Okuma süresi: 6 dakika

Robert Musil’in Niteliksiz Adam eseri, başından sonuna kadar insanı büyüleyen ama bir yandan da dönemin çelişkilerini ironik bir dille ifade eden bir başyapıt olmasının yanı sıra benim için önemli bir değere daha sahip. O da Türkçeye çevrilmesi neredeyse imkansız diye bakılan bu eseri bize kazandıran Sevgili Ahmet Cemal’i bu vesileyle tekrar anabilecek olmamdır. Üniversite sıralarında derslerine katıldığım, sonrasında Moda’daki evinde fırsat buldukça bir araya gelerek sohbet ettiğimiz ve 2017 yılında kaybettiğimiz Ahmet Cemal’in yaklaşık on sene gibi bir sürede çevirisini tamamladığı Niteliksiz Adam eseri bu yüzden benim için fazlasıyla değerlidir.

Ahmet Cemal

Niteliksiz Adam ile ilgili birkaç noktaya değinmeden önce Robert Musil’i kısaca anlatmakta fayda olacaktır. 

Robert Musil, 1880 yılında doğan Avusturyalı bir yazardır. Aynı Kafka gibi tüm eğitim hayatını babasının istediği gibi planlamış ve makine mühendisi olmuştur. Daha sonra ise Berlin Üniversitesi’nde felsefe, psikoloji, matematik ve fizik okuyarak psikoloji alanında doktora yapmıştır. Edebiyatta ilgileri üzerine henüz 26 yaşında iken çeken Musil, hayatı boyunca kitaplarından edindiği gelirle geçimini sağlamakta zorlanmıştır. Modern edebiyatın kurucularından biri sayılan Musil, ne bilime karşıdır ne de felsefeye ama çağının birer dogma haline getirdiği saplantıları nedeniyle bu iki ışığın onları artık körleştirdiğini savunurcasına topluma eleştiri oklarını savurur.  Örneğin; bilim ve felsefe alanlarında kapsamlı bir eğitim almış olan Robert Musil bunu “çok yönlü bilgisizlik” olarak değerlendirir. 

Musil, eleştiri oklarını sadece bilime, felsefeye değil aynı zamanda topluma ve devlete de sıkça savurur. Örneğin; 1919 yılında Musil, bir denemede şöyle yazmıştır: “Kapalı gözleriyle halklarının nöbetini tutan bu uykulu devlet, gerçek anlamda sertlik ve zorbalık rejimi bunalımları geçirmekteydi; ipin ucunu her kaçırışında ve hiçbir çare bulamayışında durum böyle oluyordu.

Ve bir keresinde de şöyle yazar: “İnsanın başından aşmış olan, yalnızca devlet mekanizması, ekonomik ve politik iktidar gruplarının, anonim bir aygıtın artık ne olduğu anlaşılmayan, uygulamada denetlenebilir olmaktan çıkmış gücü değildi; demokrasi bir yanılsamaya dönüşmüştü, artık bireyin gerçekte oyuyla belirleyebileceği hiçbir şey yoktu.

Musil’in bu düşünce ve tutumunu ise Niteliksiz Adam’ın satırlarında oldukça fazla görebiliriz. 

Niteliksiz Adam eseriyle ilgili de kısaca bilgi verecek olursak; Niteliksiz Adam, modernizmin roman alanındaki birkaç başyapıtından biri sayılmaktadır. Yirminci yüzyıl romanının kurucuları arasında yer alan Musil, 1921 yılından başlayarak ölünceye kadar Niteliksiz Adam üzerinde çalışmış, romanın ilk iki kitabı 1930’da, üçüncü kitabı ise 1933’te yayımlanmıştır. Tamamlanmadan kalan dördüncü ve son bölümün yayımlanması ise ancak aradan neredeyse yirmi yıla yakın bir süre geçtikten sonra gerçekleşebilmiştir.

Niteliksiz Adam eseri çağın alegorisidir.

