Kanayak kadının eksik etekliğine, ahlakına, saçı uzun aklı kısalığına hatta kadının uğursuzluğuna, adet görmesine vb… vurgular silsilesi. Kadınlara neden bu kadar çok vurgu yapılıyor ve neden olumsuz kelimeler, deyimler, atasözleri, deyişler kullanılıyor hep? Kanayak’ı okuyalım lütfen. Gamze Arslan’ın Can Yayınları tarafından yayımlanan kadına dair 13 sarsıcı öyküden oluşan, kadının sadece kandan ve kemikten ibaret olmadığını anlatan bu öyküler sadece güncelin değil çağların kadın meselesini hatırlatması açısından da çok değerli. Kırmayıp kadınlara dair bu derece uzun, dolu ve güzel bir söyleşi gerçekleştirme imkanı verdiği için ve tabii ki Kanayak kitabı için bir okur olarak kendisine teşekkür ederim.

Buyurun lütfen…

Aynur Kulak: Gamze Hanım, sizinle ilgili ilk ilgimi çeken şey Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu olmanız ve dramaturgluk/senaryo yazarlığı yapıyor olmanız. Belli ki kültür-sanat dallarıyla yakınlığınız erken bir zamanda başlamış. Yazı ile olan bağınız ne zaman oluşmaya başladı? Yani kendinizi yazı ile ortaya koyuşunuz, ifade edişiniz hatta tetiklenme zamanı bile diyebiliriz buna. Ne oldu da yazmaya başladınız?

Gamze Arslan: Bu sorunun en yalın cevabı aslında müzikle kurduğum bağ ile verilebilir. Yetiştiğim ailede müzik, özellikle alevi deyişleri çok önemli bir yer tutmakta. Çocukluğumdan beri kulağıma çalınan her şarkıda bir anlatı saklıydı ve bu dinlemeyle başlayan süreç, bir süre sonra söylemeye götürdü beni. Sese aktarmaya, bir parçayı farklı yorumlamaya başladığım noktada seslerin ve sözlerin sınırının şarkıdan çıkıp daha da genişlediğini hissettim. Bir dünya durmadan kuruluyordu çevremde ve müzik bunun için yeterli gelmiyordu bana. O noktada yazmaya başladım diyebilirim. Önce parça parça, ne anlatmak istediği belli olmayan, tamamen için dışa aktarıldığı metinlerdi yazdıklarım. Daha sonra ifade alanımın yavaş yavaş genişlediğini, dıştan içe doğru bir yol çizdiğini fark ettim. Felsefe ve Dramatik Yazarlık eğitimiyle de müzikten gelen sesleri, beslendiğim geleneğin anlatılarını birleştirmeye başladım. Durmadan kurulan ve kurulduğu anda insan eliyle yıkılan, parçalanan ve örselenen dünyayı yazıyorum diyebilirim.

-Bu ilk soruyu biraz da şu yüzden sordum: İlk kitabınız Çerçialan’ı okuyamadım maalesef fakat internetten bulabildiğim kadarıyla bazı paragraflar okuyabildim. Çerçialan ve Kanayak. İnsanın (sadece okuyucunun değil) kalbini, ciğerini, beynini çıkarıp eline verecek (avcunun içine koyarak) şekilde yazıyorsunuz. Sert ve çıplaksınız. Aile, çevreniz, insanlar, toplum… Sizi yazma konusunda tetikleyen davranışlar, duygular neler?

