“Çünkü ne oynayacağıma dair bir fikrim yok. Bugün bizi etkileyebilecek her şeyi, nasıl özümsediğiniz ve bunu o formata nasıl aktardığınızla doğru orantılı, deneyimle birlikte gelişen bir süreçten bahsediyoruz.”

Doğaçlama tiyatronun klasik tanımına hemen hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Yazılı metin olmadan sahnelendiği, her şeyin o anda gerçekleştiği… gibi başlıklarla anılır. Peki insan beynine ve yaşamına kattıklarını hiç düşündünüz mü?

Bu sene 10. yılını kutlayan İstanbulimpro ekibi de doğaçlamanın, klasik seyirci-oyuncu etkileşiminden farklı olarak, disiplinlerarası bir sanat anlayışıyla, oyuncuya ve seyirciye özgür alanlar yaratarak doğaçlama tiyatro yapıyorlar. Bunu yalnızca gösteri formatlarında değil, eğitim anlayışlarında benimsiyorlar. Yurt içi ve yurt dışındaki organizasyonlarda da aktif yer alan ekip, bu sezon da atölye ve birbirinden çeşitli gösterileriyle kapılarını sanatseverlere açıyor. İstanbulimpro, profesyonel oyuncularıyla, gönüllüleriyle ve öğrenci kadrosuyla seyircilerine nefes alacakları bir ortam sağlıyor.

İstanbulimpro’yu ve doğaçlama tiyatroyu daha yakından tanımak için, İstanbulimpro ekibinden Koray Tarhan ile bir sohbet gerçekleştirdik.

Koray Tarhan, tiyatroyla bağını şu sözleriyle açıklıyor; “Dışarıda kötü bir dünya var. Biz de kafayı yememek için tiyatro yapıyoruz.”

İstanbulimpro nasıl işler?

Biz patronsuz bir tiyatroyuz. Vergi, yasal sorumluluklar gibi şeylerden birimiz sorumluyuz ama asla o patron olmuyor. Sahnemizin sorumlusu var, gönüllülerimiz var ki onlar atölyelerimizden ücretsiz yararlanıyorlar. Mutfaktaki masadan kulisteki eşyalara, hiçbir şey alınmış eşyalar değil. Hepsi fazladan malzemeler ile kendi yaptığımız şeyler. Türkiye’de çoğu tiyatro böyledir. Buradaki mülkiyet ilişkisi de çok güzel. Enstrümanlar birinindir, lazım olduğunda alır, bırakır. Masklar hediyedir. Kuruluş aşamasında da seyircinin desteğiyle var olmuştur. Sıfır sermaye ile, seyircilerin önden bilet almasıyla ya da emeğini katmasıyla buranın var olmasını sağlamıştır. Dönemsel toplantılar oluyor ama soğuk analizlerimiz yok. Organik ve anarşizan şekilde çalışıyoruz.

Seyircilerimizden şunları duymak çok güzel; “Ben burada nefes aldığımı hissediyorum.” diyor. Bizim onların fikirlerine ve onlara ihtiyacımız oluyor ve o fikirlere de, onlara da değer veriyoruz. Kötü oynadığımız zaman da bunu ifade etmesini istiyoruz. Gördükleri her şeye hayran olmasınlar. Zamanlarını veriyorlar ve bu çok değerli.

”Metinli tiyatroya düzenli ordu diyeceksek, doğaçlama işin biraz daha gerillası.”

İstanbulimpro’yu bilmeyenler için tanıtır mısınız ?

İstanbulimpro, doğaçlama tiyatro grubudur. Doğaçlamadan anladığı şey de seyirci karşısında, ne anlatacağının hiçbir hazırlığı olmadan, seyirci ile birlikte hikâyeyi oluşturmak, yani sanatı yaratım aşamasında paylaşmak. Bunu yaparken de farklı formatlar üzerinden seyirci ile temas olanakları peşinde koşan, kimi zaman kısa parçalardan oluşan kabare tarzı gösteriler ile (Ne Ala Temaşa, Haftanın Elamanı gibi oyunlar), kimi zaman da müzikal, uzun biçim dediğimiz,  dramatik anların peşinde olan bir hikaye yaratma biçimiyle, gerçekleştiren; bir yandan da doğaçlama tiyatrodaki performansını, bu işe meraklı insanlarla da paylaşan bir topluluk.

