Roman, öykü, inceleme türlerinde eserler veren ve eserleri Sait Faik Hikaye Armağanı, Yunus Nadi Roman Ödülü, Notre Dame de Sion Ödülü ve Sedat Simavi Edebiyat Ödüllerine layık görülen Murat Gülsoy ile yayıncılık ve editörlük üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Murat Gülsoy, Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde profesör olmasının yanı sıra, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliği ve Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin de müdürlüğü görevlerini sürdürmektedir.

Meltem: Merhaba Murat Hocam, size yayıncılık hakkında birkaç soru soracağım.

Murat Gülsoy: Tabii, istediğin kadar sorabilirsin.

Öncelikle klasik bir soruyla başlayacağım.  Boğaziçi Yayınevi’nin genel yayın yönetmeni olduğunuz için de size bu soruyu sormam gerektiğini düşünüyorum. “Türkiye’de yayıncılık” hakkında genel olarak düşüncelerinizi almak istiyorum. Türkiye’de yayıncılık nereye gidiyor?

Geniş bir soru tabii bu. Şöyle bir yerinden başlayabiliriz. Yayıncılık Türkiye’de çok gelişen bir sektör, bir kere bunu teslim etmek lazım. Her geçen gün daha da ilerliyor. Ben 80’li yılları bir okur olarak hatırlıyorum, ancak 90’lı yılların başında da bir dergi yayımcısı olarak piyasanın içine girip içerden görme imkanını bulmuştum. 90’lı yıllarla 2000’li yılları ve bugünkü durumu kıyasladığım zaman çok büyük bir gelişme var. Gelişmeden neyi anlıyoruz; kitap basım adetlerinin çoğalmasını ve kitap başlıklarının çoğalmasını anlıyoruz. Mesela 90’lı yıllarda sekiz- dokuz bin farklı başlıkta kitap yayımlanıyorken günümüzde bu altmış bin civarında farklı başlığa çıkmış durumda. Bu tabii ki de önemli bir rakam. Genç bir nüfus var, özellikle kitap okuru dediğimiz insanların büyük  bir bölümü okula giden  gençlerden oluşuyor. Orta, lise ve asıl üniversite öğrencileri potansiyel olarak en çok okuyan kesimler. Okur gittikçe artıyor ama sorunlar yok mu, var tabii. Ben hep seksenli yıllara göre iyileştiğini söylüyorum ama gerçekten ulaşılması gereken seviye bu mu tartışılır. Bir de nitelik nicelik sorunu var.

Evet, sıradaki sorum da buydu zaten. Yayımcıların da sayısı her geçen gün artıyor, sürekli yeni yayınevleri kuruluyor, yeni kitaplar basılıyor, yeni yazarlar kitap çıkarıyor. Nicelikte bir artış olduğu açık ancak sizce yayıncılık nitelik olarak da artıyor mu yoksa yerinde mi sayıyor?

Ben nitelikle niceliğin beraber gittiğini düşünüyorum. Nicelik ne kadar artarsa onun içindeki nitelikli eserlerin ortaya çıkma şansı daha da çoğalıyor. Sektörün güçlü ve büyük olması lazım. Yani şuradan ölçebilirsiniz; seksenli yıllarda ilk kez kitap fuarı İstanbul’da bir otelin alt katındaki fuayesinde yapıldı, uzun yıllar da orada devam etti. Sonra Tepebaşı’na taşındı, orada da bir iki saatte dolaşabileceğiniz iki salondan ibaretti. Şimdi yapılan kitap fuarlarına bakıldığı zaman bir gün içerisinde tamamını gezmenin neredeyse imkansız olduğunu görüyorsunuz.