Görme ve duyumsama alanımda sertlik var aslında. Çerçialan özelinde baktığımda insanın kendisi dışındaki canlılarla, kendi elinden çıkma olanlarla ve kendi bedeniyle olan yüzleşmesi var diyebilirim. Bir inekle bir kadının taşradaki ilişkisi, şiddet gören bir kadının apartman boşluğunda beslediği farelerle kurduğu bağ, vücuttan koparılmış bir yüzük parmağının sahibine – aslında onu bambaşka bir insan yapmaya- duyduğu aşk ve bir heykel ile tarihi bir yapının insan elinin değmesiyle tamamlanamayan sevdası. Bana kalırsa insan dünya karşısında çıplak olduğu kadar, dünyayı da çırılçıplak hale getiriyor. Onu kendi varlığı dışında kalan her şeyden soymaya çalışıyor, bunu pek tabii kanatarak yapıyor. Kanayak’ta da tam böyle bir noktadan yola çıktığımı söyleyebilirim, insan kendi dışındaki her şeyle yüzleşti, o şeylerin tanıklığında kendini gördü ve şimdi hesaplaşma zamanı. İnsanın ve diğer öte şeylerin hesaplaşması. Kanayak’ta bu biraz kadın meselesi üzerinden ilerliyor ama tabii erkeklerin dünyasına, erkek anlatıcılara da girerek. Sadece Haziran ayında 34 kadının öldürüldüğü, 4 kadının tecavüze, 35 çocuğun cinsel istismara uğradığı Türkiye’de kadınların kendi çerçevelerini kırarak varlık alanlarını genişlettiği bir dünya hayaliyle yazdım Kanayak’ı. Gündelik rutinini bir tür başkaldırıya çevirip, kız çocuklarını kurtarmak için çerçevesinin dışına çıkan Sütleğen, erkekler tarafından örselenen kadınlara sahip çıkıp, geçmişinden getirdiği çiçeklerin bilgisiyle bir tür kadın evrimleşmesini başlatan O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar’ın kadın anlatıcısı, işçilerin hakkını kollayan dişil bir fabrika. Kısacası Çerçialan ve Kanayak yüzleşme ve hesaplaşma duygularının dile geldiği öykülerden oluşuyor diyebilirim.

-Kanayak kitabınızdaki her bir öyküyü Francis Bacon tablolarına benzettim. Beklemek Çürütür öykünüz mesela, Teyelleme öykünüz ya da. Ressam da siz de iç organlarımızı en biçimsiz haliyle (aslında olduğu gibi) bize gösteriyorsunuz. İçimizi en sert taraflarıyla gösteriyorsunuz. Duygularımızın biçimi bu aslında diyorsunuz. Tabii ki kadın tarafından daha baskın bir şekilde yapıyorsunuz bunu ama kesinlikle erkeklere bakış açımızla alakalı da öyküler var. Ama ben ilk etapta genel sormak isterim. Duygularımız neden bu kadar biçimsiz? Ve buna rağmen neden ısrarla her şeyin farkında’ymışız, iyi’ymişiz gibi davranıyoruz?

İnsan dünyanın mükemmel ölçüsü olarak kendini dünyada konumlandırdığı ilk andan itibaren hayvandan ve doğadan beslendiği bütün damarları kesip attı ve her şeyin kendi aklıyla ölçülendiğini düşünerek yaşamaya devam etti ve de ediyor. Biraz da bu nedenden dolayı hem farkındalığının çok yüksek olduğunu, hem de her şeyin mükemmel bir uyumda gittiğini düşünmeye başladı galiba. Aslında varlığını dünyada konumlandırmak için çizdiği çemberin içinde hareketsiz kaldı. Çelişki şurada: Bir yandan vahşiliğini dünya üzerinde kullanıp, yakıp yıkıyor ama bir yandan da kendi duygularında doğadan ve hayvanlardan taşıdığı vahşi tarafı yok sayarak, uygarlığın ilerleticisi olarak kendini dünyada konumlandırıyor. Bu yüzden duygularının biçimsiz olduğunu görmek istemiyor ya da fiziksel olarak kendinden farklı olanı sürekli itiyor. Kısacası insanı ölçü olarak görüp, vahşiliğini bastırmaya başladığımız çağlar boyunca biçimsiz duygulardan, parçalanmış bedenden korkmaya ve her şeyin iyiye gittiğini duyumsamaya çalıştık ve çalışıyoruz.

