Italo Calvino, 15 Ekim 1923’te Santiago de Las Vegas’ta doğmuştur. Babası Mario Calvino Tarım mühendisi ve botanikçi, annesi ise botanikçi ve aynı zamanda üniversitede hocadır. Calvino çocukluğunu, İtalyan Riviera’sında, doğayla iç içe bir köy evinde geçirir. Ligurya kıyısında, tüm bu egzotik bitkilerin arasında yaşamanın Calvino üzerinde önemli bir etkisi olur. Italo burada günlerinin büyük bir kısmını ağaçlara tırmanarak ve dalların arasına tüneyerek geçirmiştir. Yazarın “Ağaca Tüneyen Baron” adlı kitabının işte bu tecrübelerden doğduğunu biliyoruz.

Italo, liseye başladığında, ona dini bir eğitim vermemiş ailesi din derslerinden muaf tutulmasını ister. Bu durum, Katoliklerin çoğunlukta olduğu bir ülkede Calvino’nun bazı sorunlar yaşamasına yol açar.

Calvino’nun kitaplarla ilk tanışması 12 yaşındayken Kipling ile olur. Bu, onun egzotik dünyalara, fantastik serüvenlere tutkusunun başlangıcıdır. Aynı dönemde mizah dergileri okumaya başlaması Calvino’yu çizgi roman çizmeye yöneltir. Öte yandan sinemaya da ilgi duyar.

“Teresa’ya seslenen adam” Italo Calvino 2

Savaş başladığında Calvino’nun ideolojik duruşu belirsizdir. Lise arkadaşı Eugenio Scalfari ile olan yakın ilişkisi kültürel ve siyasi bir bilinçlenme dönemini başlatır. Huizinga, Montale, Vittorini, Pisacane okumaya başlar. Politik fikirleri daha da netleşir; anti-faşist bir tutum benimser. 1943’te Salò Cumhuriyeti tarafından askere çağrılır. Fakat Calvino gitmez.

Bir çatışmada genç bir komünistin ölmesi üzerine, bir arkadaşından kendisini İtalyan Komünist Partisi’ne tanıtmasını ister. İtalya’nın yeniden yapılanmasında ve faşizme karşı çıkılmasında en gerçekçi programa Komünist Parti’nin sahip olduğuna inanır ve 1944’te İtalyan Komünist Partisi’ne katılır.

Calvino, bu arada daha önce başladığı Tarım Fakültesi’nden ayrılıp Edebiyat Fakültesi’ne geçer. Mezun olduğu yıl Torino’daki Einaudi yayınevinde çalışmaya başlar. Daha sonraları bu yayınevinde editör olan Calvino’nun tüm yapıtları burada yayınlanır.

“Teresa’ya seslenen adam” Italo Calvino 1

Einaudi’deki editörlük tecrübeleri, genç yazar Calvino’nun entelektüel ve artistik gelişiminde önemli etkenlerdir. Bu deneyim Calvino’nun olağanüstü kurguların yanı sıra yarı-kurgu eserler yaratmasını sağlar. En göze çarpanı “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” adlı kitabıdır. Öykünün yaratılması üzerine yazılmış bu kitap aynı zamanda okur ve metin arasındaki analizlerin de kitabıdır. Kısa, tamamlanmamış öykülerle doludur. 22 bölümlük bu kitabın, ilk bölümü ve üçüncü, beşinci, yedinci ve dokuzuncu ve on birinci bölümleri bir Okur’dan bahseder. Ve kitap her “Sen” diye seslenişinde anlıyorsunuz ki kahraman sizsiniz.

Kırklı yılların sonlarında Calvino, savaş zamanında bir partizan ve anti-faşist olarak yaşadıklarını anlatan öyküler yazmaya ve yayınlamaya başlar. Katıldığı direniş savaşını anlatan, direnişçi edebiyatın başta gelen yapıtlarından biri “Örümceklerin Yuvalandığı Patika” adlı ilk kitabı Riccione Ödülü’nü kazanır.

1949’da yayınlanan ve kısa hikâyelerden oluşan “Karga Sona Kaldı” adlı kitabı ise direniş ve savaş sonrası İtalya’yı konu eder.

Üstün hayal gücü dünyasından kıskanılacak betimlemelerle gerçekliklere dokunan yazar, 1950’lerde Calvino, yayınladığı üçlemeyle yön değiştirir: İkiye Bölünen Vikont (1952), Ağaca Tüneyen Baron (1957) ve Varolmayan Şövalye (1959). 1960 yılında Calvino’ya Salento Ödülü’nü kazandıran bu son derece fantastik romanlar, o günkü sosyal ve politik meselelere dair derin bir endişeyi dile getirir.