Evet yayınlar çoğaldı, yayıncılık büyüdü. Nitelik ve nicelik anlamında bakılırsa da gelişme var ama benim arzu ettiğim seviyede değil. Bu artan kitap başlıklarının büyük bir bölümü popüler kültürün en değersiz, kolay tüketebilen, yanıltıcı, insanların daha çok inançlarını sömürmeye dayalı konularını içeriyor. Bu her anlamda böyle yani değerli güncel bilim kitaplarından daha çok astroloji, kuantum saçmalıkları var; değerli inceleme kitaplarından daha fazla komplo teorileriyle ilgili kitaplar var, değerli edebiyat eserlerinden daha çok yüzeysel romanlar var… Yine de bu kadar  çok üretimin içinde nitelikli eserler de yayımlanıyor. Birincisi ne değişti 20-30 sene içerisinde yayıncılıkta? Çevirilerin kalitesi arttı, yayınevleri daha kurumsal yerler haline geldi. Eskiden 80’li yıllara kadar yurtdışındaki bir yazarın telifini satın almak falan yoktu, gidip istediği gibi kitap çevirip basıyordu yayınevleri. Bunun dezavantajı şu: siz bir yabancı eserin telif hakkını alıp bastığınızda aslında sadece yazarına bir ödeme yapmıyorsunuz aynı zamanda, o kitabı doğru, eksiksiz bir şekilde çevireceğinizi taahhüt ediyorsunuz. Yoksa eskiden basılmış kimi eserler vardır, özetini çıkarmış basmış, içinde bazı bölümler yok. Niye? Bu bölümler bizim okurumuza hitap etmez ya da ters düşer diye… Ya da daha basit nedenlerden dolayı, örneğin çevirmesi zor gelmiş… Ya da kitap çok kalın oluyor gibi gerekçelerle keyfi olarak kesip yayınlamak söz konusuydu. Bunlar yayıncılık için felaket şeyler. Artık bunlar aşıldı. Şu anda yayın piyasasında bandrol meseleleri çok sıkı, kendi kendinize öyle kitap basamıyorsunuz artık. Tabii korsan hâlâ sorun ama en azından belirli kurallar dahilinde iyileşme gözüküyor.

Yayın dünyasında gördüğünüz en büyük problem nedir? Ve bu soruna nasıl bir çözüm önerisi sunabilirsiniz?

Dağıtım. En büyük sorun her zaman dağıtımdır. Kitapçı sayısı az, büyüklükleri, raf sayıları yeterli değil. Kitapçılar sadece kâr amacı güden yerler olduğu için hep çok satan kitapları sipariş edip az satabilecek ama nitelikli kitabı dükkanlarında bulundurmuyorlar. Yani böyle bir lüksleri yok. Bir takım tekelleşmeler var. Kitapevi zincirleri kuruldu ve bu iyi bir şey bir yanıyla çünkü Türkiye’nin 300-400 noktasında organize bir şekilde kitapçılar açıldı ama bir yandan da tekel olmasının getirdiği bir kısıtlılık da var. Her tür kitabı orada göremiyorsunuz çünkü onların da bir önceliği var. En çok satılan kitaplara öncelik veriyorlar.

Kitapların fiyatlarını en çok arttıran unsurlardan bir tanesi dağıtım. Çok büyük bir yüzdesini alıyor, neredeyse yüzde ellisini. Kitabın kapağında gördüğünüz 10 liralık etiketin 5 lirasını dağıtımcının aldığını düşünün. Geri kalan 5 liranın 2,5 lirasını matbaacının, 1 lirasını yazarın aldığını, kalan kısmını da yayımcının aldığını düşünün. Rakamlar böyle olunca yayımcılar da risk almaktan imtina ediyorlar. Fakat bir yandan da birçok küçük, butik, ilginç yayınevi çıktı. Onların yayınlarını da ben ilgiyle takip ediyorum.

Kültür ve sanata genel olarak yatırım yapılmayan bir ülkede  yaşıyoruz ne yazık ki. Peki Türkiye’de bir yayınevi olmanın zorlukları nelerdir sizce?