-Orta Anadolu’da Kanayak demek kadının eksik etekliğine, ahlakına, saçı uzun aklı kısalığına hatta kadının uğursuzluğuna, adet görmesine vb… vurgular silsilesi. Kadın meselesi Kanayak kitabındaki on üç öykünün hepsinde var. Yaşadığımız coğrafyada kadın meselesi kırılmış ve asla bir daha yerine oturmayacak, kaynamayacak bir kemik misali. Çağlar geçiyor, nesiller bulundukları çağın tüm özelliklerine uyum sağlıyor fakat Kanayak bakış açısı (genetik bir kodlamaymış gibi sanki) değişmiyor. Neye bağlıyorsunuz kadına bakış açısının bu kaderini?

Tam da söylediğiniz gibi kandan ve kemikten yayılarak çağlara yayılan bir mesele bu. Çağın ruhu değişse bile o kemikten aktarılan bilginin devamlılığı söz konusu maalesef. Kanayak oluşurken kafamda hep kemik izleği dönüp durmaya başladı, toprak altına girse bile çözülerek toprağa karışmasının ne kadar uzun zaman aldığını biliyoruz, bu durumda kemikten kopuş mümkün mü diye sorup durdum kendime. Bizim ülkemizde bu aktarım, çağ kulaklarını kapasa bile alttan ve en derinden duyulan sesler şeklinde gelip yerleşiyor zihinlere. Bu yüzden erkeğin baktığı noktadan kanayaklı olma durumu değişmiyor. Bu noktada da kadın meselesinin çözümü ancak yine kadının kendi elleriyle yeniden oluşturabileceği bir şey haline geliyor. Kan akıtarak, bağı keserek ve kemikleri un ufak hale getirerek. Bu bir direniş meselesi en başta, kadının kendi bedeninin bilgisiyle yola çıktığı, gündelik yaşantısındaki rutinleri kırarak devam ettiği ve sonunda içine hapsolduğu çerçeveyi genişletip dışarı, ait olması gereken dünyaya adım attığı bir mesele.

-Kanayak ilk etapta kadının kadına yaklaşmaya veya kadının kadını anlamaya yönelik bir kitap olduğu izlenimi verdi bana. Ben Evlat Kız Evlat öykünüz, Çarpmanın Etkisiyle öykünüz, Manıklar, Tamam Şimdi Buldum öykünüz… Tabii öyküler aynı zamanda anne-kız ilişkileri meselesini de konu ediniyor. Kadının kadınla kurduğu ilk bağın anne-kız üzerinden olduğunu düşünürsek oradaki ilişkinin sağlıklı oluşu toplumun kadına bakış açısını da belirliyor diyebilir misiniz?

Elbette bu ilişkinin doğru kurulmasıyla kadınların mücadelesi başka bir boyuta geçecektir. Burada, anne-kız ilişkisinde bir omuz omuzalık var aslında ama doğru noktalardan kurulamayan bir ilişki bu. Ben Evlat Kız Evlat öyküsünde bir rüya içi yüzleşme ve hesaplaşma var anneyle mesela. Yine doğrudan bir yüzleşme değil bu. Nesneler aracılığıyla. Kız evlat anneannenin hediye olarak verdiği çeyiz sandığının değersiz olduğunu anneye göstererek incitiyor onu. Kuşaklar arası bir hesaplaşma gibi. Ya da koltukaltlarında çıkan yüzgeci annenin ağdasından daha sancılı bir duyguya benzetiyor. Ağda da burada anne ve kızın bedenlerinin bebeklikten sonra tekrardan ilk buluşması. Bir tür iktidar gibi düşünüyorum ağda zamanlarını. Bedeni anneye tamamen açma, kadınlığı anneye ilk kez gösterme ve ağdanın acısıyla annenin kız çocuğunu ehlileştirmesi. Tamam Şimdi Buldum öyküsünde de anneyle yüzleşme doğrudan olamıyor, anneyi anlamaya çalışan kız çocuğunun annenin beynindeki parçayı eve getirişiyle başlıyor. Bunu önce evdeki semaver ile denemiş, onu karşısına alıp konuşmuş ama anneyle olan meseleyi bir türlü öğrenememiş. Annenin beyin parçasından öğrenmek dileği. Bütün bu noktalardan baktığımızda anne ve kız arasındaki ilişki erkten ve babadan azade bir ilişkiye evrilirse bu sağlıklı bağ kurulabilir gibi geliyor bana. İki kadının da baba-eş üzerinden tanımlanmadığı ve o omuz omuzalıkla birlikte kadın özgürleşmesinin mümkün olduğu bir ilişki istediğim.

