İklim değişikliği üzerine yayımlanan son bilimsel raporlar, dünyanın durumunun daha da kötüye gittiğini gösteriyor. Birleşik Krallık’ın saygı duyulan ekonomistlerinden biri olan Lord Stern ise, The Economic Journal’da yayımlanan makalesinde iklim değişikliğinin ekonomik etkilerini ölçmek için kullanılan modellerin artık yetersiz kaldığını ifade ediyor. Ancak şu ana kadar, dünyaya tahmin edilenden daha fazlasına mâl olacak tehdidin boyutunu hafife almış durumdalar.

Durumu daha da vahimleştiren ise iklim değişikliğinin yüzleştiğimiz tek çevre sorunu olmaması. Bunlara ekosistemin kirletilişi ve yıkımı, türlerin yok oluşu (bitki ve hayvan), içilebilir suyun azalması, aşırı nüfus artışı ve kaynakların açgözlüce tüketimi de ekleniyor. Psikoloji yazarı ve Leeds Metropolitan University’de rektör olan, aynı zamanda çevre ve tinsellik konularında da araştırmalar yapan Steve Taylor, Back to Sanity kitabında insanların psikolojik bir bozukluktan (kitabında bunu “humania” olarak isimlendiriyor) ötürü toplu bir şekilde acı çekiyor olabileceği fikrini ileri sürüyor ve çevreyi duyarsızca ve acımasızca suistimal edişimizi ise en önemli kanıtlardan bir tanesi olarak aktarıyor. Peki haklı olabilir mi? Ya da şöyle soralım: Aklı başında bir tür, kendi yaşam yerini bu kadar duyarsızca suistimal eder miydi? Ya da hiç ciddi önlemler almaksızın, yüksek derecede tehlike arz eden yönelim ve girişimlere müsaade eder miydi?

chief-sitting-bull
Kaynak: tr.forwallpaper.com

Yerliler, doğaya olan davranışımızın patolojik olduğundan ve bu davranışın bir felakete sürükleyeceğinden hiç şüphe duymadılar. Doğaya ve doğal dünyaya, tüm insanlık olarak gösteremediğimiz saygının yoksunluğundan ve doğayı sistematik biçimde sömürmemizden ötürü de bu insanlar sürekli korku içindeler. 150 yıldan fazla bir süre önce, ABD’deki Seattle şehrine adını vermiş olan Kabile Reisi “Şef Seattle“, beyaz insanları “geceleri gelip ihtiyacı olan her şeyi topraktan alan bir yabancı” ile kıyaslamıştı. Daha sonra ise büyük bir öngörüyle o dönemin ABD Başkanı Franklin Pearce’ı “halkının dünyayı mahvedeceği ve geriye sadece bir çöl bırakacağı” minvalinde uyardı (Şef Seattle’ın Mektubu).

Ekokıyımın psikolojik kökenleri

Ekokıyım, şu an yüzleşmekte olduğumuz potansiyel tehlikeyi anlatmak için türetilmiş bir terim ve tehlikeler açık bir şekilde sosyal ve politik etmenlerle bağlantılı olsa da “ekokıyım” teriminin psikolojik kökenine inmek ve onu incelemek de önem arz ediyor. Peki, doğaya olan kötü ve sömürücü tutumumuzun psikolojik sebepleri neler?

Bu noktada Steve Taylor’a göre iki temel psikolojik etmen yatıyor. İlki Taylor’ın deyimiyle “aşırı-gelişmiş benlik” anlayışı ya da “kuvvetlenmiş bir bireycilik” anlayışı. Tabii bunun batılı, diğer deyişle “medeni” insanlar ile Kabile Yerlileri arasındaki esas farklılık olup olmadığı tartışılabilir. Yerlilerin çoğunluğu bireysel, “kendine kendine yeten benlik” kütlesi olarak varoluşunu sürdürmüyor. En azından bizim yaptığımızla aynı seviyede değil. Onların kimlik anlayışı, yaşadıkları toplumu ve toprakları da içine alıyor. Buna örnek olarak da Antropolojist Silberbauer, Afrika’nın Kalahari Çölü’ndeki g/wi insanlarını gösteriyor ve bu insanlar için kimlik, bireysellikten ziyade grup referanslı olarak tanımlanıyor, böylece insanlar kendilerini akrabalık olgusu üzerinden ya da başka gruplar üzerinden tanımlıyor. Boydell’e göre ise, Fiji’nin yerlileri toplumla bütünleşik kendi anlayışına sahipler. Bu anlayış da Batı’nın bireyselcilik değeri ve kişinin ayrı birisi ve kendini başkalarından ayırması anlayışına karşıtlık gösteriyor.

