Okyanusya, George Orwell’ın 1984 adlı romanında tarif ettiği, ütopik, parti diktatörlüğü ile yönetilen bir büyük ülke. Roman birçok insan için bilimkurgu niteliğinde çünkü yaşadıkları yerlerde bu tip yönetimler en azından şu an yok. Fakat diğer taraftan geçmişte ve günümüzde dünyanın çeşitli kısımlarında Orwellyen ülkeler hâlâ var.

Eğer bu bahsettiğim tarafta kalan topraklarda yaşıyorsanız bu kitabın bilimkurgu gelmesi çok da mümkün değildir. Çünkü diktatoryal yönetimlerin yöntemleri birbirine çok yakındır. Dolayısı ile romanda bahsedilen diktatörlük yöntemlerini gerçek hayatta zaten gören okuyucu, hikâyede ileriye dönük, henüz var olmayan, ütopik bir şey göremeyeceği için ona bilimkurgu gibi gelmeyecektir diye düşünmekteyim.

big-brother-is-watching-youİşte ben de bu kitabı okurken bir bilimkurgu okuyormuş gibi hissetmeyenlerdenim. Çünkü zaten “çiftdüşün, suçdurdurum, aklakara, yenisöylem, yokkişi” gibi davranışların içinde bulunmaktayız. İşte böyle toplumlarda yaşayan biri “işte bu biziz” diye düşünebilir.
Günümüzde ve yaşadığımız bu topraklarda insanları ayıran en önemli iki koşul var: Bunlardan biri iktidar partili olmak diğeri ise olmamak. Bu yüzden ben iktidar partisi tarafında olmaya “partili olmak” diyeceğim. Bu ayrım kişinin durması gerektiği yeri, ekonomik durumunu, yararlanacağı gücü, vereceği tepkileri belirliyor.

Partili olmak ya da partili olmamak

Eğer partiliyseniz durum her koşulda pozitif; iş bulabilirsiniz, ihale alabilirsiniz, birçok vergiden kurtulabilirsiniz, cezasız kalabilirsiniz, serbest kalabilirsiniz. Tıpkı 1984’te olduğu gibi toplumda ekonomik sınıflar var fakat yaşadığımız ülkede partinin içindeki pozisyonunuz sizin ekonomik gücünüzü ve parti gücünden yararlanma potansiyelinizi belirliyor. Herhangi bir parti destekçisi olmanız için parti lideri olan ve kibarca “tek adam” tabir edilen kişiye hayranlık duymanız durumu en alt koşul. Bunda duruma göre kimi devlet imkânlarından faydalanabiliyorsunuz.

Partililer büyük bir coşku ile bu olayın içindeler. Kendilerini partinin birer hücresi olarak görüyorlar. Parti ne kadar güçlü ise onlar da o kadar güçlüdür, tek adam ne kadar yüceltilirse içinde oldukları yolun da o kadar kutsal olduğuna ve olacağına inanıyorlar. Kutsal olan onlara göre kirli olamaz bu yüzden kendilerini daha da doğru yolda hissedecekler. Fakat burada dikkat etmemiz gereken şey şu, tek adam ve parti ne kadar güçlü ve kutsal olursa kendilerini de o kadar kutsal ve güçlü bir yapının birer parçası olarak hissedecekler.

Kaynak
Kaynak

Partili olmanın avantajları çok ortada fakat partili olmanın avantajlarının sürekli kılınabilmesi için bir kaynak gereklidir. İşte bu kaynağı sağlamak için bir enerji gerekir. Bu yüzden parti, kaynağa olan ihtiyacı azaltmak için, kişilerin sadece avantaj yolu ile değil, kendi istekleri ile partili olmasına ihtiyaç duyacaktır.

Peki parti buna, yani insanların kendisini sonsuza dekmişçesine desteklemesine neden ihtiyaç duyar? Sebeplerden biri güce sahip olma eğilimidir. Başka olası nedenlerden biri ise şöyledir: Kimi iktidar partilerinin kimi üyeleri veya başkanları oldukça büyük suçlara bulaşırlar.

Bunlar arasında Afrika’ya silah gönderme, Suriye’ye silah gönderme gibi savaş suçları veya devletin kaynaklarını parti zümresine geçirme gibi yolsuzluklar olabilir. Bu tip durumlarda genelde parti iktidardaki yerini kaybedene kadar mevcut gücü ile yargılanmamayı başarır fakat düştüğü an yeni iktidar partisi ona geçmişin hesabını soracaktır. İşte eğer bahsedilen geçici iktidar partisi böyle durumlarda ise sonsuza kadar var olmak isteyecektir. Yani asla yargılanmamayı ve cezalandırılmamayı istiyorsa kendisini sonsuz kılmak zorundadır. Bunu yapmanın yolu da kendine militan partililer yetiştirmek ve toplamaktan geçer. Partili yetiştirmenin parti açısından bir sürü avantajı vardır. Yani parti ve partili aslında birbirini beslemekte ve var etmektedir. Parti, partiliye avantaj sağlarken partili de partiye güç ve dokunulmazlık sağlar.

