Dünyanın ve Türkiye’nin sayılı ormanlarından İğneada Longozu 3 bin 155 hektarlık bir alana yayılıyor. Trakya’nın yaşam kaynağı Istranca (Yıldız) Dağları ile Karadeniz arasında bulunan bu orman Türkiye’nin 39. milli parkı statüsünde. Istranca Dağları’ndan doğup Karadeniz’e akan dereler tarafından taşınan alüvyonların birikip, kışın sular altında kalması sonucunda oluşmuş İğneada Longozu, Kırklareli’nin Demirköy ilçesi sınırları içinde. İçinde barındırdığı türlerle bambaşka bir ekosistem olan bu orman, gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir doğa mirası.

Istrancalar üstünde kara bulutlar

Ancak tüm bu özelliklerine rağmen İğneada Longozu birbirine eklemlenerek büyüyen bir dizi tehditle karşı karşıya. Bunların başında 1970’lerden bu yana devam eden sürdürülemez bir sanayileşme ve kentleşmeye maruz kalan Ergene Havzası geliyor. Oysa bu havza bir zamanlar hem toprak yapısı ve topoğrafyası hem de aldığı yoğun yağışla Türkiye’nin en önemli tarım alanlarından biriydi. Artık Trakya’nın atardamarı sayılan Ergene Nehri’nin içinden binbir çeşit sanayi ve kentsel atık akıyor. Dolayısıyla bu topraklarda artık bırakın tarım yapmayı, yaşamak bile zorlaşıyor. Elbette ki bu kirlilik Istrancaları ve İğneada Longozu’nu da olumsuz etkiliyor.

Ergene Nehri
Ergene Nehri

Bir diğer tehdit ise mega kent İstanbul’un sürekli büyüyen nüfusu ve dolayısıyla artan su talebi. Nüfusu dünyadaki 171 ülkeyi geride bırakan mega kent iklim değişikliğinin etkisiyle görülme sıklığı artan ve şiddetlenen kuraklıkla birlikte civar kentlerden ek su arzı oluşturmaya çalışıyor. İstanbul Su ve Kanalizasyon (İSKİ), 1990’lı yıllardan bu yana Istrancalar’dan doğan yedi derenin suyunu (Düz, Kuzulu, Çilingöz, Elmalı, Sultanbahçe, Kazan ve Pabuç dereleri) Karadeniz’e dökülmeden önce setle toplayarak önce Terkos Gölü’nde sonra da İstanbul’a aktarıyor. İşin kötüsü İstanbul’un su talebi arttıkça, İSKİ, Istranca’nın başka su varlıklarına gözü dikiyor.

Başka bir tehdit dizisi de maden ve enerji projeleri. Maden ve taş ocakları Istrancaları çoktandır delik deşik etmiş durumda. Bu tabloya orman arazisine kurulmak istenen termik santral ve nükleer santral projeleri de eklenince hal iyice içinden çıkılmaz oluyor. Bu projeler gerçekleşirse orman yok olacak; toprak bu santrallerin atıklarının depolanması ile zehirlenecek ve soğutma amaçlı deniz suyu Karadeniz’den alınıp yine ona deşarj edileceği için deniz ekosistemi yüksek sıcaklıktaki kirlenmiş suyla geri dönüşü olmaz biçimde olumsuz etkilenecek.

Mevcut yasalar ve uygulamalar sorunu büyütüyor

Ergene Nehri’nin kirliliği dillere destan boyutlara varırken, nehrin temizlenmesi için başta STK’lar, üniversiteler ve meslek odaları çeşitli girişimlerde bulundu. Nihayet 2011 yılında yayımlanan 2011/10 Genelgesi ile nehre atık su bırakan tesislere kritik zorunluluklar getirildi. Ancak 2014 yılında Ergene Nehri’ni 2 yıl daha kirletme izni çıktı. Yani 6 Mayıs 2016 tarihine kadar sanayi atıklarının ve evsel atık suyun Ergene Nehri’ne arıtılmadan bırakılması yasal. Şimdiye kadar Ergene’nin suyunu temizlemede samimi adımlar atılmadığı gibi, son günlerde gündeme gelen atık suların Marmara Denizi’ne derin deşarjı projesiyle de sorun hasıraltı edilip başka mecralara öteleniyor.