Niteliksiz Adam eseri bir çağın alegorisidir. Çünkü tarihteki bir dönüm noktasını işlemekle kalmamış, aynı zamanda akıl çağını her yanıyla sorgulamaya çalışmıştır. Örneğin; bunu romandaki “Adına Yeni Çağ Denilen Saçmalık” adlı bölümde şu şekilde dile getirmiştir: “O sırada öne çıkan kişiler arasında etkin bir ruhtan yana eğilim vardı; beyniyle çalışan insanın yalnızca midesini düşünen insanı yönetme yetkisini ele geçirme görevinin bilincine varmıştı.” 

Aslında Musil’in sadece bu cümlesi değil, neredeyse romanın tamamı çağı eleştiren, sorgulayan cümleler ve diyaloglarla doludur. Zaten Musil’in romanda kurguladığı ülke İmpkralya da bunun temsilidir. 

Musil tarafından “İmpkralya” diye adlandırılan, gerçekte 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında artık çöküş sürecine girmiş olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu simgeleyen bir ülkede Musil, modernizm sürecindeki bir toplumun ve bireyin tüm çalkantılarını sergilemeyi amaçlar. Bu arada İmpkralya çevirisi ile ilgili Ahmet Cemal özellikle şunu belirtmiştir: “Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ile Macaristan Krallığı’ndan oluşan bir monarşi niteliğini taşıdığından, resmî adında Kaiserlinch und Koniglich (kısaltılmışı K.u.K) sıfatlarını taşıyordu. Musil, Niteliksiz Adam romanında bu imparatorluk için sıfatların baş harflerinden bir mizah öğesi olarak Kakanien adını türetmiştir. Ben, aynı adı Türkçeye çevirirken, aynı sıfatların Türkçelerinden yararlanarak İmpkralya adını kullandım.”

Musil ile Zweig için geçmiş zamandaki Avusturya bir ütopya mıdır?

Musil ile hemen hemen aynı dönemde yaşamış Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Dünün Dünyası adlı otobiyografik eserinde, çocukluğunun Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dönemini anlatırken hüküm süren aristokrat kültürün kalitesinden, toplumun kültür ve sanata verdiği önemden bahsederken o günleri özlemle anar fakat ilerleyen yıllarda başlayan yozlaşmanın kültüre ve topluma verdiği zararları da üzülerek belirtir. Musil de aynı Zweig gibi kültürde ve toplumda başlayan yozlaşmadan rahatsız olur ve Niteliksiz Adam eserinde bu yozlaşmayı ironik bir dille eleştirir. 

Stefan Zweig

Niteliksiz Adam bir nihilist midir?

Niteliksiz Adam aslında Nietzsche’nin görüşlerinin çoğunun romanlaşmış hali gibidir. Yozlaşma, değersizlik, hiçlik, ruhsuzluk, yazgı, ahlâk, yeni ve eski gibi birçok kavram aslında Nietzsche’nin düşüncelerini yansıtır. Bu da insanı ister istemez şu düşünceye götürmektedir: Acaba Musil, Nietzsche’den mi fazlasıyla etkilenmişti yoksa Nietzsche’nin toplum ve kültür yapısıyla ilgili gelecek öngörüsü mü gerçekleşmişti?

Niteliksiz Adam’ın baş kahramanı Ulrich kendini niteliksiz olarak tanımlar. Hatta romanın bir cümlesinde tek niteliğinin niteliksizlik olduğunu ifade eder. Romandaki şu cümle de bu görüşü fazlasıyla desteklemektedir: “Ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı.”

Niteliksiz Adam “hiçliğin” romanıdır.

Romanın konusu ise oldukça tuhaftır. Aslında tuhaf denebilecek kadar da basittir. Konusu hiçliktir. Roman, bir araya gelen bir sürü aristokrat insanın onca şeyden sonra hiçbir şey yapamaması üzerine kuruludur. Konuyu biraz daha açarsak; Ulrich’in de (babasının zoraki teşvikiyle) içerisinde bulunduğu bir grup aristokrat, İmpkralya’nın 60. yılını kutlamak amacıyla tasarlanan “Paralel-Eylem” komitesini kurarak, bu konudaki etkinliklerin ne olacağı üzerine derin düşüncelere gömülür ve sık sık kendi aralarında yahut bir araya geldikleri büyük toplantılarda bu konuyu enikonu tartışıp dururlar. Romanda çok sayıda karakter, olay ve diyalog vardır. Fakat hiçbiri aslında konuyu çok fazla etkilemez. Musil, bu karakterleri o çağın insanlarının düşünce, davranış ve tutumlarını sergileyecek, böylece ana konuyu ayakta tutacak sütunlar gibi kurgulamıştır.  Romanda birçok farklı insan ve düşünce biçimleri olmasına rağmen hepsinin ortak özellikleri çağın hastalığına yakalanmış olmalarıdır. O hastalık da hiçlik ve eylemsizliktir.

