XJAZZ Festivali dördüncü yılında İstanbul’da 11 Nisan Tarihinde Caz müziği tutkunlarıyla buluşuyor. Festival kapsamında sahne alacak Sebastian Studnitzky ile müziği üzerine konuşma fırsatımız oldu.

Merhaba Sebastian, kendi internet sitende caz müziği “trompetin ve piyanonun duygusal bir yolculuğu” diye tanımlamışsın. Eğer senin için de uygunsa sohbetimize bu noktadan başlamak isterim: Caz, senin için bir yolculuk mu?

Elbette öyle, caz sürekli değişiyor ve gelişiyor. Sen de sürekli yeni müzikal bölgeler keşfediyorsun ve yeni insanlarla tanışıyorsun. Caz müzisyeni olmak da seyahat etmek anlamına geliyor bir noktada, dünyayı turlamak hatta. Yani, bu güzel bir geri bildirim. Sürekli müziğimi etkileyen bir yolcuktayım ve bu durumda dinleyiciyi de bu yolculuğa çıkarmak işin en iyi kısmı.

Kendi müziğini klasik müzikten ayırıyorsun, peki senin tarzında senin için en önemli şey nedir?

Müziğimin klasik müzikten ayırdığımı söylemezdim. Bu farklı bir kategori oluşturma değil de, dahil etme aslında. Benim için caz; meraklı olmak ve diğer tarzlardan da ilham almaktır. Elektronik müzikte bulunan minimalizmi çok seviyorum, pop müziğin basitliğini seviyorum, klasik müziğin zengin melodilerini ve caz müziğin spontaneliğini ve karmaşıklığını seviyorum.

Sanırım daha önce de Türkiye’ye konser vermek için geldin. Türkiye’deki caz dinleyici kitlesini nasıl buluyorsunuz?

Onlara grubum KY’yi takdim etmek için sabırsızlanıyorum! Harika bir grup ve geçtiğimiz yıllarda çok iyi mesafeler katettik. Sahne alacağımız mekan Salon hakkında da çok iyi şeyler duydum.

Nils Landgren’s Funk Unit, Jazzanova, Mezzoforte, Wolfgang Haffner gibi isimlerle çalışma fırsatı buldun. Global bir müzisyen olarak nasıl kendi müziğinin tınılarını koruyorsun?

Bu müzisyenlerin hepsiyle çalmak ve dünyayı turlamak harikaydı. Fakat dört sene önce çaldığım bütün grupları bırakıp daha farklı tarzlarda çaldığım kendi projeme tamamen odaklanmak istedim. Bence bu iyi bir karardı. Şimdi kendi projelerimi geliştirmek için daha fazla vaktim oluyor ve orkestralar için besteler yapabiliyorum. Ve elbette bu kararım kendi melodilerimle de ilgiliydi. Ben çok spesifik ve aslında oldukça olağandışı trompet seslerini çalmayı seviyorum. Benim böyle tınılarla çalışmak için belli bir alana ihtiyacım var ve bunu kendi projemde yaratabiliyorum.

Pop müzik için oldukça tazeleyici, caz içinse epey duygusal, elektronik müzik içinse çok zengin ve tazeleyici bir şey yarattın. Bu muhteşem karışım en sonunda nasıl meyveler verdi? 

Benim için bu gerçekten organik. Bu sadece şahsi olarak sevdiğim şeylerin bir karışımı. Klasik müzikle büyüdüm, babam bir orkestra şefiydi. Gençken pop müzik dinledim ve sonrasında caz müzik eğitimi aldım. Berlin’e taşındığımda da minimal techno için çok heyecanlıydım. Benim için müziğime bu etkilendiğim alanları yansıtmak oldukça doğal.

Kendi kişisel sayfanızdaki fotoğrafınız oldukça artistik. Bir yandan da bize illüzyonu anlatıyor. Sanatla ilgileniyor musunuz ve müziğin hayattaki görünür yanılsamasının konumu nedir?

Dürüst olmak gerekirse, müziğimle gerçekten çok meşgulüm bu nedenle sanatı keşfetmek için öyle çok vaktim yok. Elbette sanatı seviyorum ve sanatın seçkin ritmini anlıyorum. Ama benim işime olan asıl kontrpuanım sessizlik ve yalnızlık. Doğayı ve sessiz yerlerde yalnız olmayı çok seviyorum. Müziğim, esas olarak hayatımda deneyimlediğim duygulardan ve doğadaki güçlü izlenimlerden ilham alıyor.

Son olarak da yeni çalışmaların hakkında konuşalım. Memento’nun üzerinden üç yıl geçti, yeni bir albüm planın var mı yoksa konserlerle devam mı edeceksin?

Şu an yeni bir MEMENTO albümüne konsantre olmuş durumdayım. Yayım tarihini söylemek için şu an çok erken ama her şey çok güzel gidiyor. Bu yaz albümü kaydedeceğiz. Ayrıca birkaç kalıcı ışık kurulumu için yaptığım canlı bir solo set geliştiriyorum. Bir odaya ses / müzik kurmanın ve konumunuzu değiştirerek müziği yaşamanın tadını seviyorum. Şu anda seçkin bir klasik müzisyenle çok zorlu bir duo proje üzerinde çalışıyorum. Şimdiye kadar çok iyi ve çok yoğun bir yıl.