1954 yılında Macaristan’ın SSCB tarafından işgaliyle birlikte, bir sanatçının, edebiyatçının politikadan uzak kalması gerektiğine inanır ve 1957 yılında, Komünist Parti’den ayrılır. Bu politik gönülsüzlük Arjantin Karıncası, Emlak Vurgunu ve Kirli Hava Buluntu‘nda, ama en çok da son derece gerçekçi bir roman olan Gözlemcinin Bir Günü‘nde görülür. Kitapta gönülsüz bir sandık gözlemcisi olan Amerigo Ormea, “Ahlâk insanı eyleme zorlar, ama ya eylem boşunaysa?” üzerine derin düşüncelere dalar. Kitabı okurken hep bu cümlenin içinizde sürekli yankı bulması olağandır. “… ya eylem boşunaysa?”

“Teresa’ya seslenen adam” Italo Calvino 5

1959’da Calvino savaş sonrası entelektüel sol kanadın öncüsü Elio Vittorini ile birlikte sosyal, tarihî ve edebî sorunları çözmeye eğildikleri, Il Menabò adlı dergiyi kurar. İdeolojik krizler ve aydınların rollerini tartışma ortamını bu dergiyle yaratmışlardır.

Daha sonraki dönemde Calvino, göstergebilim ve yapısalcılığın etkisi altında bir kez daha biçemini değiştirir ve Kozmokomik Öyküler ile Sıfır Zaman‘ı yazar. Alışıldık temalarından uzaklaşarak yeni bir gerçeklik görüşünü anlatmak için modern bilimi, hayali koşullar yaratmak üzere bir araç olarak kullanır.

Paris’te “Potansiyel Edebiyat Atölyesi” adı altında bir grubun çalışmalarından haberdar olur. Grubun amacı yazı yazmakla ilgili tüm olasılıkları keşfetmek ve yazıya matematiksel yapıları uygulamaktır. Bunun sonucu Calvino, Kesişen Yazgılar Şatosu‘nu yayınlar. Burada daha çok anlatım diline ve yoruma odaklanmıştır. Kitapta öyküler büyülü tarot kartlarının okunmasıyla oluşturulur; kartlar yalnızca geleceği tahmin etmekte değil, ama geçmişi tekrar yaratmak için de kullanılır.

Calvino, 1969’da Queneau‘nun Mavi Çiçekler adlı kitabını İtalyanca’ya çevirir.

1972’de Görünmez Kentler‘i yayınlar. Bu kitabın kahramanı, zayıflayan imparatorluğundaki çeşitli hayali kentleri anlatarak yaşlı Kubilay Han’ı eğlendiren efsanevi Marco Polo’dur.

“Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. iki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir, cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.” [Görünmez kentler, YKY 2002]

“Bir kentte hayran olduğun şey onun yedi ya da yetmiş harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.” [Görünmez kentler, YKY 2002]

Kendisi hakkında hep suskun kalan ve daha çok yazarlığı ve siyasi düşünceleriyle ön planda olan yazar, kendisiyle hesaplaştığı “Hermit in Paris” (Paris’te Münzevi) kitabıyla kendisine biraz daha yakınlaşma fırsatı vermiştir okuyucuya. Kitapta, Mussolini’yi kendi portrelerine karşı zaafı olan bir diktatör şeklinde hicvettiği “Diktatör’ün Portreleri” ve dini bir itiraf olarak okunabilecek “Ben de mi bir Stalinciyim?” gibi makalelerin yanı sıra, ilk kitabının yayımlanış öyküsünü ve ilk kez renkli televizyon seyrettiği Amerika yolculuğunu da bulabilirsiniz.

Calvino, hayatının değişik dönemlerinde kendisi için büyük bir önemi olmuş yazarları, şairleri, bilim insanlarını “Klasikleri Niçin Okumalı?” kitabında ağırlamıştır.

“Teresa’ya seslenen adam” Italo Calvino 3
“Öncelikle Stendhal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim, tarihsel gerilim, yaşam atılımı bir bütün oluşturur: Romanın çizgisel gerilimidir bu. Puşkin’i severim, çünkü berraklık, ironi ve ciddilik demektir. Hemingway’i severim, çünkü yalınlık, abartısızlık, mutluluk arzusu, hüzün demektir. Stevenson’u severim, çünkü sanki uçar. Çehov’u severim, çünkü gittiğinden daha öteye gitmez. Conrad’ı severim, çünkü derin sularda seyreder ve batmaz. Tolstoy’u severim, çünkü kimi zaman “hah, şimdi anlıyorum nasıl yaptığını” duygusuna kapılırım, oysa bir şey anladığım yoktur. Manzoni’yi severim, çünkü düne kadar nefret ediyordum. /…/ Gogol’u severim, çünkü açıkça, kötülükle ve ölçüyle çarpıtır. Dostoyevski’yi severim, çünkü tutarlılıkla, öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır. Balzac’ı severim, çünkü kâhindir. Kafka’yı severim, çünkü gerçekçidir. Maupassant’ı severim, çünkü yüzeyseldir. Mansfield’i severim, çünkü zekidir. Fitzgerald’ı severim, çünkü halinden memnun değildir. Radiguet’yi severim, çünkü gençlik geri gelmez bir daha. Svevo’yu severim, çünkü yaşlanmak da gerekir…” [Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY]

1980’de Calvino ailesi İtalya’ya geri döner ve Roma’ya yerleşir. Yazar, burada, La Repubblica gazetesiyle olan çalışmalarını daha da yoğunlaştırır. Denemelerini topladığı Una Pietra Sopra: Discorsi di letteratura e societa adlı kitabını 1980’de, Palomar‘ı ise 1983’de yayınlar. Bu kitapta ana karakter Bay Palomar, doğayı gözlemler ve anlatır; insan ve evren, doğa ve insan iletişimindeki gizli benzerlikleri bir iç konuşmayla sorgular.

