Okuma süresi: 2 dakika

Zihninin girdaplarında dolandığı bir gün, alabildiğine harelenen denizin eteklerinde, elindeki şişeye bakıp gülümsediği anlardan biriydi. Darmadağın olmuş düşüncelerini, yere dökülmüş köşeli oyuncakları toplarcasına dolduruyordu gözüne ilişen ilk kovaya. Zaman zaman çalkalanan içecek, midesinde bir deniz savaşını komuta ettiği yanılgısına sürüklüyordu kendini. 

İsimleri tartıyordu dili, bağlaçları, zamirleri… hepsinden birer tanesini. Serinliğin tenini yavru bir kedi gibi yaladığını hissedebiliyor, tekrarlanan şarkıya dudaklarındaki ıslaklıkla eşlik ediyordu. “Sürsün bahar, sen gelirsin diye.” Duyduğu özlemi bastırmanın en mekanik halini keşfetmiş, gençten bir kaşifti o gün Beşiktaş sahilde. Âşık olmamış vapurlara anlatmak istedikleri vardı. Adına nice söz düzülmüş, solan güle bile atıfların yapıldığı bir kavramdı bu. Yaşama sirayet eden, sanki eskimeyen bir çerçeve gibi sarıp sarmalayan.

Bağırmak isteyip de nitelendiremediği duygular bütünü, elleriyle açıp okşamak istediği göğsünde öylece yumrulanmıştı. Bin bir anlatısını okumuştu üç harfin tüm cihanı dize getirdiğinin, kulağına çalınanları ilgiyle dinlemiş, melodilerde hüznüne, neşesine eşlik etmişti. Ama bacaklarını sallandırdığı suyun böylesine karıncalandığı olmamıştı hiç. Serinliğe aldırmadan gelip geçeni gözleyen çerezciyle konuşma dürtüsünü tarttı birkaç dakika. Onu tanımayan ama belki de çok iyi anlayan pembe kazaklı bir adamdı o. Sevecen bir tabiatı varmış izlenimi yaratmıştı onda, tabii şu an baktığı yer dünyanın aşırı romantikleşmiş bir versiyonu da olabilirdi. Kocaman bir gaz ve toz bulutu, hiçlikten var olsa da hiçliğe evirilmişti medeniyetler kurup yıkan kafatasında. Mavi ağaçlardan nitelendiremediği ama iyi bir his oluşturan dumanlar yayılıyordu. Her yüz değişebiliyor, herkesin hâkimiyeti istediğiyle sınırlanıyordu bazı bazı. Bunca çığlık, akıl almazlık yaratan birkaç sinir, aciziyetini yine bir insanoğluyla tadıyor, gerçeklik yüzüne ağır ağır batıyordu. Çehresine dokunan siyah, çekingen gözler, yıldızlarla dans ediyordu saniyeler döküldükçe.

Âşık Samsa’nın yaşadıkları geçti dalgaları kulağına dolan sulardan. Çevirdiği sayfalarda nasıl da büyülenmişti, Samsa ile bambaşka münakaşaları olmuştu o zamana kadar. Ama bu bir ilkti, Samsa rasyonelliği aşalı olmuştu elbet.  Fakat onun ayaklarının bastığı fikirlere olan bağlılığı, Samsa’nın hayalperestliğini dengelemişti hep. Oturduğu sahil boyu taş sütunlarda, kısa diyaloglarla kendine anlatılmak istenileni yavaş yavaş kavramaya başlamıştı. Âşık Samsa’nın yaşadıkları, dedi kendi kendine Âşık Samsa’nın yaşadıkları…

Bunca benzerliği nasıl bulduğunu, karşılarına aldıkları manzara böylesine farklıyken nasıl aynı ütopyalara sürüklendikleri konusundaki merakını gideremeyeceği korkusu düşmüştü bu defa da içine. Herkes aynı mavi ağaçlı sahilleri görüyor muydu ömründe bir kez? Peki ya onların dumanları hangi renkti? Karşısında oturdukları vapur haylazca göz kırpıyor gibi gelmişti bir anlığına. Soruları dağılmış, hızla kaçıvermişti bu aralıkta. İki farklı şişeyi tutuyorlardı ellerinde, üfledi belli belirsiz; daracık ağzına, üfledi belli belirsiz

Kilometrelerle kabaran gözyaşlarını çiçeklere saklamaya karar vermişti, tekrar damlasın diye yan yana oturdukları sahillerde. Ritme bıraktı kendini, Âşık Samsa oturuyordu bir vapurun ucunda, eline izi çıkmış küçücük bir şişeyle.