Yaşadığımız topraklarda partinin en önemli enstrümanı dindir. Din, parti için partilileri bir arada toplayacak en önemli husus. Bu sayede en alt tabaka partilileri istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Bir üst tabaka olan parti üyeleri ise alt tabakadan daha çıkarcı. Onlar partinin ayak işlerini yaparlar. Herkesten çok çığırtkanlık, parti tavanındakilerin söyleyemediği ama tabanın beklediği şeyleri dillendirmek, organizasyonlara karşılıksız hizmet sağlamak gibi görevleri vardır. En üst tabakadaki partililere ise bakanlar, milletvekilleri, müteahhitler, iş insanları ve veya tarikat, cemaat, aşiret liderleridir. Partinin en üst tabakasında toplum için yararlı olabilecek, akılcı kimseler yoktur. Parti, ülkenin kaynaklarından ve gücünden yararlanmak ve onu kendine katmak isteyenler tarafından var edilmiştir.

dkttrTabii bu bahsettiğimiz durum ne kadar mevcut demokratik sistem üzerinde işleniyor olursa olsun durumun bir diktatörya olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Çünkü zaten demokrasi çoğunluğun azınlıklara hükmetmesidir. Seçimler ise buna razı olunan bir ritüel. Seçim, cellatların arasında ya da tapınacakların arasında karar vermektir.

Alev Alatlı bir ödül töreninde Tayyip Erdoğan için “Orwell yaşasaydı sizi ayakta alkışlardı” demişti. Konuşmanın bütününe bakınca Alatlı’nın Erdoğan’a müthiş bir hayranlık veya korku beslediği açık. Fakat konuşmayı bir de 1984 romanını ele alarak incelediğimizde insan sormadan edemiyor, acaba Alatlı, Tayyip Erdoğan ile dalga mı geçmişti? Çünkü kitabı okuyan bazı insanlar George Orwell’in Tayyip Erdoğan’ı ancak kendi kitabında bahsettiği ütopyayı gerçekleştirmekte olduğu için alkışlayacağını düşünüyordu. Kitapta anlatılan rejim ise tam olarak bir diktatörlük idi.

alev-alatli-erdoganPeki 1984’ün günümüzle olan benzeşmeleri nelerdir? Ben bu kitaptaki kuralların, içinde yaşadığımız türde toplumları anlamak açısından da yararlı olacağını düşünüyorum.

Çiftdüşün (doublethink)

Bir şey ile ilgili olarak iki zıt düşünceyi kafada barındırabilmek, ikisini birden gerçek kabul edebilmek ve bu durumu normal görmek anlamına geliyor. Bugün partililere baktığımız zaman bunun yüzlerce örneğini görmek mümkün.

Mesela IŞİD Müslümandır ama katildir. Kimse IŞİD tecavüzcü değildir, katil değildir demiyor ama Müslümanlar iyidir diyorlar. Örneğin, Ensar vakfı, birden fazla tecavüz ve taciz olayına karışmış olmasına rağmen taciz ve tecavüze uğrayan çocukların aileleri bile vakıfla ilgili kötü bir şey söylemiyor. Burada gene çiftdüşün söz konusu.

Ensar vakfında tecavüzler ve tacizler olmuş, istismarlar olmuş fakat Ensar vakfı iyidir. Neden iyidir? Çünkü partili yetiştiriyor. Partili yetişmesi demek partinin ve partilinin daha güçlü olması anlamına gelir. Buna başka örnekler de vermek mümkün, Türkiye’de gazeteciler hapisteler fakat bir partili için Türkiye’de basın yayın özgürlüğü üst seviyede. Ya da karakollarda ve hapishanelerde işkenceler ve hukuksuzluklar ortadayken bir partiliye göre Türkiye demokrasinin ve insan haklarının beşiği.

Diğer bir örnek ise sokaklarda yaşayan binlerce sokak çocuğu, ama partililere soracak olursak böyle bir şey yok hatta aile bakanının açıklamasına göre Türkiye’de yalnızca 24 kayıtlı sokak çocuğu var. İşte bu tip çiftli yorumları o kadar normalleştirmişler ki yalan ve gerçek arasındaki fark ile ilgilenmiyorlar (göremiyorlar değil, umursamıyorlar).