Birçok zorluğu var. Maddi olarak tabii zorluğu var. Öncelikle yayımcılık şöyle işliyor: kitabı basıyorsunuz, diyelim ki 1000 tane bastınız, 500 tanesini dağıtıma veriyorsunuz, kalanı deponuza koyuyorsunuz. Dağıtıma verdiklerinizin satılmasını bekliyorsunuz. Depolarınızda sürekli kitap bulundurmak zorundasınız, kasayı sürekli beslemek zorundasınız. Ticari olarak bu çarkı döndürmek oldukça zor, özellikle bizim gibi yani Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi gibi ciddi kültürel ve bilimsel yayıncılık yapan yayınevleri için bu çok zor. Çünkü bu tür yayınların hiçbiri bestseller olamaz, yani böyle bir şansları yok. Bastıkları kitaplar yüz binlerce satılacak kitaplar değil. Bizim akademik kitap ve dergilerimizin dışında herkese hitap eden güncel bilim, edebiyat ve inceleme kitaplarımız da var. Bunları tabii sürdürebilmek zor, öyle bir özel destek yok. Ama şu olsaydı çok güzel bir destek olurdu, olması gerekeni söyleyeyim. Bir ara yapılıyordu, şimdi bir miktar yapılıyor ama yeterli değil. Türkiye’de birçok kütüphane var, il kütüphaneleri var, okul kütüphaneleri var, üniversite kütüphaneleri var. Eskiden devlet yayımladığımız her kitaptan alıyordu kütüphanelere, dergilere de abone oluyordu. Bunları arttırabilsek, her çıkan kitabımızdan birer tane kütüphanelere satın alsa devlet zaten bizim gibi bir yayınevinin en büyük sorunu hallolmuş olur ama bu pek öyle gitmiyor.

Bu yurtdışında yapılan bir şey aslında ama bizde pek yürümüyor sanırım.

Tabii, hele akademik kitaplar hep öyle gider zaten, o yüzden pahalıdır, kişi olarak alamazsınız. İngilizce yazılmış akademik kitaplar incecik ama çok pahalıdır, niye, kütüphaneye alınıyor çünkü. Genellikle siz de gidip kütüphaneden edinip okuyorsunuz.

Peki genel yayın politikalarını beğendiğiniz yayınevleri var mıdır?

Çok var. Can Yayınları edebiyat açısından çok oturmuş, Türkiye’nin en köklü yayınevlerinden birisi, her geçen gün de kendini yenilemeyi başarıyor. İş Bankası Yayınevi keza öyle. Yapı Kredi Yayınevi bir zamanlar çok çok daha iyiydi şimdi de iyi işler yapıyor. Bunların dışında küçük yayınevleri var Monokl, Helikopter, Jaguar, Notos Kitap, Norgunk gibi… Bunlar ilgiyle takip ettiğim nokta atışı yapan ilginç yazarları bulup çıkaran yayınevleri. Bu tabii editörlük meselesi. Yayın yönetmenlerinin dünyayı nereden gördüğüyle bağlantılı. Biliyorsunuz ülkemizdeki kitapların yüzde ellisi çeviridir. Bu da bizim için dünyayı tanıma konusunda önemli bir kapı.

Biraz da yazar- editör ilişkisine değinmek istiyorum. Can Yayınlarından birçok kitabınız çıktı. Şimdiye kadar da birçok editörle çalışmış olmalısınız. Yazdıklarınızı editöre teslim ettikten sonra sizin için nasıl bir süreç başlıyor? Ve editörün müdahalesinin bir sınırı var mıdır sizin için?