Bu sezonda eğitim anlamındaki en büyük yenilik, daha önce kur olarak ilerlettiğimiz doğaçlama eğitim formu, bu sefer daha uzun soluklu bir eğitim biçimi olan “Olgunlaşma Enstitüsü” oldu. Bu da bilgiyi birlikte yaratma, üretme sürecinden gelen bir eğitim biçimi. Bu biraz da herkesin akademi açtığı, akademilerin KHK’lar ile boşaldığı bir dönemde esprili bir gönderme. 7 senedir bizden kurs alan öğrencilerimiz var. Burada sahne almaya başlamış ama doğaçlama eğitimine gelmek istiyor. Çünkü doğaçlama eğitimi spor gibi çalışılan bir şey. Ekip olarak idmanlara sürekli devam etmek gerekiyor. Eğitimlerimiz çizgisel değil döngüsel oluyor.

Bizim de aktarmak istediğimiz şeylerde tipik kurs sistemi yetmediği için Olgunlaşma Enstitüsü’ne karar verdik. Bu da çıraklık-kalfalık eğitimi olarak iki basamakta işliyor. Çıraklık aşamasında eğitim alan kişi, Haftanın Elemanı oyunumuzda en az üç kere oynamış olmak, 8 aylık eğitimi tamamlamış olmak şartıyla bir sonraki sene Kalfalık eğitimine girmeye hak kazanıyor. Aslında kalfalık eğitimi de İstanbulimpro’nun küçük modellenmiş hali. 3 aylık dönemler halinde farklı formatlar üzerinde çalışılıyor.

Örneğin, bizim “Bir Zamanlar” formatımız var, uzun biçim dediğimiz bir format, üç ay bunu deneyimleyip, eğitim devam ederken bu gösteriye çıkmaya başlıyor. Bitimsiz bir kurs süreci değil, aynı zamanda sahnede üretim süreciyle devam eden bir eğitim anlayışı. Üst seviyeye geçme argümanımız yok. Mesela Olay Rusya’da Geçiyor, Çehov tarzı formatımız. 3 sezondur oynuyoruz ama her hafta sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü ne oynayacağıma dair bir fikrim yok. Bugün bizi etkileyebilecek her şeyi, nasıl özümsediğiniz ve bunu o formata nasıl aktardığınızla doğru orantılı, deneyimle birlikte gelişen bir süreçten bahsediyoruz. Bu, marangoz atölyesinde de böyledir. En temelden öğrenirsiniz ama üretimle birlikte hep o en temelde öğrendiğiniz ile ilerlersiniz.

Eğitimler 30 Eylül’de başlamış olacak ama Ekim ayında da katılım mümkün.

Doğaçlama formatlarınıza nasıl hazırlanıyorsunuz?

Real Madrid ve Barcelona’nın iki maçını izlediğiniz zaman, iki farklı oyun görürüz. Her seferinde goller, paslar farklıdır. O goller ‘bunu böyle atalım’ diye çalışılmamıştır. Gol ve pas çalışırlar, iyi pas gelirse iyi gol olur. Biz de ne yapacağımızı çalışmıyoruz, zaten o durumda samimiyet kaybolur. Doğaçlamada beraber çuvallama riskini taşıdığımız zaman işin heyecanını canlı tutuyoruz. Benim tek sarıldığım şey arkadaşımın ne yapacağı ve ne söylediği. Birbirimizi nasıl daha iyi dinleyebiliriz, ekip halinde dengemizi nasıl sağlayabiliriz gibi zihin-beden bütünlüğünün dengesini sağlayan çalışmalara odaklanıyoruz. Nasıl bir hikâye anlatacağız, ona çalışmıyoruz. Çünkü bu insanı sanatçı kılan kısım, sanatçı çalışarak olunabilecek bir şey değil. Zanaat çalışılır ancak.

Yazılı metin ile yapılan tiyatroyu buna benzetebilir miyiz?

