20. yüzyıl felsefesi, tümüyle postmodern bir felsefe gibi görünse bile, II. Dünya Savaşı öncesi felsefe ve II. Dünya Savaşı sonrası felsefe, felsefe yapılış tarzı ile birbirinden ayrılmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası felsefe, daha duygusal, daha yoğun ve daha tepkisel bir felsefe olarak ele alınabilir. Elbette bu duygusallık, felsefi bir hassasiyeti ifade etmektedir. Savaş sonrası felsefenin, neredeyse tamamının eleştirel felsefe olduğunu da vurgulamak gerekir. İşte bu eleştirel felsefenin en önemli ayaklarından birisi, hatta vazgeçilmez uğrak noktası Theodor Adorno’dur.

11 Eylül 1903 tarihinde Frankfurt’ta dünyaya gelen Adorno, ailesinin tek çocuğuydu. Babası Yahudi soyundan geliyordu fakat kendisi Katolik’ti. Daha sonra ise hocasından etkilenerek Protestan oldu. Adorno, genç yaşlardan itibaren müzik ile ilgilendi. Öğrencilik yıllarında dahi, müzik eleştirileri kaleme alan Adorno, eğitimini felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi dallarda tamamladı. Okulunda üstün başarılar elde ederken, içinde bulunduğu yüzyılın başat isimlerinden birisi olacağının sinyallerini veriyordu. Öğrencilik hayatında ve doktorasını verirken, dönemin etkin teorilerinin birçoğunu inceledi ve bu teorilerin bazıları onu etkiledi. Nihilizm, materyalizm, existansiyalizm gibi akımlar onun ilgisini çekiyordu. Berlin’e gidişi ise onun hayatındaki dönüm noktalarından birisi oldu. Orada, onu çok etkilemiş olan Walter Benjamin başta olmak üzere birçok entelektüelle tanışıp sohbet etme fırsatı buldu.

Theodor Adorno 2

Adorno, akademik anlamda yükselişini sürdürürken, Almanya’da da nasyonel sosyalizm ilerliyordu. Babasının mirası olan Yahudilik onu olumsuz anlamda etkileyeceğe benziyordu. Hatta bazı müzik kritikleri bile Adorno’nun nasyonel sosyalistlerden tepki görmesi için yeterli olabiliyordu. Baskılardan bunalan Adorno, bir süre sonra İngiltere’ye gitti ve akademik çalışmalarına burada devam etti. İngiltere yıllarından sonra birçok ülkede daha bulunan Adorno, artık önemli eserlerini birer birer vermeye başladı. 1940’lardan sonra Max Horkheimer (1895-1973) ile birlikte çalışmaya ve eser vermeye başlayan Adorno, savaş sonrası dünyanın kritiklerini tarihsel materyalizm yöntemiyle yapıyordu bu eserlerde. 1947’de belki de en ünlü eserlerinden birisi Aydınlanmanın Diyalektiği yayımlandı. Bu eser, onun Horkheimer ile birlikte en başat eserlerinden birisi olarak gösterildi. Bu eserden sonra ise bir başka önemli eseri Minima Moralia’yı verdi. Bu eserinde de Adorno’nun olgunlaşmış kritiklerinin bir araya geldiği görüldü. Minima Moralia, savaş sonrası dünyadaki felsefi algıyı oldukça iyi yansıtıyordu. Bir fragmanda şöyle yazdı Adorno:

Son olarak. Umutsuzluk karşısında sorumlu bir biçimde sürdürülebilecek tek felsefe, her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimiyle düşünme çabasıdır. Kurtarılışın dünyaya saçtığı ışıktan başka ışığı yoktur bilginin; başka her şey kurgudur, tekrardır, sadece tekniktir. Perspektifler oluşturulmalı, öyle perspektifler ki dünyayı yerinden uğratsın, yadırgatsın, onu bütün çatlakları, kırışıklıkları, yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi sefalet ve çarpıklığıyla göstersin. Keyfiliğe ya da cebre kaymadan, sadece nesnelerle temas yoluyla böyle perspektiflere ulaşmak düşüncenin görevi sadece budur. En kolay şeydir bu, çünkü durum bunu istemektedir bizden, çünkü sonuna kadar götürülen negatiflik, adı konduğunda ve göz kırpmadan yüzleşildiğinde, kendi karşıtının ayna imgesini verir. Ama aynı zamanda en imkansız olan şeydir, çünkü varoluşun menzilinin dışında duran, bir milim bile olsa dışında duran bir bakış açısını gerektirir; oysa hepimiz biliyoruz ki herhangi bir geçerli bilgi ancak varolandan elde edilebilir, ama böyle olduğu için de kaçmaya çalıştığı sefalet ve çarpıklığın izlerini taşır. Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır. Ama düşüncenin böylece altına girdiği yükün yanında, kurtarılmanın gerçekliği ya da gerçekdışılığı sorunu da pek önemsizdir. (Minima Moralia, Metis Yayınevi, çev. Orhan Koçak)

Adorno, son yıllarını ise doğduğu şehir olan Franfurt’ta geçirdi. Horkheimer ile birlikte Frankfurt Üniversitesi’nde hocalık yaptılar. Burada da önemli eserlerini vermeye devam ettiler ve okul içindeki bazı felsefi anlayışlara eleştiriler yazdılar. Son dönemini oldukça üretken geçiren Adorno, bu sırada elbette sanatçılığını bir kenara bırakmadı. Vazgeçilmez tutkusu olan müzik, onun felsefesinin ayrılmaz bir parçasıydı. Frankfurt’ta geçen uzun bir dönemin ardından, eşiyle birlikte İsviçre’ye giden Adorno, burada geçirdiği kalp rahatsızlığı ile 6 Ağustos’ta yaşama veda etti.

Theodor Adorno 3

Sonuç olarak, Adorno’nun felsefesi, 20. Yüzyılın en önemli uğraklarından birisi olmaklığını hâlen korur. Üretken bir hayat geçiren, zaman zaman Yahudi kimliği yüzünden sıkıntı yaşayan, hiçbir şeye rağmen yılmayan, sanata, topluma, psikolojiye dair birçok şeyin yeniden sorgulanması ve kurgulanmasını sağlayan Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” sözüyle, belki de 20. yüzyılın en acı cümlesini sarfetmiş, o dönemin yıkıcılığını ve kırılganlığını tüm açıklığıyla bugüne aktarmıştır. Bu yüzden, iyi ki doğmuştur Adorno ve iyi ki yazmıştır…

Türkçe’deki bazı önemli eserleri:
  • Aydınlanmanın Diyalektiği, Horkheimer ile birlikte, Kabalcı Yayınevi
  • Minima Moralia, Metis Yayınevi
  • Sahicilik Jargonu, Metis Yayınevi
  • Toplum Üzerine Yazılar, Belge Yayınları
  • Otoritaryen Kişilik Üstüne, Say Yayınları