Konuk Yazar: Doğuş Coşar

Herkes kendi rengince konuşsa ya da dünyasını görse benim rengim sanırım “sarı”. Benim dilim benim düşüncem ya da benim kendi yapraklarımda açan renk. Peki ya Anadolu’nun rengi hangisi?

Aylardan Ağustos, tüm bu ve daha fazla rengi bir renk olarak işleyen Fikret Otyam’ın aramızdan ayrılışının ay dönümü. Sadece Fikret Otyam’ı değil aslında onun yıllar önce gördüğü, izlediği ve resmettiği Anadolu kültürünün, tabiatının aramızdan usulca ama hüzünlü bir şeklide ayrılışı…

Harran Ovasındaki eşsiz kerpiç kubbeli derme çatma evleri, Ezidi köylerinde bulunan evlerin önündeki rengârenk tavus kuşu figürleri veya siyah keçileriyle, bembeyaz atlarının üzerinde göç yollarında ağır aksak ilerleyen binlerce kadın… Her geçen gün benliğini kaybeden halklar; konuşulmayan diller, terk edilen unutulan binlerce adetler. Tüm bunlar elimizden sessizce gide dursun, hepsi Fikret Otyam’ın kaydedilmiş hafızasında karşımıza çıkmaktadır.

Otyam’ın resimlerinde benim sarı dediğim hem kendi rengimi hem de kendime ait olmayan bir sarı renk var. Resimlerden çok daha fazlası, bakıldığında insanı suçlu ama çaresiz hissettiren ama bir yandan da hayretler içerisinde bırakan bir bilinmezlik. Başı beyaz örtülerle bağlanmış kara göz karakaş Anadolu’nun çorak mevsiminde esmerleşmiş kadın başları, her bir tanesi farklı kökenlere ait bin bir çeşit surat. Kimisi dua ederken kimisi tarlada buğday biçerken kimisi sert bakışlı Şahmeran ile birlikte betimlenmiş bin bir çeşit ifade. Her seferinde bakıldığında acaba bu resimde benim rengim hangisi diye sorduran eserler.

Baktığım hatta en çok baktığım bir Otyam resminde benim rengim dediğim sarı hiç kullanılmamıştı fakat ben o resme baktığımda sarı rengin enerjisin ve doyumunu hissedebilmiştim. Resimde en çok kullanılan renk sarı değil, kahverengiydi. Genel olarak portre olarak bir anne başı ve örtülü başından yine annesi gibi başı sarılı küçük bir kız çocuğunun başı çıkmakta. Her ikisinin de arkasında çok uzakta pencereleri ve kapıları net seçilen, gösterişten uzak bir köy görülmekte.  Anne ve kızı o köyü arkalarına almış, sadece yüzleri belirgin. Anne tüm resmi kaplasa da aslında fazlasıyla endişeli ve biraz da vakur bir hava içinde. Başında taşıdığı kızı uykulu ama izleyiciye güvende olduğunu hissettiren bir ifadeye hâkim. Geride bıraktıkları köyden epey uzakta, çaresizce ama dirençli bir duruş sergiliyor, her ikisi de… Yaşadığı toprakları geride bırakılmış ve gösterişsiz duran Anadolu’nun tıpkı şu anki durumu gibi. Bir annenin endişesi gibi ama küçük bir kız gibi uykulu fakat farkı artık güvensizliği var. Kaybettiği ya da eksilen tüm parçalar da gösterişsiz görünen o köy kadar uzakta. Rengini kaybetmeye başlamış ama bir yandan ayakta durmaya çalışıyor.

Benim rengim sarı, Anadolu’nun rengi gibi. Her daim enerjisini koruyan, yılmadan doğan bir güneş gibi olduğu için belki de. Coğrafyasıyla, tarihiyle ya da sosyolojisiyle her dakika didiklenen belki de oldukça rahatsız edilen bir Anadolu rengi değil. Kendine güvenen çayırları, çimenleri verimli topraklarıyla ekilip biçilen bir Anadolu. Otyam’ın hafızasında kaydettiği gibi sarı ama yeşil kadar bereketli mavi kadar özgür ya da mor kadar neşeli.