Musil romanda özellikle Ulrich’in düşüncelerinde ve romandaki diğer serbest çağrışımlarında sıkça Nihilizmden bahseder. Romanda adına sıkça rastladığımız Nietzsche sadece Musil’i değil, o dönemin insanlarını da etkilemişti ya da Nietzsche’nin üstün önsezisi yakın gelecekte toplumun dönüşeceği şeyi tahmin etmişti. Keza Nietzsche’nin sıkça bahsettiği ve bir yazgımız olduğuna inandığı yozlaşma sorununu, Musil bu roman ile içerisinde bulunduğu çağdan yola çıkarak ele almaya çalışmıştır. 

Nietzsche

Aynı zamanda Musil, Nietzsche’nin Zerdüşt eserinde kullandığı ve daha sonraları çok popüler olan “Tanrı öldü!” sözüne de şu şekilde bir gönderme yapmaktadır: “Söylediğine göre, ruh, kilisenin çöküşünden beri, yani tahminen burjuva kültürünün başlangıcında, bir sığlaşma ve yaşlanma sürecine girmişti. O zamandan beri Tanrıyı kaybetmişti; sağlam değerleri ve idealleri kaybetmişti, ve bugün artık insan, ahlâktan, ilkelerden, hatta aslında yaşantılardan yoksun yaşamakta olduğu bir noktaya varmıştı.”

Akıldışı akıl çağında insan, aklını mı kaybetmiştir?

Musil’in akıldışı bulduğu akıl çağı ise insanın giderek tinsellikten uzaklaşması, ruhunu yitirmesi ve bir makineye dönüşmesidir. Akıl çağında aklına çok fazla güvenen insanın sonunda aklını yitirme noktasına geldiğini, değerlerini kaybetmeye başlayıp anlamsızlığa ve hiçliğe gömüldüğünü, saçma sapan fikirlerin kıskacında debelendiğini, söylemden eyleme bir türlü geçemediğini ve bu yüzden de ilham, hayal, yaratıcılık, amaç, tutku gibi birçok olumlu davranışından vazgeçmeye başladığını fark eder Musil. Bunu romanda sıkça dile getiren Musil’in cümleleriyle ifade edecek olursak: 

“İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp, ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor; ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda.”

“İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikayesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, bunun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.”

Eski ve yeni arasında sıkışıp kalan çağın insanları, her şeye rağmen zaman denen tekerleğin peşinden sürüklenip gider.

Ulrich, sık sık eski ve yeni kavramları arasında sıkışıp kalır. Eskiyi özlemekte ama yeniyi kabul etmektedir. Eskiyi daha iyi bulurken, yeniye doğru yelken açmaktadır. Eskiye olan özlem Nietzsche’de de sıkça karşımıza çıkmaktadır. Örneğin; Nietzsche gerçek felsefeyi İlkçağ Felsefesi olarak kabul eder ve gerçek filozofların da ilkçağ filozofları olduğunu belirtir. Ona göre felsefeye akıl dahil edildiğinde felsefe aklın felsefesi haline gelmiş, akıl da filozofların körlüğü haline gelmiştir. Aklın körlüğü noktasına ulaşmış bir felsefe de Nietzsche’ye göre felsefenin yozlaşmasından başka bir şey değildir. 