Bununla da kalmayıp, başta İğneada Longoz’u olmak üzere tüm Trakya ile birlikte Karadeniz’i ve Marmara Denizi’ni besleyen su varlıkları üzerinde İstanbul’un baskısı büyüyor. Akarsular ve longoz sularının denizle karıştığı alanlar ise balıkların üremesi, beslenmesi ve balıkçılık açısından elzem yerler. Taşkın önleme amacıyla bile olsa bu su varlıklarına baraj kurmak, ekosisteme ve ondan beslenen kırsal kesime büyük zararlar verecek. Zaten hukuksal gelişmeler de bu zararın önünü açıyor. Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği de 26 Ağustos 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak değiştirildi. Bu değişiklikle birlikte koruma değil, kullanma odaklı düzenlemeler devreye girdi. Örneğin sulak alanların çevresindeki faaliyetleri tanımlayan koruma bölgelerinden “Tampon Bölge”nin eski yönetmelikte en az 2500 m olan sınırı, muğlak ve kötü kullanıma davet eden “2500 metreyi geçmemek üzere” ifadesi ile değiştirilerek, pek çok ekonomik faaliyetin önü açılmış oldu. Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu ile ise “doğal sit” statüsünü ortadan kaldırarak (ülkedeki 1261 Doğal Sit Alanı üzerindeki koruma kalkanı kalkmış oldu), doğal alanları baraj ve HES gibi projelere açık hale getirdi. Bir de Su Kanunu Tasarısı var. Bu tasarının kabulüyle birlikte “havzalar arası su aktarımı” yasallaşacak.

İğneada Longozu 2
İğneada Longoz Ormanları

Madencilik ise 2004 yılında Maden Kanunu’nda yapılan değişiklikle kısıtlamalardan kurtularak, Trakya’nın su toplama havzalarını kirletiyor ve orman alanlarının azalmasına neden oluyor. 2010 yılında yürürlüğe giren Yenilenebilir Enerji Kanunu ile de milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiat koruma alanları, muhafaza ormanları, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, özel çevre koruma bölgeleri, doğal sit alanları gibi özel hukuksal düzenlemeler ve uluslararası sözleşmelerle korunması taahhüt edilmiş alanlarda yenilenebilir enerji yatırımlarına izin veriliyor.

Ne yapılmalı?

Türkiye’nin yüzölçümünün sadece yüzde 5’ini oluşturan bu alanların da korunamayacak olması hepimizin geleceği açısından endişe verici. İşte hem Türkiye’de, hem de Karadeniz’e komşu diğer ülkelerde hükümetlere koruma görevini hatırlatmak için çeşitli sivil toplum ve gönüllü kuruluşlar birçok faaliyet yürütüyor. Türkiye’den Samsun Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği’nin yürüttüğü, Avrupa Birliği tarafından desteklenen Temiz Nehirler – Temiz Deniz Projesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Gürcistan’dan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiriyor. Zira geleceğimiz sadece devlet yetkililerine ve yerel yönetimlere bırakılamayacak kadar değerli.

Son kırk yıl içinde ülke sınırları dahilindeki sulak alanların yarısının (Marmara Denizi büyüklüğünde) yok olduğunu hesaba katarsak, durumun vahimliği daha da netleşiyor. Sadece Türkiye’yi değil Karadeniz’e kıyısı olan pek çok ülkeyi de yakından ilgilendirmesi gereken bu olumsuz gelişmelere karşı mücadelede uluslararası aktörlerin kolektif çabaları her zamankinden daha fazla önem taşıyor.

Kurtuluş yok tek başına. Ya hep beraber ya hiç birimiz!

Önceki İçerikSize kızgınım hem de çok!
Sonraki İçerikBudapeşte’nin huzurlu parkları
Avatar
Lisansını Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı dalında (1996) yapan Akgün İlhan önce Hacettepe Üniversitesi Eğitim Programları bölümünde (2002) ve sonra İsveç Enstitüsü bursu ile Lund Üniversitesi Uluslararası Çevre Bilimi (2005) ana bilim dalında yüksek lisanslarını tamamladı. UNESCO Su Bilimleri Bölümü’nde (Paris) tüm dünyada 100’den fazla büyük nehir havzasını kapsayan su yönetimine halk katılımı temalı “Çevre, Yaşam ve Politika için Hidroloji” (HELP) adlı projeyi yürüten İlhan, 2009’da Barselona Otonom Üniversitesi Çevre Bilimleri ve Teknolojileri Enstitüsü’nde Politik Ekoloji dalında doktorasını Katalan Hükümeti bursu ile tamamladı. İlhan, 2005 ile 2008 yılları arasında Avrupa Birliği fonlu Bütünleşik Sürdürülebilirlik Değerlendirme Yöntem ve Araçları (MATISSE) adlı projede araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı yıllarda İspanya’da (2006-2009) Eco-union adlı STK’da profesyonellere yönelik eğitim programları da veren İlhan, 2010 yılındaTürkiye’ye dönerek Su Hakkı Kampanyası’nda (İstanbul) çalışmaya başladı. Akgün İlhan 2010 yılından bu yana Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, Ekopotamya Ağı ve Su Hakkı Kampanyası’nı temsilen pek çok uluslararası toplantıya katıldı. Çeşitli dergi ve kitaplarda yazıları olan İlhan, Yeni Bir Su Politikasına Doğru: Türkiye'de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler (2011) adlı kitabın yazarıdır.