Okuma süresi: 2 dakika

“Sıklıkla insanlar kendilerini bir “nesne” yapmaya çalışır, mesela “erkek” ya da “Fransız” veya “garson” gibi. “Kendimiz” ile bir çeşit heykel yaparız ve alıp bu heykeli dünyanın ortasına dikeriz. Dünya da sırası gelince buna cevap verir.”* Sanırım Dünya, hepimize ciddi bir cevap veriyor. Cemiyet mikrobuyla sosyal mesafemizi korurken, kendi iç yolculuklarımızda, iklimlerimizden geçip kim bilir belki kalabalıklıkları özlüyor ve insanın insana yakın olmasının hayatı daha keyifli hale getirdiğini hissediyoruz. Elbet günler kimi zaman, bir düzlüğe ufacık bir tepeden bakınca, bir konseri birinin omuzlarından görünce, her zaman geçtiğimiz caddeyi herhangi bir kattan izlediğimizde kapıldığımız genişlik hissini de sunuyor. Bu genişlik hissi bazen anlatılmayı bekleyen bir an oluyor. Zamanın dikişiyle tutturulmuş bir giysi gibi asla soyunmayan bir geyşa olarak karşımızda duruyor. Böylece sözcükleri ardı ardına sıralanırken aslında biraz da kat kat kumaşlar altında gerçekleri gizliyoruz. 

Dile Gelen

Kişisel takvimimde önemli bir yeri olsa da 21 Şubat, Anadil günüdür. Anadilimi severim lakin annemin anneannesinin konuştuğu dil, artık “ölü bir dildir.” Bir dille birlikte ölen nice deyimdir, bir halkın kavrayışıdır, sözlerdir, deyişlerdir. Bunların yitimi hele ki bizim gibi kültürünü kayıt altına almakta tembel bir toplumda aslında büyük bir zenginliğin yitimidir. Bugün nedense, artık ölü bir dil olan Ubıhça’da acaba birazdan anlatacağım tezatı açıklayan bir sözcük var mıydı diye düşünmeden edemiyorum. Aklıma kızımın yıllar önce mutfak masasının üstünde duran üç kalın cilt sözlüğe kafamı koymuş, dalıp düşünürken, 

“-Ne yapıyorsun?” diye sorması geliyor.

“-Sözcükler üstüne düşünüyorum.” diyorum.

“-Bence sen sözcüklerin üstüne yatıyorsun.” diyor. 

Yazmak, biraz da görünür kılma sanatı olduğundan, anadilimin sözcüklerini yatıya göndermek yerine anlatmak istediğime dönüyorum. Geçen yıl hemen hemen bu zamanlar, yanıma yaklaşan yaşlı bir amca, oldukça kısık bir sesle “Allah için bir ekmek parası ver kızım,” demişti hatırlıyorum da insanlığımdan utanmıştım. Bundan kısa bir süre önceydi:

“Art Basel Miami’de, bir muz duvara ‘duck tape’ adı verilen güçlü bir bantla yapıştırılmış ve “Komedyen” adlı bu eser 120 bin dolara alıcı bulmuştu.

Görünür kılmayı seçtiğim bu tezat için dilimizde bir sözcük arıyorum. “Sanat”sal bir çığır açmak için sırt dönülen insanlığı ifade edecek sert bir sözcük var mı diye düşünüyorum ama bulamıyorum. Yaşasaydı belki Ubıhça’da o sözcüğü bulabilirdim ama bunu bilmek artık mümkün değil.

Güne Bakmak

Güneş tüm tembelliğini giymiş üstüne gökyüzünden denize doğru ilerliyor. Birazdan sarılacak iki sevgili gibiler, deniz ve güneş. Sevincinden ışıl ışıl parıldayan denize bakıp, döngüleri birbirine bağlı canlılar olarak, evrenin özündeki yaşam enerjisini, akışı, maddeyi, ruhları, birbirini andırsa da her biri kendi içinde ayrı bir tümlüğün tadına varmış canlıların maruz kaldığı şiddetli tezatı kanıksamamalı diye geçiriyorum aklımdan. Bu nedenle, sözcüklerle gerçeğe kat kat giysiler giydirip yazıyorum. Her şeyin biraz da ol denmiş ve olmuş olduğu yeryüzünün yok olan sözcükleri ve yok olmayan tezatlıklarına rağmen var olan insanlığımıza -ama hangi insanlığımıza sahip çıkabilmek güzel. 

Egemen bilinç büyük eşitsizlikleri doğallaştırmak üstünden kurulur, denir. Özellikle insana ve insani olana özlem duyduğumuz günler içinde neyi doğallaştırmayacağımız bilgisi pek tabii kişiye özel. Bense, Camus’un bir sözüyle:

“Hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız. Ama görevimiz bunları yeryüzüne salıvermek değildir, ister kendi içimizde olsunlar, ister başkalarında onlarla savaşmaktır.”

Sağlıcakla kalmanızı diliyorum.

* s. 77 Yoshi Oida, Lorna Marshall, Oyuncunun Oyunları