Bu çok değişkendir, yazardan yazara editörden editöre değişir.  Amerikan editör geleneğiyle Avrupa geleneği birbirinden biraz farklıdır. Amerikan editör geleneği biraz daha fazla müdahil olur, editör çok daha fazla müdahale eder. Avrupa’da ise müdahale pek hoş karşılanmaz, daha sınırlıdır. Türkiye’de de yayıncılık biraz Avrupa stiline benzer. Çok fazla müdahil editörden hoşlanmıyor genelde yazarlar. Fakat benim durumum şöyle: ben zaten yayınevine teslim etmeden önce yakın çevremdeki editörlük yapmış yazar arkadaşlarıma mutlaka okutuyorum yazdıklarımı, en az üç kişiye. Onların görüşlerini, eleştirilerini kimi zaman müdahalelerini dinliyorum. Bazılarını yapıyorum bazılarını yapmıyorum ama onların süzgecinden geçtikten sonra artık ben yayınevine teslim ettiğim zaman çok az bir edisyon payı kalıyor. Ama ilk zamanlarda, ilk 1999 yılında yayın yönetmenine verdiğimde kitaplarımı, onlar öykü kitaplarıydı, 2. kitap için bir öyküyü çıkarmamı istedi, bu öykü çok ağır dedi. Bu Kitabı Çalın kitabındaki “Yazarın Belleği” isimli bir öyküydü bu. Ben de o kalsın dedim, onu yazıyla ilgilenen insanlar sevecekler, biliyorum bu kitap için ağır ama bu da benim kaprisim olsun dedim. Ondan sonra bu kitaba Sait Faik Hikaye Armağanı verildi ve jüri adına konuşma yapan rahmetli Füsun Akatlı konuşmasında özellikle Yazarın Belleği isimli öyküye atıfta bulunarak bu kitabın neden önemli olduğunu anlattı. O anda göz göze geldik yayın yönetmeniyle. Çünkü biliyordum, evet belki her okur için çekici olmayacak, biraz ağırlaştıracak ama okumayı seven, yazıyla uğraşmayı seven insanlar için hoş olacak. Aslında sonra da şöyle oldu: benim okurlarım ya da kitabı okuyanlar o öyküyü çok beğenerek okudular. Sonuçta yazar kendi okurunu da oluşturuyor, kendi okurunu buluyor, birbirinizi buluyorsunuz. Herkese hitap etmek değil amaç. Fakat yayın yönetmenleri kimi zaman farklı motivasyonlarla hareket edebilirler. Daha fazla insana ulaşsın da isteyebilir ya da gerçekten senin yapmak istediğin şeyi en iyi şekilde ortaya çıkarmana da yardımcı olabilir. Dediğim gibi bu editörden editöre yazardan yazara değişiyor.

Yakın zamanda Amerikalı bir yazar olan Raymond Carver‘ın bir öyküsü üzerinde editörün yayın öncesi yaptığı değişiklikler yayımlandı. 2 sayfa var, kıpkırmızı, her şeyi çizmiş neredeyse. Belki 2 sayfanın içindeki 200 kelimeden 2  tanesi kalmış. Yeniden yazmış. O tartışılıyordu, bu şimdi Raymond Carver’ın mı yoksa editörün mü? Amerika’da böyle fazla müdahil bir durum söz konusu. Bunların tabii anekdotları çoktur. En meşhurlarından bir tanesi de Sineklerin Tanrısı romanının yayımlanma macerasıdır. Bir sürü yayınevinden reddedilir dosya. Ve meşhur Faber And Faber Yayınevinde yeni işe başlamış genç bir editör bir gün atılacaklar kısmında bu dosyayı görür. İsmi de bambaşka bir şey. Daha önce yayınevinde bu dosyayı okuyan kişi şöyle bir not bırakmıştır dosyanın üzerine: “3. Dünya Savaşı sonrasında çocuklar bir adaya düşüyor, çok sıkıcı, saçma sapan, çöp.” Editör dosyayı okur, kitabı beğenir ama sorunları vardır kitabın. Yazarı çağırır ve der ki bu kitabın başındaki 3.  Dünya Savaşı sahnelerini atalım. Sineklerin Tanrısı bir adaya düşen çocuklarla başlar, cennet gibi bir adadır, çocukların  hepsi oğlan çocuğudur ve biz bilmeyiz nereden düştüklerini, bir kaza eseri oraya düştüklerini anlarız sadece. Başta oyun oynarmış gibi başlayıp kurtulana kadar da karınlarını doyurmak için domuz avlarlar ve bir süre sonra vahşileşmeye başlarlar. Kendi kabilelerini kurarlar. Roman da aslında insanın içindeki bu hayvani duyguları anlatır. Ama başında yazar William Golding uzun bir 3. Dünya Savaşı tasviri koymuş, uçaklar birbirini bombalıyor vs. Editör de diyor ki atalım bunu, adayla açalım romanı, ismi de Sineklerin Tanrısı olsun. Yazar hepsine tamam diyor, sonra Nobel konuşmasında teşekkür edecektir o editöre. Editör yazar ilişkisi çok verimli olabilir. Açık olmak lazım ama her söyleneni de yapmak zorunda değilsin.