O biraz bant sisteme benziyor bana göre. Metinli tiyatroda risk, 3 ay provasını yaptığınız şeyin alkışlanıp alkışlanmayacağıdır. Reddettiğim için söylemiyorum ama yapısal olarak bana ne hissettiriyor onu söyleyeceğim, orada biraz ikea var. Hikaye ve parçaları birleştiriyorsunuz. Çağınıza nasıl denk gelmişse biçimlendiriyorsunuz. Orada mutlak bir şeyler var. Yönetmen ne derse o, ki Brecht’in kırmaya çalıştığı en büyük şey de bu. Metinli tiyatroya düzenli ordu diyeceksek, doğaçlama işin biraz daha gerillası. Herkes sahnede inisiyatif sahibi, herkes birbirini dinlemek zorunda. Bir savaştan değil ama örgütlenme biçiminden bahsediyorum.

Tiyatroya özgürlük alanı mı yaratmış oluyor böylece?

Hem seyirci, hem ekip olarak evet. Jacques Ranciere, özgürleşen seyirci metnine bakacak olursak referansımız bizim odur. Özetle anlatılan, klasik anlamda öğretmenin, kendi statüsünü korumak için, öğrencisiyle arasında, her zaman cehalet boşluğu olmasına ihtiyacı vardır. Bu özgürleştirici bir ilişki değil. Bu formülü oyuncu ve izleyici arasına alacak olursak, sanatçının toplumu aydınlatma misyonu vardır, bu bir statüdür örneğin. Ya da üç ay bir oyuna çalışıp, dünya üzerine söylenecek bir söylem belirleyip , onu da mükemmelleştirmeye çalıştıktan sonra seyirciyle bir cehalet boşluğu yaratırsınız. 20. yüzyıl bu ilişkiyi kırmaya çalışan insanlarla dolu. Dümbüllü’nün sahnesinde öyle bir şey var mıydı ? İnsanlarla yatay ilişki vardı. Her ne olduysa sanayi devriminden sonra, liderler, komutanlar, yönetmenler, rejisörler çıktı. Onların söylediği cümleyi seslendiren sanatçılar, seyirciden her anlamda uzakta bir ortam yaratıldı.

Sanatçıların halkı aydınlatması ne demek ? Anında ışığı ilk hisseden insanların doğru düzgün bir örgütlenmesi yok. Telif hakkımız yok. Kör topal giden bir sendika süreci var. Nasıl aydınlatacağız biz, bizden örgütlenme anlamında çok daha ileride olan maden işçisini ? Zanaatçı ve sanatçı ayrımını tam burada yapıyorum. Bir şeyi sanatlı yapan nokta, ne kadar kendinden şeyler kattığındır. Doğaçlamada da yapmaya çalıştığımız şey bu. Konvansiyonel tiyatro ile fark, seyirci ile aramıza hiyerarşik bir fark koymuyoruz. Ki sahnede de biz en aşağıdayız seyircimiz en yukarıda. Alternatif tiyatro yaptığını söyleyenler de sahnede kendini yukarıya koyuyor. Çünkü alışık olduğumuz format bu. Ama alışık olduğumuz formatlarla gidersek nasıl alternatif bir iş yapmış oluruz?

O halde doğaçlama, özgürlük alanını; oyuna, oyuncuya ve seyirciye sağlamış oluyor…

Evet. Özgürlük alanı dediğimiz noktada, Viola Spolin var. Doğaçlama ile ilgili kitaplar çıkaran, tiyatroyu araç olarak kullanan bir büyüğümüzdür. Chicago’da rekreasyon alanında göçmenlerin adaptasyon süreci içerisinde çalışmalar yapıyor. Şöyle diyor; “İnsanların oyuncu olup olmamasıyla ilgilenmiyorum, doğaçlama insanların kendilerini bulabilecekleri, kaynaklarını keşfedebilecekleri, tekrar tekrar gelmek isteyecekleri bir özgürlük alanı sunar.”

Metinli tiyatroda gördüğüm şey, bir metin seçilme süreci var. Daha bu aşamada kendi seçildiği rolden memnun olmayan oyuncular vardır. (Tamamen kendi fikrim.) Ayrıca bir çekişme yaşanır. Bu işler işin cilvesidir. Bunlardan sonra prömiyerde oyun patlar, harika geçer. Tiyatrocular arasında ikinci oyun laneti vardır. Çünkü gerçekleşmiş bir sürecin tekrarı yaşanır. Diğer oyunlar, son oyuna kadar belli bir çizgide gider. Son oyunda diğer projeler için, tanıdıklar için vs. yine yükselir ve oyuncular seyircilerin anlamayacağı şekilde şakalaşır, eğlenir. Bunlar motivasyon olur. Tüm bu süreç bir “iş” halini alır ve bu bana sakıncalı geliyor o yüzden içinde olmak istemiyorum.