Kalahari Çölü'ndeki Bushmanlar
Kalahari Çölü’ndeki Bushmanlar

Aslında bu, yerlilerin kendine ve topraklarına bu kadar bağlılık göstermesinin sebeplerinden biri. Fijili Antropolojist Ravuva, Fijililer’in “vanua”larıyla -ya da topraklarıyla- olan ilişkisinden “kendi” anlayışının açılımı olarak söz ediyor. Birçok Fijili için, bir kimsenin “vanua”sını -ya da toprağını- parçalamak, birinin hayatını parçalamakla eş anlamlı. Bizim yükseltilmiş bireysellik anlayışımız ise ikilik ve ayrılık yaratıyor. Bizi, kendi benliğimizle duvarların arasında bırakıyor. Yani doğayı, “diğer” bir şey olarak algılıyoruz. Doğal olayları nesne olarak görüyor ve o nesneleri kendi aracımızmışçasına kullanmaya kendimizi yetkin sayıyoruz.

Benlik ayrılığımız, yaratılış ağına, dünyadaki yaşam ağına kendimizi bağlı hissetmediğimiz anlamına geliyor. Sonuç olarak, ağın geri kalanına karşı bir sorumluluk ya da onun uyumunu koruma görevini hissetmiyoruz. Bunun yerine, ayrılığımız doğanın geri kalanına hükmetme hakkını bizde hissettiyor, bu da topraklara ve doğal kaynaklara sahip olma hakkını hissetmemizin nedeni oluyor. Yerlilerin anlamakta en çok güçlük çektiği özelliklerden biri de bu. Sahiplik hissi, üstünlük ve hakimiyet durumlarını getirir. Kendimizi bilinçli ve canlı bildiğimizden ve doğal olayları (fenomenleri) bilinçli ve canlı olmayan şeyler olarak algıladığımızdan beridir doğaya karşı bir efendinin bir köleye olduğu gibi üstün olduğumuzu ve böylece ona hakim olmaya yetkin olduğumuzu kendimizde hissediyoruz.

Benlik ayrılığına dair

Birçok insan kendilerini akıllarında sıkışıp kalmış, dışarıdaki dünyayı, kafatasının diğer tarafındaki yeri gözlemleyip duran benlikler olarak deneyimliyor. Sonuç olarak da normal insan durumu, yalnızlık’lardan biri oluyor.Her zaman katılımcıdan çok izleyici oluyoruz. Diğer insanlarla konuşarak, yazarak, selamlaşarak anlaşabiliyoruz ancak onlar hiçbir zaman bizi gerçekten bilmek, duygu ve düşüncelerimiz paylaşmak için yeterli olmayacaklar. İç varlığımız her zaman onlardan soyutlanmış olacak. Bu durum ise benlik-ayrılığı olarak adlandırılıyor.

Benlik-ayrılığı ise insanda tamamlanmamışlık hissi doğuruyor çünkü dünyadan, bütünden ayrılmış kırık parçalar gibi ayrılmış oluyoruz, bu yüzden eksiklik duygusunu hissederiz.

İkinci etmen ise kutsallıktan arındırılmış doğa görüşümüz, doğal olayların varoluşunu hissedemeyecek kadar yetersiz ve aciz olmamız. Çocukken etrafımızdaki dünyayı kuvvetli, canlı ve yalın bir şekilde algılarız ve doğal dünya tüm canlılığıyla karşımıza çıkar ama yetişkinken, doğa görüşümüz hassasiyetten daha uzaklaşmış ve otomatikleşmiş bir hal alır. Çocukken deneyimlediğimiz canlı ‘olmaklık’ algısını kapatırız. Olağanüstü dünya ise karanlık, tek boyutlu bir yer olmaya başlar. Avustralyalı Aborjinler’in terminolojisine göre, doğal şeylerin “rüyasına girme” yetimizi kaybederiz. Bu durum ise bizi doğal olaylara nesne olarak yaklaşmaya sürükler. Bu da doğal dünyayı suistimal edip sömürmekten, yüzeyini kaynak arayışları yüzünden parça parça etmekten ve atıklarımızla onu kirletmekten ötürü vicdan azabı duymuyoruz demektir.