Ve son olarak da dijital yayıncılık hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Uzun yıllardır dijital yayınların basılı yayınları azaltacağını duymaktayız fakat henüz böyle bir şey olmadı. Sizce dijital yayıncılık ve basılı yayıncılık arasındaki ilişki bir tamamlayıcılık ilişkisi mi yoksa bir çatışma mıdır?

Değişik veçheleri var bunun. Mesela akademik ortamda gerçekten artık kağıda basılı bir makale görmüyoruz, ben yıllardır kağıda basılı makale okumadım. Hepsini PDF olarak indiriyoruz internetten ve bu çok hız kazandırıyor bize. Ayrıca da boşuna ağaç kesilmemiş oluyor. Fakat kitap yayıncılığında pek böyle olmadı, beklenildiği gibi gelişmedi. Bunun birkaç nedeni var, bir tanesi gerçekten kitap okuma alışkanlığıyla ilgili bir şey. Nesnenin kendine özgü bir etkisi var insanın üzerinde. İkincisi, yayıncıları özellikle bu konuda geri bıraktıran şey şu: bir kere sayısal ortama kitabı koyduğunuz anda çoğaltılıyor. Hiçbir şifreleme, hiçbir güvenlik önlemi onun çoğaltılmasına engel değil. Çoğaltıldığı anda onu satamayacaksınız, satamadığınız anda da sektör yok olacak.  Nasıl basacaksınız bir sonraki kitabı? Korsanın önünü açıyor bu. O yüzden de dijital yayıncılıkta ilerlemenin yavaşladığını söylemek mümkün. Nasıl aşılır bilmiyorum ama tabii ki hepimiz bilgisayar ve tablet kullanıyoruz, en çok da akıllı telefon kullanıyoruz. Bu teknolojik araçlar kendi ortamlarını da getiriyorlar. Ama ben basılı kitabın yok olacağını zannetmiyorum tam tersine hepsi bir arada olacak diye düşünüyorum. Nasıl ki sinema çıktıktan sonra edebiyat yok olacak denildi ama sinema kendisi bambaşka bir sanat dalı oldu, tiyatro yok olacak denildi ama tiyatrolar da ağzına kadar dolu. Hatta plaklar yok oldu cd’ler çıktıktan sonra ama şimdi cd yok oldu plaklar geri döndü. Kültürel imkanlarımızı terk etmiyoruz aslında, bir süre birine yükleniyoruz ama ötekini de unutmuyoruz, öteki de arkadan geliyor, varlığını sürdürüyor. Bence sürekli çeşitleniyor. Kapitalist dünya böyle bir şey, çeşit üstüne kurulu, sürekli eski bir şeyi tekrar gündeme getirip satmak zorundasın. O yüzden de basılı kitabın yok olacağını zannetmiyorum.

Sorularım bu kadar Hocam. Bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.