Musil, çağdaşlarının çok savunduğu o ilerlemenin de aslında gerçek anlamda bir ilerleme olmadığını savunur. Çünkü ona göre artık bulunacak yeni bir şey kalmamıştır. Eskiden insan bir sürü bilinmezlikle baş başa iken keşfedecek, icat edecek, yaratacak çok şey vardı. Şimdiyse insanlık, sanayi ve teknoloji sayesinde tamamen mekanik bir hale bürünmeye başlamış ve artık yeni bir şey söylemenin olasılığı bile kalmamış gibidir. Bu yüzden de Musil, çağın insanlarını birer makine gibi görmeye başlamıştır. Ruhunu kaybetmiş, anlamı yitirmiş, ilerlemeye çalışırken aslında yerinde saymaktan öteye gidemeyen çağdaşlarını sıklıkla yermiştir. 

“Yeni ve mekanize bir toplumsal ve duygusal yaşamın epopesini daha başlangıçta Stendhal, Balzac, Flaubert yaratmıştı, alt kesimlerden yükselen uyarıyı ise Dostoyevski, Strindberg ve Freud gözler önüne serdiler: Bizlere, yani bugün yaşayanlara gelince, içimizde sanki bütün bunlar bağlamında artık yapacak hiçbir şeyimiz kalmamış gibi derin bir duygu var.”

“Büyük bir düşünce, günümüzde çok fazla sayıda direnişle karşılanıyor; büyük düşünceler, artık ancak insanların birbirlerini kötüye kullanılmaktan korumalarına yarıyor, bizler, deyiş yerindeyse eğer, düşüncelerle silahlanmış bir ahlâkî barış durumunda yaşamaktayız.”

Kötülüğün yaratıcısı da insanlardır.

Romanda sanki Musil’in aslında en sevdiği karakter Moosbrugger’dir. Moosbrugger bir canidir; azılı bir katil, bir canavardır. Musil’in çağın canavarı olarak karakterize ettiği Moosbrugger romanda, gerçek anlamda eylemde bulunan tek insandır. Evet, bu insan kötüdür. Fakat neden kötüdür? İşte, Musil’in amacı da bize bu soruyu sordurtmaktan ziyade (ki romanda zaten bunu kendi sorar ve cevaplar) bu gerçeğe okuyucunun dikkatini çekmektir. Çünkü Moosbrugger’in kötü olmasının tek nedeni yine toplumdur. İnsanların maskeli yüzlerinin ardına gizlediği ve bu kötülüğü eyleme dökebilecek kadar cesareti bile olmayan bir toplumun yarattığı canavardır Moosbrugger. Kötü bile olsa inandığı şeyler adına eyleme geçebilen tek insandır. 

Belki de Musil, Moosbrugger ile yozlaşmayı ete kemiğe büründürüp, bununla çağın tek eyleminin yozlaşma olduğunu ve bunu da aslında toplumun yarattığını ifade etmek istemiştir.

Aynı Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” dediği Zerdüşt eserinin sonunda mağaradaki insanların tanrılarını kaybettiklerini anladıkları an, bir tanrı yaratmaları gerektiği hissine kapılıp, eşeği Tanrı ilan etmeleri gibi…

* Niteliksiz Adam – Robert Musil – Yapı Kredi Yayınları – Çeviren: Ahmet Cemal

Önceki İçerikAslı Akdağ, Bekleyiş’i anlattı: “Yaptığımın doğruluğundan şüphe duymadım!”
Sonraki İçerik10. Pembe Hayat KuirFest’te neler oldu?
1 Mart 1980 doğumlu sanatçı, on sene boyunca «usta-çırak kültürü» içerisinde yetişti. Sanat ve atölye eğitimleri alırken bir yandan da resim çalışmalarına başladı. Sanatçı, ilk eserlerinde kolaj tekniğini kullandı. Ardından çalışmalarına, kendi oluşturduğu teknik ve üslupla devam ederek buna yönelik eserler üretti. Uzun bir süre sadece portre üzerine çalışan sanatçı, ilerleyen yıllarda soyut figüre yöneldi ve son iki yıldır ise tamamen soyut dışavurumcu resimler yapmaya başladı. Sanatçının ilk dönem eserlerinde «denge» arayışı göze çarparken, son döneme ait çalışmalarında «kontrollü otomatizm ve geometrik soyutlama» dikkat çekmektedir. Edebiyat, felsefe, mitoloji ve tarihle de yakından ilgilenen Derya Gül’ün “Ayadaki Göz” ve “Ah Şu Cahil Filozoflar” isimli iki kitabı bulunmaktadır.