Motive olmuş, söyleyeceği bir şeyler olan ve bunun için birbirini dinleyen bir topluluk olarak neden Hamlet’in son sahnesinden sonrasını her hafta oynamayalım ki? Tom Stoppard’ın Shakespeare metinlerine yaklaşımında olduğu gibi. Bu çok impro kafası bir şey aslında. Meddahların, Dengbejlerin hikâyeleri ezberlememesi ama bilmesi, her seferinde yeniden havalandırması.. Aşıkların atışması, ağıtlar mesela doğaçlama yapılıp dilden dile bu güne taşındı.

Doğaçlamanın nörolojik etkisi nasıl gerçekleşiyor?

Kişilerin doğaçlama yaptığı esnada, kendini izleme ve yargılama yerlerinin bastırıldığı, kendini ifade yerlerinin aşırı derecede aktif olduğu gözlemleniyor. İfade özgürlüğü ve olaylara farklı açıdan bakma yetisi kazandırıyor. Dil ve matematiksel kısımlar daha fazla çalışıyor. Benim deneyimim, bugüne kadar yaklaşık 10-12 kişide farklı şeyler gözlemledik. Örneğin, çocukken solak olup zorla sağlak yaptırılmış insanlar,  bunları 30-40 yaşlarında ağlayarak hatırlıyor. Bunu keşfeden insanların hayatındaki pozitif etkiye de tanık oldum. Toplumumuzda da kendisi gibi olamayan çok insan var. Alzheimer hastalarıyla ilgili yurt dışında yapılan çalışmalar var. Northwestern Üniversitesi’nde improcular ve ileri düzeyde Alzheimer hastalarıyla gerçekleştirildi. Doğaçlamanın en temel prensibi “anda olma” ve “süreci tamamlama”. Hastalığı tedavi etmiyor ama bir şeyleri tamamlamış olma hissi veriyor ki bu altın değerinde bir şey.

Ev sahipliği yaptığınız festivaller devam edecek mi?

Doğaçlama ve Hikaye Anlatıcılığı festivalini yaptık. 3 sene önce yaptık ve talihsiz zamanlara denk geldi. Beyoğlu’nda ya da Kadıköy’de de olayların göbeğinde bir sahneydik. Mayıs ayında yapıyorduk ve son festivalimizi yapamadık. Sekiz ülke falan geliyordu ve böylesine tehlikeli bir ortama misafir çağıramadık açıkçası. Kimin patlattığı belli olmadığı söylenen bombaların arasına kimseyi getiremezdik. Ara ara misafirlerimiz oluyor, pratikte ve fikirde devam ediyor aslında ama daha küçük çaplı. Belki ülke çok güvenlidir ama insanlar da tedirgin oluyor. Biz sık sık festivallere, organizasyonlara katılıyoruz. Türkiye’yi temsil ediyoruz ama kimin umurunda!

Bu sezon yeni oyunlar var mı?

Yeni formatlardan, Scrabble İmpro var. Oyun mantığından bir performansımız olacak. Şöhret Kapısı isimli oyunumuz olacak ama o sahne dışında, bizden proje isteyen barlarda sahnelenecek. Andy Warhol’un ‘’ Bir gün herkes, 15 dakikalığına ünlü olacak.’’ sözünden referansla çıkarttığımız bir oyun.  Profesyonel oyuncu ve hayatında hiç sahneye çıkmamış bir kişinin gerçekleştireceği bir performans olacak. Kasım ayında masallar üzerinden gerçekleştireceğimiz bir projemiz var. Olay Rusya’da Geçiyor, Kayıp Oyun, Bir Zamanlar, Haftanın Elemanı, Ne Ala Temaşa da devam ediyor. İstanbulimpro’ya yakın dursunlar.

Daha detaylı bilgi edinmek için; www.istanbulimpro.com

Fotoğraflar: Ersin Şen