Yerliler geleneksel olarak doğaya saygı duyuyorlardı çünkü tüm doğal şeylerin –sadece hayvanlar değil aynı zamanda bitkiler, taşlar ve tüm dünyanın kendisi- bir anlamda canlı olduğu anlayışına sahiplerdi. Bitkiler, hayvanlar ve dünya ile empati kurma becerisine sahipmiş gibiydiler ve bu yüzden onlara zarar vermeye ya da onları yok etmeye gönülsüzlerdi ve bunu yapmaktan çekinirlerdi. Amerika Yerlisi büyük filozof Luther Oturan Boğa’nın Lakota Kızılderilileri hakkında söylediği gibi, “Dünyanın, gökyüzünün ve suyun tüm canlılarıyla olan akrabalık, gerçek ve etkin bir ilkedir. Hayvan ve kuş dünyasında, Lakota’ları onların arasında güvende tutmuş kardeşçil bir duygu kaim oldu.” Lakotalar adına bu, modern hayvan hakları hareketinin başlangıcı, öngörüsü demekti:
“Hayvanlar haklara sahiplerdi —Bir insanın koruması hakkı, yaşama hakkı, çoğalma hakkı, özgürlük hakkı, insanlığın minnettarlığı hakkı— ve bu hakların tanınmasına karşılık, Lakotalar hiçbir zaman bir hayvanı köleleştirmediler ve yiyecek ya da giyecek için ihtiyaç duyulmayan tüm canları bağışladılar.

Lacanja_burn, ekolojik yıkım
Kaynak: mato48.com

Değişim yolda mı?

Bu psikolojik yaklaşım, şu anda kötü olan durumumuzu daha kötü gösteriyor olabilir. Eğer temel sorun psikolojik bir sorunsa, o halde türümüzün hayatta kalmasını güvence altına alacak tek kesin yol, psikolojik bir değişim sürecinden geçmemiz olur: ayrılık algımızın üstesinden gelmek ve doğayla olan bağlantıyı yeniden yakalamak ve kutsallaştırılmış bir doğal dünya görüşü. Peki, böyle bir değişim nasıl gerçekleşebilir?

Belki de böyle bir değişim çoktan gerçekleşiyor. Son yıllarda büyük kültürel değişiklikler görülmeye başlandı. Bu değişiklikler de bizim, toplu olarak benlik-ayrılığımızın ötesine yavaşça geçtiğimizi gösteriyor. Sekse ve insan vücuduna karşı daha sağlıklı ve açık bir tutum sergilenmesi, artan empati ve şefkat duyguları, başkalarının haklarını tanıma durumunun artışı bunlara örnek gösterilebilir. Son yıllarda ayrıca “ruhsal gelişim”e olan ilginin çok büyük boyutlara ulaşması – Doğu geleneklerindeki Budizm ve Yoga ve diğer meditasyon uygulamaları—bu akımın bir parçası olarak görülebilir. Elbette, ekolojik duyarlılık ve çevre ilgisi de bununla alakalı. Doğaya karşı daha saygılı bir tutum, çevreyle aramızdaki bağı ve yerlilerin empatik ve saygılı bakış açısına olan yavaş bir geri dönüşü geliştirdi. Belki de doğayla olmanın verdiği ortak algıyı ve doğal olayların kendi varoluşuna veya öznel boyuta sahip olduğu algısını yeniden yakalamaya başlıyoruz.

Umarız bu akımlar daha da güçlenecek, ta ki bu sorunlara karşı etkili ve uzun süreli eylemler gerçekleştirecek güçlü, kolektif bir istek olana kadar. Eğer olmazsa, Şef Seattle feci şekilde haklılığını kanıtlamış olacak.

Kaynak: Psychology Today, Films for Action, Non Duality America
Hazırlayan:
Alican Anay