19 Eylül 1985’te Calvino geçirdiği beyin kanaması nedeniyle Sinea’da yaşamını yitirir. Tam da bu sıralarda Charles Eliot Norton Lectures’ı sunmak üzere Harvard Üniversitesi’ne gitmeye hazırlanmaktadır. Altı dersten oluşması gereken bu proje ne yazık ki tamamlanamaz ama beşi Amerika Dersleri ismiyle kitap olarak derlenmiştir.

Ölümünün 30. Yıldönümünde Calvino’nun “Teresa’ya seslenen adam” öyküsünü şuraya iliştirmek de enfes olacaktır:

“Kaldırımdan indim, birkaç adım gerisin geriye yürüdüm ve caddenin ortasından ellerimi borazan yapıp apartmanın tepesine bağırdım: ‘Teresa!’

Ay ışığında gölgem ayaklarımın altında kıpırdandı.

Birisi geliyordu. Yeniden bağırdım: ‘Teresa!’ Adam yanıma geldi: ‘Daha yüksek sesle bağırmazsan seni duymayacak. Birlikte deneyelim. Üçe kadar say ve beraber bağırıyoruz.’ ‘Bir, iki, üç’ dedi ve beraber bağırdık: ‘Tereeeesaaaa!’

Sinemadan veya kahveden çıkmış olmalılar, ufak bir arkadaş grubu geliyordu, bizi gördüler. ‘Biz de yardım edelim.’ dediler. Caddenin ortasında bize katıldılar, ilk adam ‘bir, iki, üç’ dedi ve her beraber bağırdık: ‘Te-reee-saaa!’

Başka birisi daha gelip katıldı; on beş dakika içinde neredeyse yirmi kişi olmuştuk. Arada yeni katılanlar da oluyordu.

Uyumlu, aynı anda bağırmak için organize olmak kolay olmuyordu. Hep ya birisi önce başlıyordu, ya da diğerlerinden geç bitiriyordu, ama sonunda iyi bir hâle getirdik bağırmamızı. İlk ‘te’ kalın sesle ve uzun söylenecek, ‘re’, ince ve uzun, ‘sa’, kalın ve kısa, böyle anlaştık. Hârika bir ses çıkıyordu. Sadece arada bir, birisinin sesi gidince ufak bir gürültü, o kadar.

Tam doğru bir şekilde yapmaya başlamıştık ki, sesi, yüzü benli biri çağrışımı yapan birisi sordu: ‘İyi de, evde olduğuna emin misin?’

‘Hayır’ , dedim.

‘İşte, bu kötü’ dedi başka biri. ‘Anahtarını unuttun, değil mi?’

‘İşin aslı’, dedim, ‘Anahtarım var.’

‘E, peki.’, dediler, ‘Neden yukarı çıkmıyorsun?’

‘Haa, ama ben burada oturmuyorum’, dedim. ‘Şehrin öbür tarafındayım.’

‘Peki, öyleyse’, dedi benli adam, ‘Merakımı bağışla ama burada kim oturuyor?’

‘Hiç bilemiyorum.’ dedim.

Biraz kafaları karıştı.

‘Peki, ricâ etsem açıklayabilir misin?’ dedi, çatlak sesli biri. ‘Neden burada durmuş Teresa diye bağırıyorsun?’

‘Valla, bana kalırsa’ dedim, ‘Başka bir isim de bağırabiliriz veya başka bir yere gidip orada da bağırabiliriz. Fark etmez benim için.’

Biraz bozuldular.

‘Bize bir oyun oynamıyordun umarım.’ dedi, benli adam şüpheyle.

‘Efendim?’dedim, kızgınca, beni desteklemeleri için diğerlerine döndüm. Diğerleri ses çıkarmadılar, ne olup bittiğini anlamadan bakıyorlardı. Bir tedirginlik oldu.

‘Hadi’, dedi biri iyi niyetle, ‘Son bir kez bağırıp eve gidelim.’

Bir kere daha bağırdık: ‘Bir, iki, üç. Teresa!’, ama bu sefer çok güzel olmadı. Sonra, herkes evine, başka başka yönlere doğru yola koyuldu.

Öbür caddeye sapmıştım ki, birisinin hâlâ bağırmakta olduğunu işitir gibi oldum: ‘Tee-reee-sa!’

Birisi kalmış, bağırmaya devam ediyor olmalıydı. İnatçı birisi…”