Toprak, bilimsel açıklamasına göre 4 yegane elementten yalnızca birisi. Ama doğaya baktığımız zaman sanki tüm maddelerin anası, bütün kusurlarımızla, acılarımızla, mutluluklarımızla bizi kucaklıyor.

Toprak, başlangıç noktamız. Bu başlangıçtan çok farklı insanlara dönüşerek, tekrar toprakta yani ana rahminde yerimizi alıyoruz.

Var olmanın yegane kaynağı toprak, bütün çirkinliğe, kana, savaşa rağmen insanı karşılayan, koşulsuz kabul eden tek şey belki de…

Toprağı anlamlandırmak için binlerce tanım konulmuş ortaya ve  herkes, onun bıraktığı etkiye tutunuyor. Kimisi savaşı öngörerek, toprakları, toplumları, dilleri ayrıştırarak birbirinden koparıp yalnızlaştırıyor. Oysa hepsi bir bütünken, o bütünün parçacıkları olarak var olmaları daha umut verici değil mi?

Toprak; dil bilmez, bayrak bilmez, savaş bilmez, hele tek türü hiç bilmez

Canlıları en doğal haliyle her zaman kucaklar. Onda binlerce tür var ve yekpareler. Sadece çeşitlenip çoğalmışlar ve bu onları daha güçlü yapmış. Tıpkı bir çınar ağacı gibi parçaların birleşmiş hali onda vücut bulmuş. Ama doğadan uzaklaşarak toprakları ve yegane ağaçları bölenler, varoluşun kanatlarını kopardılar. Ve bunu yüzyıllardır  şu şekilde açıklıyorlar:

“Ağaç, hasta onu kesip yenisini dikeceğiz. Hayatın döngüsü bu.”

İroni burada başlıyor. Toprağı ayrıştıranlar, hayatın döngüsünden bahsediyorlar(!)

Doğa’dan uzaklaşıp betonlaşmaya kalplerini bıraktıkları için hayatın döngüsünün beton olduğunu düşünen bir nesil hayal ediyorlar sanırım.

Dışarı çıkıp nefes alacak birkaç ağaç dışında,  devasa binalar yığınına bırakıyoruz kendimizi. Sanırım bu ayrışmadan en çok yıpranan ağaç, içindekileri bir gün kusacak. Barış ve birlik çağrısı yapan ağaçlar bunca yapılana dayanamayıp bir gün şiddet yanlısı olacak ve işte o zaman asıl can yakacak şey bu olacak.

Attila Marcel, filminde bu durumu özetleyen bir kesit geçiyordu: “Lanet olası tuvalet kapılarında bile  ‘Lütfen burayı bulduğunuz gibi bırakın.’ yazısını görüyoruz. Düşünsenize tuvalete bile kendi gezegenimizden daha iyi bakıyoruz.”

Bu alıntıda olduğu gibi var olmanın yegane kaynağı olan doğayı ayrıştırarak yok ediyoruz. Biz yapıyoruz biz, insan. Biz, gezegene ayak bastığımızda ağaçlar da topraklar da hepsi bir bütün halindeydi. Toprak, kupkuru ölü gibi görünürken; yağan yağmurla nasıl titreştiğine, kabarıp çiftler halinde ürün verdiğine, gökyüzünü nasıl seyrettiğine, mavinin tonlarına nasıl kapıldığına, yağan yağmurla nasıl güzel koktuğuna tanık olduk.

Ah çiçeği burnunda dünya! Yaşam ve ölümün simgesi olan toprağı bölerek; nefesimizi, ruhumuzu da böldük. Şimdi o katlettiğimiz doğaya betonlar dikerek, doğanın kalıntılarının bile yok edilmeye çalışıldığı yollardayız, tünellerdeyiz… Sanırım fark etmediğimiz nokta ise ölmeden çürüyoruz.