Başka bir örnek ise Fetö olayında karşımıza çıkmaktadır. Fetö için ne istediler de vermedik diyen parti şimdi Fetö ile hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranıyor. Kendilerine partide Fetöcülerin olup olmadığına dair sorular soranlara “bizde yok” diye cevap veriyorlar. Oysa onlar diğer gerçeği biliyorlar. En çok Fetö’cü kendi içlerinde fakat bu umurlarında değil. Çünkü “beraber yürüdüler o yollarda“.

Ankara Güvenpark, Ethem Sarısülük polis tarafından öldürüldükten sonra Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek tarafından astılan pankart.
Ankara Güvenpark. Ethem Sarısülük polis tarafından öldürüldükten sonra Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek tarafından astırılan pankart.

Başka örnekler? Mesela Gezi zamanında polislerin bir sürü insanı öldürdüğü ve işkence yapıp yaraladığı ortada iken “polis destan yazdı” diyebiliyorlar. Bunu diyen kimselere, “polisler şu kadar insanı öldürdü mü öldürmedi mi?” diye sorsak öldürdüklerini de kabul etmek zorundalar ama bir yandan onlar için diğer sanal gerçeklik ise polisin destan yazmış olması.

Gerçeklik ve sanal gerçekliğe çok sıkı biçimde bağlılar. Daha da ileri bir örnek verelim; Kabataş yalanı. Kameralar, görgü tanıkları ve daha bir sürü aksi kanıta rağmen partililer gerçekten üstü çıplak deri pantolonlu adamların üstüne işemesi fantezisinden fırlamış erkeklerin partili bir kadının üstüne işediklerini iddia ediyorlar. Kabataş’ın yalan olduğunun davacı avukattan tutun da “mağdur” kadının beyanı ile sabitlendi. Fakat partililer ve parti lideri canı istediğinde hâlâ buna sarılabiliyor. Veya kadınlara yönelik taciz veya tecavüzcülerin kadınların giyimi ile ilgili olmadığı binlerce kanıtla ortadadır. Çarşaflı ve türbanlı kadınlar da tacize ve tecavüze uğramaktadır ama partililer bu düşünceyi kabul etmekle birlikte hâlâ kadının uğradığı saldırıda kadının kıyafetlerinin rol oynadığı sanal gerçekliğini de savunurlar. İşte bunlar hep çiftdüşün ilkeleridir. Yani aslında AKP oldukça güçlü bir Orwellyen uygulayıcıdır.

Suçdurdurum (crimestop)

Kısaca oto-kontrol olarak da anlatılabilir. Suçdurdurum ilkesine göre hareket eden bir partili suç oluşturabilecek düşünceleri kafasından siler ve suç oluşturabilecek hareketleri yapmaz.

Buna örnek verelim, en büyük gazeteler bildiğiniz üzere partiden izin alarak haber yapmakta, önemsiz haberleri yaparken ise partiyi kızdırmayacak türde haber yapmakta, parti istemese dahi partinin yararına sansürde bulunmaktadır. Mesela TV’de gey ya da ön sevişme kelimesinin sansürlenmesi bu oto-kontrolün bir örneğidir.

Küçük bir çocukken bize seksin çok kötü bir şey olduğu öğretilir. Bazen aklımıza seks geldiğinde kendimizi suçlu hisseder ve hemen o düşünceyi kafamızdan uzaklaştırırız. İşte suçdurdurum ilkesi de böyle işler.

Buna başka bir örnek ise şöyle verilebilir, birçok insan hayvan yemektedir, insanlar hayvanların nasıl öldürüldüğünü, nasıl işkencelere maruz kaldığını bilmektedir fakat yerken bu akıllarına geldiğinde bu düşünceyi hemen uzaklaştırırlar ki hayvan yemeye devam edebilsinler…

Partinin zararına olan her şey suçtur ve her partili oto-kontrolü ile daha fazla partili ve tek adamın emrinde olan daha güçlü bir parti var etmeye uğraşır. Örneğin eşcinsellik ya da özgürlük gibi konularda akılcı düşüncelere dalmak partiliyi partiye karşı düşüncelere götürebilir bu yüzden partili kendini o şekilde düşünmekten men eder.

Eşcinsellik, LGBTIQ bireyi olmak ya da partiye ters düşünmek suçtur. Suç ise işlenmemelidir. Bu şekilde partili kendi kendini suça karışmaktan alıkoyduğunu sanarak aslında evrensel suçlara katkıda bulunmuş olur.

Unperson (yokkişi)

Partinin zararına olan bir kişinin parti tarafından yok edildikten sonra onla ilgili kayıtların tamamının yok edilmesi ve o kişinin asla yaşamıyormuş gibi davranılması anlamına geliyor.

