey bir insansa! Bakalım Vladamir kendi deneyimsizliğiyle başa çıkabilecek mi? Peki ya bir doktor yalnızlık ve depresyonla nasıl başa çıkar? Her zaman elinin altında olan ilaçlarla… Dizi boyunca Vladamir’in madde bağımlılığıyla olan ilişkisini İngiliz dizilerinde görmeye alıştığımız olayları ajite etmeyen bir üslupla izleyeceksiniz.