-Bu kadın meseleleri üzerinden erkek meseleleri de ortaya çıkıyor aslında. Beklemek Çürütür öykünüz en etkilendiğim öykülerinizden biri oldu bu anlamda. Erkeğin arafta kalma hali kadınlara karşı oluşmuş bakış açılarıyla paralel olan bir mevzuu aslında ve erkeklerin erkek rolleri onlar üzerindeki büyük bir yük. Kadınları yaftalayan Kanayak’lılık biraz kırılabilse erkekler de özgürleşecek sanki. Ne dersiniz?

Gamze Arslan: Beklemek Çürütür öyküsü baba tarafından kimliksiz ve topraksız bırakılma öyküsü aslında. Ve hatta bir yüze sahip olamama öyküsü de biraz. Oğulun arafta kalma durumu babadan pay alamama, topraktan atılmayla ilişkili. Aslında burada toplumun ve babanın yüklediği belirlenmiş erkek rollerinden sıyrılmış bir karakter var. Topraktan kopması, yüzünün yarısında babadan eser bir çürük taşıması ve babanın oğul ile bağını koparması. Oğul bu erkek rollerinden ve kendisine öğretilen yapıp etmelerden sıyrılmasına rağmen orayı, kökeni istiyor hâlâ. Eski defterleri açıyor, babayla onu koparan olayın içinde kayboluyor ve babanın mektuplarını okuyup geçmişi kendince temize çekmeye çalışarak toprağını arzuluyor diyebilirim. Öykünün en başındaki kargayı öldürmemeye direnişi aslında babayı öldürmemeye direnişi biraz. O erkek rolünü ya da belki de o toprakları istiyor oğul, bu yüzden de finalinde kendini karganın gagasına bırakıyor. Yani babaya. Oğullar babadan ve topraktan olma endişesiyle toplumun yüklediği erkek rollerini bir yük olarak omuzlamayı göze alıyor galiba. Kızlar ise babadan ve yuva fikrinden azade bir anne-kız ilişkisi kurmayı diliyor. Bu durumda galiba toprak, yuva ve yurt meselesine gelip çarpıyoruz. Bu sınırlar, belirlenmişlikler kalktığı vakit ve toprak artık salt toprak olduğu vakit erkeğin sırtındaki erkek rolünün de yükü kalkar gibi geliyor bana.

-Öykülerinizde dili kullanma biçiminiz. Ressam Francis Bacon’ın iç organlarımızı dışarı çıkarıp bize göstermesi gibi Gamze Arslan’ın kurduğu (kurguladığı) dil içerden değil de, dışarıdan kurulmak istenen bir bağ sanki. Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri, Katı Ve Disiplinli Bir Organ öyküleriniz mesela… Dil kapalı kapılar ardında değil. Bilinçli mi bu yoksa anlatmak istediğiniz öykülere istinaden otomatik mi oluşmakta?