Parti ve partililer için çok önemli bir şahıs olan Fettullah Gülen, parti ile iktidar kavgasına düştükten sonra bir anda tüm anlamını yitirdi. Devlet Fettullah Gülen’e ait evleri yıkıyor, ismini almış kurumların isimleri değiştiriliyor, özenle, devletin önemli yerlerine yerleştirilmiş müritleri hapse atılıyor, kitapları yasaklanıp toplanıyor. Devlet bunları yaparken partililer de boş durmuyor, emir almışçasına bu adamın kitaplarını, CDlerini yok ediyorlar. Ve düne kadar ağladıkları, ayaklarına kapandıkları bu insanı yok saymaya başlıyorlar. Oysa düne kadar Fettullahçı olmak bir avantajdı. Bu avantaj dezavantaja dönüşünce Feto’ya tapan insanlar şimdi ona düşman oldular. Eğer gelecekte iktidar değişir ve AKP’li olmanın avantaj değil dezavantaj olması durumu doğarsa ANAP, DSP, DYP, AP, Cunta, Feto’nun başına gelenler partinin de başına gelecektir.

Duckspeak (vakvaklamak)

Burada bahsedilen şey ise partinin propagandasını ya da savunusunu herhangi bir bilgiye dayanarak değil sadece partinin beyan ettiği şekilde yapılması, bunu yaparken yalan söyleyip söylememenin veya kendinle çelişmenin önemli olmaması. Buna örnek ise cemaatin partiye asla sızmadığını söyleyen partililerdir.

erdogan-lozan-aciklamasiBunun dışında, partililer Lozan anlaşması ile ilgili hiçbir şey bilmedikleri halde sırf parti başkanı öyle söyledi diye Lozan hakkında söylenmiş yalanlar üzerinden yalan olup olmadığı düşünülmeden propaganda yapılmasıdır. Bu kimseler partinin alacağı pozisyon ne ise ona göre pozisyon alırlar.

Örneğin Rus uçaklarının düşürülmesini ele alacak olursak, düşürüldüğü günlerde ilkokul çocuklarına kadar müthiş bir Rus karşıtlığı vardı. Oysa Türkiye’nin Suriye konusunda eksen kaydırması sonucunda Türk-Rus ilişkileri düzelince bir anda partililerin Rusya karşıtı davranışları değişti, partililer de partinin üst kısmı ne diyorsa onu yapmaya devam ediyorlar. Burada bir emir-komuta zinciri yok. Partili, pozisyonunu üst partililerin açıklamalarına göre otomatik ve isteyerek alıyor. Bu arada partililerin yanlış propaganda konusunda şüphe duymamaları ya da propagandalarını güçlendirmek için TV kanallarında ve gazetelere partinin lehine yalan söyleyebilecek uzmanları çalıştırıyorlar. Uzmanları da para ve güç ile satın alıyorlar.

Blackwhite (Aklakara)

Bu ilke ise kötü olduğu açıkça belli olan bir şeyin parti yararına olan tarafından dolayı iyi olarak kabul edilmesi anlamına geliyor. Örneğin ormanları yok etmenin ya da 3. köprünün buralarda doğaya ve yaşayan insanlara vereceği zarar ortadayken partililer tarafından bunun yararlı olacağının iddia edilmesi. Darbeyi Amerika yaptı diyor olmalarına rağmen dünyayı şekillendiren küresel kapitalist firmalara sessiz kalınması, gibi gibi.

Tabii bu bahsettiğimiz ilke ve davranışlar toplumun birçok kesiminde de var. Hayvanlara, kadınlara, eşcinsel veya LGBTIQ bireylere, doğaya karşı sürekli işlenen suçlarda bu ilkeler bizlerin suçu işlemeye devam etmemizi sağlıyor. Orwellyen ilkeler sadece kurumsal anlamda devlet tarafından değil gayri resmi olarak toplum tarafından da içselleştirilmiş ve uygulanmakta.

Partili olmak aslında biraz bilincinizi öldürmek anlamına geliyor. Robotlaşmak anlamına geliyor. Kişi, özgür bir birey olmaktan çıkıp bir örgüt insanı oluyor. Kendi benliğini daha büyük bir benlik olan parti benliğine teslim ediyorsunuz. Bu noktadan sonra partiye yapılan her suçlama artık partiliye de yapılmaktadır. Bunun vereceği sorumluluktan kurtulmanın çeşitli yöntemleri var. Partilinin partili olarak kalması için Orwellyen ilkelere ihtiyacı vardır. Partiyi yaşatmak için ise bu tip ilkelere göre davranan partililere ihtiyaç vardır.