Bilinçli bir tercih ya da değil gibi bir saptamada bulunamam galiba. Sezgisel bir biçimde öykülerde içe, kemiğe ve ete gittikçe dil de kendini dışa, kabuğa itiyor gibi hissediyorum. Vahşeti anlatırken dilin gelip dayandığı sınır bu dış kabuk oluyor galiba. Kapalı kapılar ardında olanları anlatmak ancak dili o kapalı kapılar ardına sokmadan mümkün oluyor benim için.

-Kadınlar kendileri için belirlenen çerçeveleri, kodlamaları, yaftaları kırabilecekler mi? Daha da önemlisi aslında şunu sormak istiyorum. Bunu ilk olarak erkeklerin kafasında mı kırmamız gerekiyor yoksa kadınların kafasında mı? Kadınlar ile algı ilk olarak kadınların kafasında değişirse, sanki o zaman gerçekten bir şeyler değişmeye başlayacak. Ne dersiniz?

Kadının kendi bedeniyle, diliyle ve diğer kadınlarla kurduğu ilişki değiştiği vakit çerçeveler de genişleyerek, şekil değiştirerek kırılacak gibi düşünüyorum. Erkeklerin kafasındakileri kırarak değişimi arzulamak kadın bilincini yok saymak gibi geliyor bana. Bunun bir tür kısır döngüye dönüşmesi de mümkün üstelik. Erkeğin kadına bakışını değiştirmeye çalıştığınız vakit kendi varlık alanınızı genişletmektense, erkeğin çerçevesini genişletmiş oluyorsunuz. Fakat erkek bu değişime rağmen o çerçevede kalmaya devam etmek isterse o zaman kadına bakışı da eskiye dönmeye başlayabilir gibi. Yani erkek babadan ve eski kuşaklardan aktarılan çerçeveyi biraz genişletse bile, topraksız kalma endişesi onu yeniden çerçevesini daraltmaya götürebilir. Bu nedenle kadınların bedenleriyle ve diğer kadınlarla kurduğu bağın değişip, dönüşmesiyle gerçek bir kadın özgürleşmesinden söz edebiliriz. Bu da ilk olarak anne-kız ilişkisinin babadan ve erkek kardeşten bağımsız kurulması, onlar üzerinden belirlenen bir ilişki olmamasıyla mümkün sanki. Kısaca kadın çağlar boyunca methiyeler düzülen yuvayı, erkek ise köklerinin orada yattığına inandığı toprağı yok sayarak gerçek bir değişimi başlatabilir diye düşünüyorum.

-Dramaturg tarafınızla da ilgili konuşmak isterim. Yazar olmanız kadar önemli dramaturg olmanız. Nasıl besleniyorsunuz dramaturgluktan. Edebiyatınızı, yazarken sizi nasıl etkiliyor?

Dramaturgi bilgisi çok sezgisel bir bilgi galiba. Eğitim alırken de fark ettiğimiz bir şey bu, metin üzerine dramaturgi çalışması yaparak gelişebilen ama metin yazarken bir alt metin öreyim diye niyet edemeyeceğiniz bir alan. Metni bütün katmanlarına parçalayarak en derinde olanı, göstergeleri ve dilin kullanımının metne katkısını keşfedebilirsiniz. Fakat yazarken bu durumu bilinçli kullanmadığımı hissediyorum, öykülere alt metin kurmak maksadıyla yazmadan, sezgisel bir şekilde kurulduğunu fark ediyorum. Manıklar öyküsünde mesela Sütleğen bitkisinin aslında insan için zehir, birçok hayvan içinse zehirli bir şeyi yok etmeye yarayan bir panzehir oluşu, Sütleğen’in memesinden gelen sütün o toplum için zehir, kız çocukları içinse panzehir olmaya bağlanıyor. Dramaturgluk beslenilecek bir şey evet ama bir yandan da çok sezgisel bir şey. Metin için zehirli olanı görmek ve panzehrini de aynı metinde geçirmek gibi biraz.